James Baldwin’in “Kimseler Bilmez Adımı” kitabı, uzun yıllar sonra Bülent O. Doğan’ın çevirisiyle ilk kez Türkçe yayımlandı.
Kaynak: Cumhuriyet
Choose a plan from below, subscribe, and get access to our exclusive articles!
James Baldwin’in “Kimseler Bilmez Adımı” kitabı, uzun yıllar sonra Bülent O. Doğan’ın çevirisiyle ilk kez Türkçe yayımlandı.
Kaynak: Cumhuriyet
Okan TOYGAR - Araştırmacı-Yazar
28 Mayıs 2013 sabahı, Taksim Gezi Parkı’nda birkaç ağacı korumak için nöbet tutan çevreci grubun çadırları polis tarafından yakıldığında, bunun yalnızca birkaç çadırı değil, yıllardır bastırılan bir toplumsal itirazı da ateşlediğini henüz kimse bilmiyordu. İstanbul’dan başlayarak ülkenin sokaklarına yayılan o direniş kısa sürede adalet arayışının sembolüne dönüşecekti.
1 Haziran’da Ankara’da Ethem Sarısülük polis kurşunuyla başından vurulmuştu. O akşam Okmeydanı’nda toplanan kalabalık, slogan ve konuşmalarla bunu protesto ederken, ufak tefek, esmer bir çocuk kalabalığın arasından öne fırladı ve mikrofonu alıp bir şiir okumaya başladı:
“Ölenler dövüşerek öldüler; güneşe gömüldüler / Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!”
Nazım’ın dizelerini haykıran o çocuk Berkin Elvan’dı.
Henüz on dört yaşındaydı!
O akşam, anne Gülsüm Elvan, “Artık vurmaya başladılar; dikkat edin!” dediğinde Berkin’in cevabı şaşırtıcı derecede yalındı:
“O vurulanlardan bizim ne farkımız var? O da bir ananın çocuğu değil mi?”
Oyun oynaması, sokaklarda koşturması gereken bir çocuğu bu kadar erken bilinçlendiren neydi? O şiiri ne zaman ve niçin ezberlemişti? Çocukların, kalabalıkların ortasında bir direniş şiiri okuyarak büyüdüğü bir ülke nasıl bir ülkeydi? Coğrafya kaderse, Berkin’in coğrafyası; Okmeydanı, Küçük Armutlu, Gazi, Gülsuyu’ydu. Çocukların oyunlardan önce adaletsizliği, eşitsizliği öğrendiği mahalleler… Çoğu, zorunlu göçle toprağını bırakıp büyük şehre savrulmuş işçi ailelerinin çocuklarıydı.
Bir başka coğrafyada, Berkin gibi on dört yaşında, cılız bir çocuk olan Nemeçek’in hikâyesini anlatır Ferenc Molnár, “Pal Sokağı Çocukları”nda. Gerektiğinde tereddütsüz öne çıkan cesur bir çocuktur o da. Budapeşte’de yoksul bir mahallenin çocukları, oynadıkları boş bir arsayı zengin çocuklarına karşı savunurlar. Küçücük bir arsa, onlar için onur, dayanışma, var olabilmek demektir. Ve o çocukların en küçüğü, en kırılganı olan Nemeçek, bu uğurda en ağır bedeli öder. Gezi Parkı protestoları da ilk bakışta sıradan bir itiraz gibi görülmüştü. Ama Pal Sokağı çocuklarının korumaya çalıştığı yer nasıl bir arsadan ibaret değilse, Gezi Parkı da yalnızca bir park değildi; insanların özgürlük talebini ve adalet arayışını temsil ediyordu.
***
İzleyen günlerde polis müdahaleleri, gaz bulutları ve ölüm haberleri gündelik hayatın parçası olmuştu. Ümraniye’de Mehmet Ayvalıtaş, Eskişehir’de Ali İsmail Korkmaz, Hatay’da Abdullah Cömert yaşamını yitirdi. 14 Haziran’da ise Ankara’da günlerdir ölüme direnen Ethem Sarısülük’ten acı haber geldi. Aynı akşam Başbakan, direnen halka Gezi Parkı'ndan çekilme çağrısı yaptı. Taksim Dayanışması’nın, bu çağrıyı reddetmesinin ardından, 15 Haziran Cumartesi akşamı TOMA’lar ve çevik kuvvet ekipleri Gezi Parkı’na biber gazı ve tazyikli suyla girdi.
O günün sabahı Elvan ailesi farklı bir mutluluğun arifesindeydi. Üç gün sonra Berkin ortaokul diplomasını alacaktı. Öğle saatlerinde ailece yakın bir mağazadan mezuniyet kıyafetini aldılar. Keyfi yerindeydi Berkin’in. Dönüş yolunda annesinden istediği iki lirayla karnını doyuracak, mezuniyet töreninden sonraki kutlama için kızkaçıran alacaktı. O yaştaki bir çocuk için hayat hâlâ küçük sevinçlerden ve yaklaşan mezuniyet heyecanından ibaretti.
Akşam Gülsüm Hanım kızlarla birlikte eyleme çıktı. Bir süre sonra Berkin de evden ayrıldı. Gece yarısına doğru kızlar eve dönmek isteyince Gülsüm Hanım, “Siz gidin, ben Berkin’e bakayım,” dedi. Kısa süre sonra Darülaceze civarında oğlunu görünce rahatladı. Berkin, bir yıl önce ayağı kırılan ve hâlâ tam iyileşmeyen annesinin koluna girip, “Bu ayakla nereye gidiyorsun topal topal?” diye takıldı. Gülüştüler. Eve yaklaşırken annesini öpüp “İyi ki benim annemsin” diye fısıldadı.
Gazi Mahallesi’nden gelenlerle Okmeydanı’nda sokaklar dolup taşmıştı, o akşam. Taksim polisin sert müdahalesiyle boşaltılırken, ülkenin birçok kentinde çatışmalar yaşanıyordu. Mahalleye çöken yoğun biber gazı yüzünden, sıcağa rağmen günlerdir pencereleri açamıyorlar, sabahı zor ediyorlardı. O gece de öyle olmuş, kimse doğru düzgün uyuyamamıştı. Gün ağarırken Gülsüm Hanım kahvaltıyı hazırlamaya başladı. Evde ekmek kalmadığını fark edince fırına gitmek için hazırlanıyordu ki Berkin, “Senin ayağın sakat, ben giderim” diyerek annesinin elinden aldığı parayla kapıya yöneldi. Çıkarken, “Sokakta birilerini görürsem kahvaltıya getireyim mi?” diye seslendi. Bu, Gülsüm'ün, oğlunu son kez işittiği an olacaktı.
Fırın yakındı. Kestirme yola sapacakken arkadaşlarının seslenmesi üzerine onların yanına gitti. Meydandaki polisler çocukları izliyordu. Arkadaşlarının uyarısına rağmen Berkin karşı kaldırıma geçti; ancak dönmek isterken polislerden birinin silahından çıkan gaz fişeğinin başına isabet etmesiyle yere yığıldı. Saat 07.07’ydi. Arkadaşları yanına vardığında ayağa kalkmış, sağlık ocağına doğru koşmaya başlamıştı. Başına saplanan gaz fişeğini eliyle çekip attı; “Beni eve götürmeyin, babam görmesin… Şeker hastası” diye bağırıyordu.
Pazar gününün erken saatleriydi. Berkin, arkadaşlarıyla birlikte koşarak sağlık ocağının önündeki kaldırıma oturdu. Onlar çocuktu ve ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Bilinci kapanmaya başlamıştı. Bir süre sonra mahalleden bir kamyonet bulundu. Berkin’i arka tarafa yatırdılar. Şoför, dörtlüleri yakıp korna çalarak hastaneye ulaşmaya çalışıyordu. Ancak az önce bir çocuğu nişan alarak vuran polisler bu kez araca gaz sıkıyor, geçmesine izin vermiyordu. Üç, dört dakika sürmesi gereken yol on beş, yirmi dakikayı buldu. On dört yaşında bir çocuk, göz göre göre ölüme sürükleniyordu.
Sonrası, bütün ülkenin tanıklık ettiği zorlu bir bekleyişti. Berkin dokuz ay komada kaldı. Hastane önündeki kalabalık her gün biraz daha büyürken, umut yerini giderek boğucu bir belirsizliğe bırakıyordu. Uzun ve hüzünlü bir bekleyişin ardından, 11 Mart 2014’te yaşamını yitirdiğinde, on altı kiloya kadar düşmüştü Berkin. Ölümünün ardından Okmeydanı Cemevi önünde on binler toplandı. Kalabalık, saatler süren yürüyüşle Berkin’i Feriköy Mezarlığı’na götürdü. O yürüyüş, yalnızca on dört yaşındaki bir çocuğun uğurlanışı değil; yıllardır biriken acının, çaresizliğin ve adalet arayışının sokağa taşmasıydı sanki.
Elias Canetti, “Günleri Sayılı Olanlar” adlı oyunuyla, insanların kader sandıkları şeylerin aslında iktidarın kurduğu hegemonik düzenin bir parçası olduğunu anlatır. Oyunda, insanlar doğdukları anda kaç yaşında öleceklerini bilirler. İsimleri de buna göre verilir: “50”, “32”, “4”… Her insan, ömrünün sayısıyla çağrılır. Berkin’in adı da işte böyle yazıldı bu ülkenin hafızasına.
On dört…
Onun, 1 Haziran 2013 akşamı okuduğu dizeler; “Akın var / güneşe akın! / Güneşi zapt edeceğiz / güneşin zaptı yakın!” diye devam ediyordu.
Bir asır önce yazılmış o dizeler, bu toprakların emekçilerini anlatıyordu. Ama bazı dizeler yalnızca yazıldıkları döneme ait değildir. Yıllar sonra yeniden yaşanırlar; Okmeydanı’nda, bir çocuğun sesinde olduğu gibi. Kurşunlar bir insanı öldürebilir; gaz fişekleri de. Ama hiçbir silah bir şiiri öldüremez. Bu yüzden Berkin’in adı yalnızca bir çocuğun adı değildir;
O, on dört yaşında yarım kalmış bir şiirin de adıdır artık!
20. yüzyılın önde gelen düşünürlerinden Hannah Arendt’ten ödünç aldığım bir kavramın beyazperdeye yansımasından söz etmek istiyorum bugün. Ukrayna’da, Venezuela’da, Filistin’de, Lübnan’da, İran’da ve başka yerlerde olup bitenleri korku filmi gibi izledik, izlemeye devam ediyoruz. Bu sürece tepkisiz kalmayan, mücadele eden, bedel ödeyenler unutulmayacak elbette… En verimli dönemlerini ailelerinden uzakta, demir parmaklıkların ardında geçiren gazetecileri, siyasetçileri, bürokratları ve onların mücadelelerinden direnç ve umut derleyen herkesi selamlayarak başlamak istiyorum. Dünyanın dört bir yanında ifade özgürlüğünü savunan, muktedirlere karşı sesini yükseltenler arasında sanat insanları öne çıkıyor. Özellikle de sinemacılar…
Sinema dünyasının usta yönetmenleri ve ünlü yıldızlar olup bitenlere karşı tepkilerini dile getiriyor. Popüler kültürün parçası oldukları için görünürlükleri fazla; sözlerinin geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan ayrıcalığa sahipler.
Martin Scorsese’den Guillermo del Toro’ya, Ken Loach’dan Pedro Almodovar’a, Alfonso Cuaron’dan Mike Leigh’e, Jonathan Glazer’den Yorgos Lanthimos’a, Cafer Panahi’den Asghar Farhadi’ye, Sean Penn’den Mark Ruffalo’ya, Susan Sarandon’dan Tilda Swinton’a, John Kusack’dan Javier Bardem’e, Olivia Colman’dan Emme Stone’a, Riz Ahmed’ten Joaquin Phoenix’e pek çok sinemacı Filistin’den İran’a dünyanın her yanında yaşanan insanlık trajedisine karşı seslerini yükseltiyor. Hollywood’un kara listesine girmeyi göze alarak…
Yalnızca sözleriyle değil, ürünleriyle de kötülüğün sıradanlaşmasına karşı çıkıyor sinemacılar. Avrupa sinemalarının yanı sıra, Ortadoğu, Afrika ve Latin Amerika sinemalarından pek çok yönetmen ülkelerinin toplumsal-siyasal tarihi ile hesaplaşmayı seçti sinema tarihi boyunca. Geçmiş yazılarımda, dünyada olup bitenlere karşı suskun kalmayan yönetmenlerin filmlerinden örnekler vermiştim. En son, geçen hafta Macar usta Istvan Szabo’dan söz ettim. Elbette, Szabo’nun içinde yaşadığı toplumun çelişkilerine değindiği yapıtlar ‘Taraf Tutmak’ ve ‘Mefisto’ ile sınırlı değil. Daha ilk uzun metrajlı filmi ‘Baba’da çocuk yıllarında tanık olduğu siyasal baskıları dile getiren yönetmen, ‘Budapeşte Öyküleri’, ‘İtfaiyeciler caddesi,25’, ‘Güven’, ‘Albay Redl’, ‘Hanussen’, ‘Günışığı’ gibi filmlerinde siyasal tarih ile hesaplaşmayı sürdürmüştü. Bu vesile ile 88 yaşındaki sevgili dostuma bir selam göndermek istiyorum. Artık aramızda olmayan Polonyalı büyük yönetmen Andrzej Wajda’dan söz etmeyi de bir başka yazıya bırakarak, gelelim bu yılın filmlerine…
Geçen hafta sonuçlanan, dünyanın en büyük sinema şöleni Cannes Festivali dünyada olup bitenlere tavır koyarcasına Amerikan sinemasına yüz vermemişti bu yıl. Resmi programda yalnızca iki ABD yapımı vardı.
Ödül listesinde yer alan üç Avrupa filmine – Polonyalı yönetmen Pawel Pawlikowski’ye En İyi Yönetmen ödülünü getiren Polonya-Almanya-İtalya-Fransa ortak yapımı ‘Ata Yurdu –Fatherland’, Büyük Ödül’ü kazanan Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev’in Rusya- Fransa- Litvanya-Almanya ortak yapımı ‘Minotor’ ve Altın Palmiye’yi alan Cristian Mingiu’nun Romanya- Fransa-Norveç- Danimarka- Finlandiya ortak yapımı ‘Fiyort’- önceki haftaki yazımda değinmiş, filmleri izleyememe karşın anlattıkları öykülerden ve yönetmenlerin filmografilerinden yola çıkarak ödül kazanacaklarını tahmin etmiştim. Biçimsel arayışlar yerine, insani değerlerdeki yozlaşmanın izini süren bu sinemacıları ödüllendirmeyi seçen jüriyi kutlamak gerek.
Romen yönetmen Mingui, muhafazakâr bir Romen ailesinin göçmen olarak yaşadığı Norveç’te karşı karşıya kaldığı ötekileştirmeyi anlatmış. Kültürel çoğulculuğu savunan ama iş kendilerine gelince ayrımcılıktan kaçamayan ikiyüzlü Batı insanını eleştirmiş. Ödüle şaşırmadım; Batı sineması özeleştiriyi sever. Paris’te sürgün hayatı yaşayan Zvyagintsev kendi toplumuna yöneltmiş eleştiri oklarını. Etkili ve yetkili bir bürokratın yaşadığı aile krizinden yola çıkarak bugünün Rusya’sındaki çürümeyi gündeme getirmiş. Pawlikowski ise gerçek bir yaşam öyküsünden yola çıkarak kötülüğün sıradanlaşmasını anlatmış. Alman yazar Thomas Mann’ın Nazi döneminde terk ettiği yurduna soğuk savaş yıllarında dönüşünün öyküsü bu. Sanırım MUBI’de izleme şansımız olacak.
Bu üç kurmaca filmin yanı sıra Cannes’ın farklı bölümlerinde gösterilen birkaç belgesele değinmek isterim: İranlı yönetmen Pegah Ahangarani’nin ‘Bir Devrimin Provaları’, Birleşik Krallık ile Arjantin arasındaki Falkland savaşı sırasında iki ülkenin futbol takımlarının karşılaşmasını konu alan ‘Maç’ (Juan Cabrol, Santiago Franco), Küba Devriminin öyküsünü anlatan ‘’Che Guevera: Son Yoldaşlar’(Chrisyopher Dimitri Révelle), Fransız aktivist, eleştirmen ve yönetmen Michele Firk’in adalet ve özgürlük mücadelesini anlatan ‘Bir Yaşam, Bir Manifesto’ (Jean-Gabriel Périot). Söz belgesellerden açılmışken, yeni çıkan bir kitaptan söz edecektim. Ülkelerindeki iç savaşın ardındaki gerçekleri dünyaya duyuran Suriyeli belgeselciler üstüne önemli bir kitaptan… Fakat yerimin sınırları elvermeyecek sanırım. Haftaya diyelim...
Ve birkaç satırla da olsa, yarından sonra başlayacak önemli bir festivale dikkatinizi çekmek istiyorum: 29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’ne ilişkin ayrıntılı bir röportaj cuma günü gazetemizde yer aldı. Tekrara düşmemek adına, programda yer alan birkaç filme değinmekle yetineyim. Ankara’da yaşayan sinemaseverlerin iki Macar usta Judit Elek’in ‘Karadaki Ada’, ‘Maria’nın Günü’ ve Ildiko Enyedi’nin ‘Sessiz Dost’, Tunuslu Maryam Touzani’nin ‘Malaga Sokağı’, Çinli yönetmen Chouwa Liang’ın ‘Replika’, ABD’den Anna Fitch’in Yo Asi Bir Kuştur’, Brezilya’dan Lucia Murat’ın ‘Bana Anlatılan Anılar’, Rusya’dan Yulia Lokshina’nın ‘Cennetin Yakınında’, İngiltere’den Pakistanlı Seemab Gul’un ‘Hayalet Okulu’ ve Yeşim Ustaoğlu’nun ‘Kuru Taşın Başı’nı kaçırmamalarını dilerim… Festival Başkanı Ayşe Ürün Güner’i, program direktörü Alin Taşçıyan’ı ve festivalin kurucusu sevgili dostum Halime Güner‘i dayanışma duygularıyla kutluyor, başarılar diliyorum.
Okan TOYGAR - Araştırmacı-Yazar
28 Mayıs 2013 sabahı, Taksim Gezi Parkı’nda birkaç ağacı korumak için nöbet tutan çevreci grubun çadırları polis tarafından yakıldığında, bunun yalnızca birkaç çadırı değil, yıllardır bastırılan bir toplumsal itirazı da ateşlediğini henüz kimse bilmiyordu. İstanbul’dan başlayarak ülkenin sokaklarına yayılan o direniş kısa sürede adalet arayışının sembolüne dönüşecekti.
1 Haziran’da Ankara’da Ethem Sarısülük polis kurşunuyla başından vurulmuştu. O akşam Okmeydanı’nda toplanan kalabalık, slogan ve konuşmalarla bunu protesto ederken, ufak tefek, esmer bir çocuk kalabalığın arasından öne fırladı ve mikrofonu alıp bir şiir okumaya başladı:
“Ölenler dövüşerek öldüler; güneşe gömüldüler / Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!”
Nazım’ın dizelerini haykıran o çocuk Berkin Elvan’dı.
Henüz on dört yaşındaydı!
O akşam, anne Gülsüm Elvan, “Artık vurmaya başladılar; dikkat edin!” dediğinde Berkin’in cevabı şaşırtıcı derecede yalındı:
“O vurulanlardan bizim ne farkımız var? O da bir ananın çocuğu değil mi?”
Oyun oynaması, sokaklarda koşturması gereken bir çocuğu bu kadar erken bilinçlendiren neydi? O şiiri ne zaman ve niçin ezberlemişti? Çocukların, kalabalıkların ortasında bir direniş şiiri okuyarak büyüdüğü bir ülke nasıl bir ülkeydi? Coğrafya kaderse, Berkin’in coğrafyası; Okmeydanı, Küçük Armutlu, Gazi, Gülsuyu’ydu. Çocukların oyunlardan önce adaletsizliği, eşitsizliği öğrendiği mahalleler… Çoğu, zorunlu göçle toprağını bırakıp büyük şehre savrulmuş işçi ailelerinin çocuklarıydı.
Bir başka coğrafyada, Berkin gibi on dört yaşında, cılız bir çocuk olan Nemeçek’in hikâyesini anlatır Ferenc Molnár, “Pal Sokağı Çocukları”nda. Gerektiğinde tereddütsüz öne çıkan cesur bir çocuktur o da. Budapeşte’de yoksul bir mahallenin çocukları, oynadıkları boş bir arsayı zengin çocuklarına karşı savunurlar. Küçücük bir arsa, onlar için onur, dayanışma, var olabilmek demektir. Ve o çocukların en küçüğü, en kırılganı olan Nemeçek, bu uğurda en ağır bedeli öder. Gezi Parkı protestoları da ilk bakışta sıradan bir itiraz gibi görülmüştü. Ama Pal Sokağı çocuklarının korumaya çalıştığı yer nasıl bir arsadan ibaret değilse, Gezi Parkı da yalnızca bir park değildi; insanların özgürlük talebini ve adalet arayışını temsil ediyordu.
***
İzleyen günlerde polis müdahaleleri, gaz bulutları ve ölüm haberleri gündelik hayatın parçası olmuştu. Ümraniye’de Mehmet Ayvalıtaş, Eskişehir’de Ali İsmail Korkmaz, Hatay’da Abdullah Cömert yaşamını yitirdi. 14 Haziran’da ise Ankara’da günlerdir ölüme direnen Ethem Sarısülük’ten acı haber geldi. Aynı akşam Başbakan, direnen halka Gezi Parkı'ndan çekilme çağrısı yaptı. Taksim Dayanışması’nın, bu çağrıyı reddetmesinin ardından, 15 Haziran Cumartesi akşamı TOMA’lar ve çevik kuvvet ekipleri Gezi Parkı’na biber gazı ve tazyikli suyla girdi.
O günün sabahı Elvan ailesi farklı bir mutluluğun arifesindeydi. Üç gün sonra Berkin ortaokul diplomasını alacaktı. Öğle saatlerinde ailece yakın bir mağazadan mezuniyet kıyafetini aldılar. Keyfi yerindeydi Berkin’in. Dönüş yolunda annesinden istediği iki lirayla karnını doyuracak, mezuniyet töreninden sonraki kutlama için kızkaçıran alacaktı. O yaştaki bir çocuk için hayat hâlâ küçük sevinçlerden ve yaklaşan mezuniyet heyecanından ibaretti.
Akşam Gülsüm Hanım kızlarla birlikte eyleme çıktı. Bir süre sonra Berkin de evden ayrıldı. Gece yarısına doğru kızlar eve dönmek isteyince Gülsüm Hanım, “Siz gidin, ben Berkin’e bakayım,” dedi. Kısa süre sonra Darülaceze civarında oğlunu görünce rahatladı. Berkin, bir yıl önce ayağı kırılan ve hâlâ tam iyileşmeyen annesinin koluna girip, “Bu ayakla nereye gidiyorsun topal topal?” diye takıldı. Gülüştüler. Eve yaklaşırken annesini öpüp “İyi ki benim annemsin” diye fısıldadı.
Gazi Mahallesi’nden gelenlerle Okmeydanı’nda sokaklar dolup taşmıştı, o akşam. Taksim polisin sert müdahalesiyle boşaltılırken, ülkenin birçok kentinde çatışmalar yaşanıyordu. Mahalleye çöken yoğun biber gazı yüzünden, sıcağa rağmen günlerdir pencereleri açamıyorlar, sabahı zor ediyorlardı. O gece de öyle olmuş, kimse doğru düzgün uyuyamamıştı. Gün ağarırken Gülsüm Hanım kahvaltıyı hazırlamaya başladı. Evde ekmek kalmadığını fark edince fırına gitmek için hazırlanıyordu ki Berkin, “Senin ayağın sakat, ben giderim” diyerek annesinin elinden aldığı parayla kapıya yöneldi. Çıkarken, “Sokakta birilerini görürsem kahvaltıya getireyim mi?” diye seslendi. Bu, Gülsüm'ün, oğlunu son kez işittiği an olacaktı.
Fırın yakındı. Kestirme yola sapacakken arkadaşlarının seslenmesi üzerine onların yanına gitti. Meydandaki polisler çocukları izliyordu. Arkadaşlarının uyarısına rağmen Berkin karşı kaldırıma geçti; ancak dönmek isterken polislerden birinin silahından çıkan gaz fişeğinin başına isabet etmesiyle yere yığıldı. Saat 07.07’ydi. Arkadaşları yanına vardığında ayağa kalkmış, sağlık ocağına doğru koşmaya başlamıştı. Başına saplanan gaz fişeğini eliyle çekip attı; “Beni eve götürmeyin, babam görmesin… Şeker hastası” diye bağırıyordu.
Pazar gününün erken saatleriydi. Berkin, arkadaşlarıyla birlikte koşarak sağlık ocağının önündeki kaldırıma oturdu. Onlar çocuktu ve ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Bilinci kapanmaya başlamıştı. Bir süre sonra mahalleden bir kamyonet bulundu. Berkin’i arka tarafa yatırdılar. Şoför, dörtlüleri yakıp korna çalarak hastaneye ulaşmaya çalışıyordu. Ancak az önce bir çocuğu nişan alarak vuran polisler bu kez araca gaz sıkıyor, geçmesine izin vermiyordu. Üç, dört dakika sürmesi gereken yol on beş, yirmi dakikayı buldu. On dört yaşında bir çocuk, göz göre göre ölüme sürükleniyordu.
Sonrası, bütün ülkenin tanıklık ettiği zorlu bir bekleyişti. Berkin dokuz ay komada kaldı. Hastane önündeki kalabalık her gün biraz daha büyürken, umut yerini giderek boğucu bir belirsizliğe bırakıyordu. Uzun ve hüzünlü bir bekleyişin ardından, 11 Mart 2014’te yaşamını yitirdiğinde, on altı kiloya kadar düşmüştü Berkin. Ölümünün ardından Okmeydanı Cemevi önünde on binler toplandı. Kalabalık, saatler süren yürüyüşle Berkin’i Feriköy Mezarlığı’na götürdü. O yürüyüş, yalnızca on dört yaşındaki bir çocuğun uğurlanışı değil; yıllardır biriken acının, çaresizliğin ve adalet arayışının sokağa taşmasıydı sanki.
Elias Canetti, “Günleri Sayılı Olanlar” adlı oyunuyla, insanların kader sandıkları şeylerin aslında iktidarın kurduğu hegemonik düzenin bir parçası olduğunu anlatır. Oyunda, insanlar doğdukları anda kaç yaşında öleceklerini bilirler. İsimleri de buna göre verilir: “50”, “32”, “4”… Her insan, ömrünün sayısıyla çağrılır. Berkin’in adı da işte böyle yazıldı bu ülkenin hafızasına.
On dört…
Onun, 1 Haziran 2013 akşamı okuduğu dizeler; “Akın var / güneşe akın! / Güneşi zapt edeceğiz / güneşin zaptı yakın!” diye devam ediyordu.
Bir asır önce yazılmış o dizeler, bu toprakların emekçilerini anlatıyordu. Ama bazı dizeler yalnızca yazıldıkları döneme ait değildir. Yıllar sonra yeniden yaşanırlar; Okmeydanı’nda, bir çocuğun sesinde olduğu gibi. Kurşunlar bir insanı öldürebilir; gaz fişekleri de. Ama hiçbir silah bir şiiri öldüremez. Bu yüzden Berkin’in adı yalnızca bir çocuğun adı değildir;
O, on dört yaşında yarım kalmış bir şiirin de adıdır artık!
20. yüzyılın önde gelen düşünürlerinden Hannah Arendt’ten ödünç aldığım bir kavramın beyazperdeye yansımasından söz etmek istiyorum bugün. Ukrayna’da, Venezuela’da, Filistin’de, Lübnan’da, İran’da ve başka yerlerde olup bitenleri korku filmi gibi izledik, izlemeye devam ediyoruz. Bu sürece tepkisiz kalmayan, mücadele eden, bedel ödeyenler unutulmayacak elbette… En verimli dönemlerini ailelerinden uzakta, demir parmaklıkların ardında geçiren gazetecileri, siyasetçileri, bürokratları ve onların mücadelelerinden direnç ve umut derleyen herkesi selamlayarak başlamak istiyorum. Dünyanın dört bir yanında ifade özgürlüğünü savunan, muktedirlere karşı sesini yükseltenler arasında sanat insanları öne çıkıyor. Özellikle de sinemacılar…
Sinema dünyasının usta yönetmenleri ve ünlü yıldızlar olup bitenlere karşı tepkilerini dile getiriyor. Popüler kültürün parçası oldukları için görünürlükleri fazla; sözlerinin geniş kitlelere ulaşmasını sağlayan ayrıcalığa sahipler.
Martin Scorsese’den Guillermo del Toro’ya, Ken Loach’dan Pedro Almodovar’a, Alfonso Cuaron’dan Mike Leigh’e, Jonathan Glazer’den Yorgos Lanthimos’a, Cafer Panahi’den Asghar Farhadi’ye, Sean Penn’den Mark Ruffalo’ya, Susan Sarandon’dan Tilda Swinton’a, John Kusack’dan Javier Bardem’e, Olivia Colman’dan Emme Stone’a, Riz Ahmed’ten Joaquin Phoenix’e pek çok sinemacı Filistin’den İran’a dünyanın her yanında yaşanan insanlık trajedisine karşı seslerini yükseltiyor. Hollywood’un kara listesine girmeyi göze alarak…
Yalnızca sözleriyle değil, ürünleriyle de kötülüğün sıradanlaşmasına karşı çıkıyor sinemacılar. Avrupa sinemalarının yanı sıra, Ortadoğu, Afrika ve Latin Amerika sinemalarından pek çok yönetmen ülkelerinin toplumsal-siyasal tarihi ile hesaplaşmayı seçti sinema tarihi boyunca. Geçmiş yazılarımda, dünyada olup bitenlere karşı suskun kalmayan yönetmenlerin filmlerinden örnekler vermiştim. En son, geçen hafta Macar usta Istvan Szabo’dan söz ettim. Elbette, Szabo’nun içinde yaşadığı toplumun çelişkilerine değindiği yapıtlar ‘Taraf Tutmak’ ve ‘Mefisto’ ile sınırlı değil. Daha ilk uzun metrajlı filmi ‘Baba’da çocuk yıllarında tanık olduğu siyasal baskıları dile getiren yönetmen, ‘Budapeşte Öyküleri’, ‘İtfaiyeciler caddesi,25’, ‘Güven’, ‘Albay Redl’, ‘Hanussen’, ‘Günışığı’ gibi filmlerinde siyasal tarih ile hesaplaşmayı sürdürmüştü. Bu vesile ile 88 yaşındaki sevgili dostuma bir selam göndermek istiyorum. Artık aramızda olmayan Polonyalı büyük yönetmen Andrzej Wajda’dan söz etmeyi de bir başka yazıya bırakarak, gelelim bu yılın filmlerine…
Geçen hafta sonuçlanan, dünyanın en büyük sinema şöleni Cannes Festivali dünyada olup bitenlere tavır koyarcasına Amerikan sinemasına yüz vermemişti bu yıl. Resmi programda yalnızca iki ABD yapımı vardı.
Ödül listesinde yer alan üç Avrupa filmine – Polonyalı yönetmen Pawel Pawlikowski’ye En İyi Yönetmen ödülünü getiren Polonya-Almanya-İtalya-Fransa ortak yapımı ‘Ata Yurdu –Fatherland’, Büyük Ödül’ü kazanan Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev’in Rusya- Fransa- Litvanya-Almanya ortak yapımı ‘Minotor’ ve Altın Palmiye’yi alan Cristian Mingiu’nun Romanya- Fransa-Norveç- Danimarka- Finlandiya ortak yapımı ‘Fiyort’- önceki haftaki yazımda değinmiş, filmleri izleyememe karşın anlattıkları öykülerden ve yönetmenlerin filmografilerinden yola çıkarak ödül kazanacaklarını tahmin etmiştim. Biçimsel arayışlar yerine, insani değerlerdeki yozlaşmanın izini süren bu sinemacıları ödüllendirmeyi seçen jüriyi kutlamak gerek.
Romen yönetmen Mingui, muhafazakâr bir Romen ailesinin göçmen olarak yaşadığı Norveç’te karşı karşıya kaldığı ötekileştirmeyi anlatmış. Kültürel çoğulculuğu savunan ama iş kendilerine gelince ayrımcılıktan kaçamayan ikiyüzlü Batı insanını eleştirmiş. Ödüle şaşırmadım; Batı sineması özeleştiriyi sever. Paris’te sürgün hayatı yaşayan Zvyagintsev kendi toplumuna yöneltmiş eleştiri oklarını. Etkili ve yetkili bir bürokratın yaşadığı aile krizinden yola çıkarak bugünün Rusya’sındaki çürümeyi gündeme getirmiş. Pawlikowski ise gerçek bir yaşam öyküsünden yola çıkarak kötülüğün sıradanlaşmasını anlatmış. Alman yazar Thomas Mann’ın Nazi döneminde terk ettiği yurduna soğuk savaş yıllarında dönüşünün öyküsü bu. Sanırım MUBI’de izleme şansımız olacak.
Bu üç kurmaca filmin yanı sıra Cannes’ın farklı bölümlerinde gösterilen birkaç belgesele değinmek isterim: İranlı yönetmen Pegah Ahangarani’nin ‘Bir Devrimin Provaları’, Birleşik Krallık ile Arjantin arasındaki Falkland savaşı sırasında iki ülkenin futbol takımlarının karşılaşmasını konu alan ‘Maç’ (Juan Cabrol, Santiago Franco), Küba Devriminin öyküsünü anlatan ‘’Che Guevera: Son Yoldaşlar’(Chrisyopher Dimitri Révelle), Fransız aktivist, eleştirmen ve yönetmen Michele Firk’in adalet ve özgürlük mücadelesini anlatan ‘Bir Yaşam, Bir Manifesto’ (Jean-Gabriel Périot). Söz belgesellerden açılmışken, yeni çıkan bir kitaptan söz edecektim. Ülkelerindeki iç savaşın ardındaki gerçekleri dünyaya duyuran Suriyeli belgeselciler üstüne önemli bir kitaptan… Fakat yerimin sınırları elvermeyecek sanırım. Haftaya diyelim...
Ve birkaç satırla da olsa, yarından sonra başlayacak önemli bir festivale dikkatinizi çekmek istiyorum: 29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’ne ilişkin ayrıntılı bir röportaj cuma günü gazetemizde yer aldı. Tekrara düşmemek adına, programda yer alan birkaç filme değinmekle yetineyim. Ankara’da yaşayan sinemaseverlerin iki Macar usta Judit Elek’in ‘Karadaki Ada’, ‘Maria’nın Günü’ ve Ildiko Enyedi’nin ‘Sessiz Dost’, Tunuslu Maryam Touzani’nin ‘Malaga Sokağı’, Çinli yönetmen Chouwa Liang’ın ‘Replika’, ABD’den Anna Fitch’in Yo Asi Bir Kuştur’, Brezilya’dan Lucia Murat’ın ‘Bana Anlatılan Anılar’, Rusya’dan Yulia Lokshina’nın ‘Cennetin Yakınında’, İngiltere’den Pakistanlı Seemab Gul’un ‘Hayalet Okulu’ ve Yeşim Ustaoğlu’nun ‘Kuru Taşın Başı’nı kaçırmamalarını dilerim… Festival Başkanı Ayşe Ürün Güner’i, program direktörü Alin Taşçıyan’ı ve festivalin kurucusu sevgili dostum Halime Güner‘i dayanışma duygularıyla kutluyor, başarılar diliyorum.
Aenean mollis odio augue, sit amet sollicitudin augue ullamcorper eget. Praesent tincidunt et neque congue efficitur.
To get email updates from Today News.
© Newspaper WordPress Theme by TagDiv
