Son dakika… Siber Güvenlik Kurulu ilk kez toplanıyor: Hangi adımlar atılacak?
Almanya'dan ABD'ye Destek! Hürmüz'e Yola Çıktı
Keep exploring
Ankara'da 4 aracın karıştığı zincirleme kazada 8 kişi yaralandı
Karabük – Otomobilin çarptığı yaya ağır yaralandı
RTÜK, Bosch'un Anneler Günü reklam filmine inceleme başlattı
Survivor'da kim elendi? 3 Mayıs Pazar Survivor'da adaya kim veda etti?
“Değişik mikrofonlar görüyoruz, sevindik”
Madencilerin Ankara’daki eylemleri sürerken, Bağımsız Maden İş’in avukatı Mert Batur, 27 Nisan’da Kurtuluş Parkı’nda gazetecilere konuşuyordu. Dikkat ettim, önünde beş mikrofon vardı; Halk TV, Sözcü TV, Now TV, ANKA, TV 5.
Bir gün sonra sendikanın örgütlenme uzmanı Başaran Aksu, İçişleri Bakanlığı’ndaki görüşmeden çıktığında mikrofon sayısı aniden artıvermişti! Anadolu Ajansı’ndan Habertürk’e kadar çok sayıda mikrofonu karşısında gören Başaran Aksu, takılmadan edemedi:
“Burada değişik mikrofonlar görüyoruz, sevindik. Yoktular, işçilerin eylemini görmediler bugüne kadar. Bakanlık önünde görmeleri sevindirici…”

İşçiler, Eskişehir’den Ankara’ya yürürken, bakanlık önünde kaldırımda yatarken, polis onları coplarken, biber gazı sıkarken, 17 gündür onları görmeyen iktidar yanlısı medya, İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi devreye girip, Yıldızlar Holding patronunu işçilerin haklarını ödemeye ikna edince ortaya çıkmışlardı.
17 gün boyunca onları yok sayan, görmeyen iktidar medyası eylemin sona ermesini haber yaptı. Tabii yine bu sonuçtan bakanlara övgü payı çıkarmayı başat görev saydılar.
Ahmet Hakan da son gün Bakan Çiftçi’nin sorunun çözümü için müdahale edeceğini yazmakla övündü. Sanırsınız genel yayın yönetmeni olduğu Hürriyet’te ve CNN Türk’teki programında 16 gün boyunca her gün eylemi konuşmuş, anlatmışlardı!
Bunlar iktidar medyasının bildik halleri. İktidara zarar vermesinden endişe ettikleri olaydan uzak duruyorlar. Muhalif medyada da CHP’li belediyelere karşı korumacılık söz konusu.
İzmir’de Buca, Karşıyaka ve Bayraklı belediyeleri çalışanları, toplu iş sözleşmesi anlaşmazlığı ve alacakları nedeniyle yarım gün iş bıraktı ve CHP il binasına yürüdü. 29 Nisan’daki bu eylem, bekleneceği gibi Anadolu Ajansı başta olmak üzere iktidar medyasında geniş biçimde yer aldı.
Fakat muhalif medya bu haberden uzak durdu. Sadece Evrensel’de “3 ilçede belediye emekçileri iş bıraktı” başlığıyla yer aldı. Eylemden önce “Buca Belediyesi’nde eylem. Çalışanlar yarın iş bırakacak” haberi veren Halk TV ile Sözcü’de de eylem haberini göremedim.
∗∗∗
İLKER BAŞBUĞ, “MÜLAKAT”I YANLIŞ BİLİYOR
Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un, “36 saat süren Çanakkale röportajı” başlıklı yazısı hatalıydı.
Başbuğ, yazının başlığında “röportaj” diyordu, ama yazısında “Anafartalar Komutanı Mustafa Kemal ile Mülakatı” konu alıyordu. Elbette gazeteci Ruşen Eşref’in, Mustafa Kemal ile Çanakkale savaşı konusunda 1918’de yaptığı ve toplam 36 saat süren “mülakat”, tarihsel değeri bir yana, gazetecilik açısından da önemli.
Fakat Başbuğ, mülakat” sözcüğünün “röportaj” anlamına geldiğini sanıyor olacak ki, yazısında her iki tanımı da kullanıyor; hatta “Ruşen Eşref (Ünaydın), bu mülakatı ile Türk edebiyatını hem röportaj türüyle tanıştırmış” diyordu.
Halbuki eski dildeki “mülakat”ın günümüz Türkçesindeki karşılığı röportaj değil, söyleşi. Röportaj ile söyleşi iki ayrı gazetecilik yöntemi. Söyleşi soru cevap şeklinde yapılır, gazetecinin ortaya çıkan metindeki rolü daha sınırlıdır. Röportaj ise gazetecinin kendi gözlem, araştırma ve izlenimlerini de kattığı, edebi nitelikli gazetecilik ürünüdür.
Nitekim röportajın büyük ustası Yaşar Kemal, “Dünyadaki en iyi röportaj yazarları da büyük romancılardır” der. Dilbilimci Emin Özdemir de “Röportaj, bir doğruyu, bir gerçeği, araştırma, inceleme, gezip görme yoluyla ya da soruşturma yöntemiyle yansıtır. Çok kez öyküsel bir örüntü içinde gerçekleştirir bunu” diye tanımlar röportajı.
Günümüzde “söyleşi” ile “röportaj”ı karıştıran sadece İlker Başbuğ da değil, yaygın bir yanlış bu. Söyleşiye röportaj denerek, röportaj sıradanlaştırılıyor. Bırakın sokak sohbetçilerini, her gazeteci dahi röportaj yapamaz. Röportaj gazeteciliğin doruğudur; ustalık, yaratıcılık, özgün bir üslup ister.
İlker Başbuğ’un sözünü ettiği Ruşen Eşref ile Falih Rıfkı, geçmişte “mülakat” (söyleşi) türünün ünlü isimleriydi. Ama röportajın ustaları da Orhan Kemal, Sait Faik ve en büyükleri de Fikret Otyam ve Yaşar Kemal’di. Soru sorup yanıt almakla karıştırmak onlara haksızlık olur.

∗∗∗
İTALYAN GAZETECİ DE ŞAŞIRDI
İtalyan gazeteci Tommaso Debenedetti’nin sahte bir sosyal medya hesabından paylaştığı “Nobel ödüllü yazar Kazuo Ishiguro’nun öldüğü” mesajının Türkiye’de onlarca sitede haber olduğunu yazmıştım geçen hafta. Dijital evreni dikkatle izleyen Debenedetti, “İtalyan gazeteci nasıl aldattı?” başlıklı yazımı fark etmiş, bana bir e-ileti gönderdi.
Debenedetti de sahte haberin Türkiye’de bu kadar çok yayılmasına şaşırmış, “20’den az takipçisi olan ve birkaç gün önce açılan Ingrid Carlberg'in sahte X hesabının, saygın gazeteleri kandırabilmesi inanılmaz” diyor. Türkiye ile bağı olmayan Ishiguro’ya bu kadar ilgi gösterilmesini “gizemli” buluyor.
Yazımdan ötürü teşekkür eden Debenedetti’nin, “sahte ölüm haberleri” paylaşmaya, gazetecileri kandırmaya devam edeceği anlaşılıyor:
“Medyayı haberleri yayımlamadan önce doğrulamaya teşvik etmek için sahte haber yaymaya devam edeceğim. Bunu 15 yıldan fazla bir süredir yapıyorum ve ne yazık ki, dünya basını tuzağa düşmeye devam ediyor. Ve nedenini merak etmeye devam ediyorum.”
∗∗∗
ÇİN HABERİ YAZIN, PARA VERELİM
Hiç böyle bir “haber ödülü” görmemiştim. Çin Halk Cumhuriyeti Büyükelçiliği, “Çin ile Tanıştım Haber Ödülleri” düzenlemiş; “Çin’i farklı yönleriyle ele alan, derinlikli, özgün ve nitelikli içeriklere” ödül verecekmiş.
Haber, görüntülü haber ve fotoğraf dallarında düzenlenen yarışmada, birincilik ödülü 60 bin, ikincilik ödülü 50 bin, üçüncüye 40 bin lira. Jüri de enteresan. Gazeteciler Aytekin Polatel, Hadi Özışık, İsmet Özçelik, Özay Şendir ve Yavuz Donat’ın yanı sıra İletişim Başkanlığı Uluslararası Medya Koordinatörü Gözde Kirişçioğlu da var bu jüride.
Anlaşılan İletişim Başkanlığı da bu ödülleri destekliyor ve Büyükelçilik ile işbirliği halinde. Ancak böyle bir yarışmanın anlamı belli. Çin hakkında haber yazan, fotoğraf çekenlere para vereceklerini ilan etmiş oluyorlar. Ödül değil, teşvik bu…
∗∗∗
CUMHURİYET VE KIRIKKANAT KRİZİ YÖNETEMEDİ
Mine Kırkkanat’ın CHP’nin eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik “Kripto kılıç artığı” paylaşımı sorunluydu. “Kılıç artığı”, Aleviler ve azınlıkları yaftalayan, onur kırıcı bir tanımlamaydı. “Kripto” da Kılıçdaroğlu’nu aşağılayan, suçlayan, hakaret içeren bir yaklaşımdı.
Bu paylaşımına gelen tepkilerin ardından ne Kırıkkanat, krizi doğru yönetebildi, ne de Cumhuriyet. Kırıkkanat’ın, en baştan iki muhatabından da özür dilemek yerine, “…Kemal Kılıçdaroğlu’nun soyadına gönderme yaptığım ‘kılıç artığı’ söyleminin tarihteki katliamlarla ilgisini bilmiyordum” diyerek sadece Alevilerden özür dilemesi yetersizdi.
Cumhuriyet Yönetim Kurulu’nun açıklamasında da yayın ilkeleri anımsatıldı, ama Kırıkkanat’ın paylaşımına ilişkin açıkça tavır alınamadı. Böyle olunca da Kırıkkanat, yazılarına ara verdiğini ilan etmek zorunda kaldı; Cumhuriyet’te de bir başyazı yayımlandı. Fakat bu başyazıda da yine Kırıkkanat’ın adı anılmadan “bireysel bir hatadan ötürü Cumhuriyet’in Alevilere dönük tarihsel içtenliğinin yok sayılmasının adil olmadığı” vurgulandı; Kırıkkanat’ın Kılıçdaroğlu’na yönelik ifadelerine dair hiçbir şey söylenmedi.
Kırıkkanat, üç gün sonra Kılıçdaroğlu’nu aradı ve ardından “Kendisi hakkında yaptığım talihsiz paylaşım için içtenlikle özür diledim. Gösterdiği olgunluğa minnettarım” dedi de kriz öyle noktalandı.
Kuşkusuz Kırıkkanat, görüşlerini hakaret etmeden dile getirebilmeliydi. Ancak Kırıkkanat’ın hakaretleri, ona da Mahmut Övür’ün “insan artığı”, Kılıçdaroğlu’nun avukatı Celal Çelik’in de “ahlaksız, hain, gazeteci müsveddesi” demesine haklılık kazandırmaz.
Bir yazara, sözlerinden ötürü ceza soruşturması açılması da kabul edilemez. Yanlışın yanıtı soruşturma değil, doğruların anımsatılmasıdır. Kaldı ki, yazılarına ara vermesi de bir ceza.

∗∗∗
YENİ ŞAFAK DOĞRU ÇIKTI
İsrail Başkonsolosluğu’na saldırı girişimi sonrasında yaralı yakalanan saldırganların Onur ve Enes Çelik kardeşler olduğu açıklanmıştı. Medyada da öyle yayımlandı isimler.
Ama Yeni Şafak, saldırıdan iki gün sonra yayımladığı “Yaralı terörist Enes Çelik değil” haberinde saldırganlardan birinin Enes Çelik değil, Ahmet İmrak adlı kişi olduğunu yazdı. Fakat aynı gazete sanki böyle bir haber yayımlamamış gibi, ertesi günkü haberinde “kardeş olan teröristler Onur Çelik ve Enes Çelik’in tedavilerinin devam ettiğini” belirtti!
Şimdi o saldırganların tedavileri tamamlandı; önce Onur Çelik sonra da Ahmet İmrak tutuklandı. Hiçbir medya kuruluşu da saldırı sonrasında “Enes Çelik” adını yayımlayarak yanlış yaptığından söz etmedi, özür dilemedi.
Ancak sonuçta, Yeni Şafak’ta Burak Doğan’ın yazdığı “Yaralı terörist Enes Çelik değil” şeklindeki ilk haber doğrulanmış oldu. Bu da Türkiye’de sadece resmi açıklamalara dayanarak haber yazılamayacağını, o açıklamalarda yanlışlar olabileceğini de bir kez daha teyit etti.
∗∗∗
TEK CÜMLEYLE:
• Sinan Burhan’ın başkanı olduğu Türkiye Basın Federasyonu ile İçişleri Bakanlığı’nın hazırladığı “Uyuşturucuya Yaklaşma” başlıklı kamu spotuna iktidar yanlısı gazetecilerin yanı sıra Özlem Gürses ve Nevşin Mengü de katkıda bulundu.

• Türkiye gazetesinin “Her dört araçtan biri Avrasya Tüneli’nden geçti” haberinde tünelin “2.6 milyar lira kazandırdığı” belirtiliyor, ama “geçiş garantisi” ödemelerinden söz edilmiyordu.
• Hürriyet ve TGRT Haber, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in AKP milletvekileriyle yaptığı “istişare toplantısı”nı Güneydoğu’daki illerin tüm milletvekilleriyle yapılmış gibi sundu.
• Yeni Şafak, Mansur Yavaş’ın, “Yavaş, ‘Her koşulda adayım’ dedi” haberine ilişkin yalanlamasını yayımlamadı.
• AA ve DHA’nın geçtiği, Akşam, Sözcü, CNN Türk ve NTV’nin de kullandığı “Burun ameliyatından çıkamadı” haberinde suçlanan hastanenin adı yoktu ve haber tek yanlıydı.
• Yıldız Holding, sanatçı Ahmet Güneştekin’in “Sessizlik/Silenzio” sergisi için 15 gazeteciyi Venedik’e götürdü; açılışa holdingin Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker de katıldı.
• Cezaevindeki gazeteci İsmail Arı’ya 3 yıl önceki eski paylaşımı nedeniyle yeni dava açıldı; gazeteci Tolga Şardan’a da “yargı organlarını alenen aşağıladığı” gerekçesiyle 5 ay hapis cezası verildi.
• Ensonhaber, “1 yılda 300 kez acile gidenler var” diye yazdı ama haberde sadece bir kişinin 300 kez acile gittiği belirtiliyordu.
ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: medyaombudsman@gmail.com
Akit’in hedef gösterdiği muhabirimiz Toprak'ın babası açığa alındı
Ana akım sendikacılığın krizi!
Çomak soktuğum çarklar
Bu nasıl kamulaştırma?
İkizköy’de zeytinlikleri, ormanları ve yaşadığı toprakları korumak için çabalarken tutuklanan Esra Işık’ın itiraz ettiği acele kamulaştırma kararı aslında bir talan kararı. Yeniköy, Kemerköy ve Yatağan termik santrallarına kömür sağlamak için yapılan kamulaştırmaya kamulaştırma demek bile zor. Çünkü zeytinlik ve orman alanlarını yerle bir edecek bu el koyma hareketi, Aydem Enerji’ye ait Yatağan ile IC İçtaş Enerji ve Limak Enerji’ye ait Yeniköy ve Kemerköy termik santrallarına kömür çıkarmak için yapılıyor. Ortada “kamu” yok ama “kamulaştırma” var.
Kamulaştırılmak istenen alan sadece Akbelen Ormanı’nı veya İkizköy’ü kapsamıyor. Muğla Büyükşehir Belediyesi’nin hesaplarına göre 37 bin 500 hektarlık bir alandan bahsediyoruz. 50 bin futbol sahasına eş. 25 köy maden sahası içinde kalacak. Toplamda 57 köy etkilenecek. 820 bin zeytin ağacı kömüre feda edilecek ama iş zeytinle sınırlı değil. 18 bin 762 hektar ormanlık alan, 10 bin 500 hektar tarım alanı da termik santrallar için yok edilecek.
TBMM Enerji Komisyonu raporlarında yok olacak zeytin ağacı sayısı 82 bin deniyordu. Bu hesaba göre Milas’ta dönüm başına iki ağaç düşüyor. Muğla Büyükşehir Belediyesi ise TÜİK verilerini esas alarak yaptığı hesaplamada dönüm başına 19 zeytin ağacı olduğunu hesaplıyor. Söylendiği gibi 82 değil 820 bin zeytin ağacı yok edilecek.
Kamulaştırma kapsamında bin 300 hektarlık doğal sit alanı bile var. Bölgenin başına yıllardır kirlettikleri havayla, külüyle bela alan bu üç santral bu kamulaştırma hamlesiyle kirletmeye devam edecek, geriye kül, çorak topraklar ve değişmiş bir iklim bırakacak. Bizi yönetenlere sormazsak olmaz. Nerede burada kamu yararı?
İşin bir başka ilginç boyutu ise kamulaştırma bedeli. Belediye yetkilileri kamulaştırma alanı içerisinde kalan tarım alanları ve zeytinliklerin kamulaştırma bedelinin 1,5 milyar avroyu bulacağını hesaplıyor. Bu rakama ormanlık alanlar için ödenecek bedel de dahil değil. 1,5 milyar avroya istenirse o santralların kurulu gücüne eş güneş veya rüzgar santralı kurulabileceğini de belirtiyorlar. Mesele elektrik ihtiyacıysa çözüm var. Kömür çıkarma bedelleriyle şirketlerin harcayacağı para daha da artacak. Bu parayı çıkarabilecekler mi diye merak ediyorsanız, aşağıda hesaba göz atmanızı öneririm.
2014’te yapılan özelleştirmede Aydem Enerji Yatağan için 1 milyar 91 milyon dolar ödedi. Limak ve İçtaş ise Yeniköy ve Kemerköy santrallarını 2,6 milyar dolara aldı. Bu konuları yakından takip eden EMO Samsun Şubesi eski başkanı Mehmet Özdağ’a (şu anda CHP Samsun İl Başkanı) santralların gelirlerini sordum. Yatağan’ın tahmini yıllık geliri 345 milyon dolar. Diğer santralların ise 600 milyon dolar. Aydem Enerji özelleştirme için ödediği parayı üç yılda çıkarmış. Yeniköy-Kemerköy’de ise durum daha farklı. Bu santrallara devlet ayrıca santrallar elektrik üretmese bile hazırda tutulmaları için kapasite mekanizması kapsamında ödeme de yapmış. 2025 yılında ödenen bedel 1 milyar 151 milyon TL. Yani, yılda 25,5 milyon dolar. Bu da Limak ve IC İçtaş’ın özelleşitme için ödedikleri bedeli yaklaşık dört yıl içerisinde geri aldığını kalan sekiz yılda da kar ettiklerini gösteriyor. Kömür üretimine sağlanan destekler gibi daha birçok kalem hesaba bile katılmasa durum bu.
Market açsanız paranızı belki üç yılda çıkaramazsınız ama Türkiye’de milyar dolarlar verip termik santral alırsanız üç yıl sonra daha da zengin olabiliyorsunuz. Ormanı, doğayı tahrip etmenize, köylüleri yerinden etmenize, iklim krizine yol açmanıza kimse sesini çıkarmıyor. En yaşlısı 44, en genci 31 yaşında olan bu santrallar 2014 yılında özelleştirilerek şirketlere devredilmek yerine çoktan kapatılmalıydı. Şirketler para harcadıkça santralları çalıştırmak ve yatırdıkları parayı geri almak isteyecekler. Hükümetin kömürlü termik santralları kapatma kararı almamasının Türkiye’ye nelere mal olduğunu bu büyük fotoğraf gösteriyor. COP 31’e ev sahipliği yapacak Türkiye’nin en büyük utancı kömürlü termik santrallar ve hapiste tutulan Esra Işık olacak.
AKP usulü ekonomi: Ya borç ya iflas
Problem Kocamustafapaşalı teyze değil
“İstanbul’da 53 tane devlet, 130’dan fazla özel hastane var. 2025 yılında 207 milyon muayene yapmışız, kişi başı 12’ye denk geliyor. İnsanlar sağlık hizmetine erişmekte zorluk yaşamıyorlar ama bir problem de şu; acaba doğru sağlık hizmetine mi ulaşıyoruz?
Kocamustafapaşa’da bir teyzemiz vardı, bir yılda 300 kere doktora gitmişti. Ben de aradım, sordum, neden? O, ‘Alışkanlığım böyle’ dedi. Sosyalleşme aracı olarak da kullanıyorlar. Teyzemiz bir yıl içinde gitmiş, zaten 365 gün var, aynı gün içinde 3-4 yere gitmiş olması gerekiyor. Bu bir alışkanlık olmuş.
Yoldan geçerken ‘Bir acile uğrayayım’ diyenler oluyor veya ‘Pazara inmiştim, gelmişken bir de acile uğrayayım’, bunlarla karşılaşıyoruz.
MHRS’yi kontrol ettiğimizde üç tane branşımız dışında her branşa aynı güne randevu verebiliyoruz. Üç branş; göz, cildiye ve kardiyoloji.
Sorun şu; iki ihtimal var, vatandaşımız ya gereksiz yere doktora gidiyor, ya da sağlığını korumuyor.”
İstanbul İl Sağlık Müdürü Abdullah Emre Güner böyle konuşmuş.
∗∗∗
Öncelikle konuşmaya başlarken söylediği “İstanbul’da 53 tane devlet, 130’dan fazla özel hastane var” sözüne değinelim.
Müdür Bey bu sayıları sadece bilgi olarak verip geçmiş de, bu sayılarda bir gariplik yok mu? İstanbul’da neden 130’dan fazla özel hastane varken sadece 53 tane devlet hastanesi var? Ya da tersinden soralım; İstanbul’da neden sadece 53 tane devlet hastanesi varken 130’dan fazla özel hastane var?
Sadece bu sayılar bile İstanbul’un sağlığının özele teslim edildiğinin bir göstergesi değil mi?
Gelelim şu randevu meselesine.
Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu da geçtiğimiz günlerde “2024’ün ikinci yarısında 4 milyon olan randevu bekleme sayısı, yapılan planlamaların ardından 400 bine düşmüş durumda” dememiş miydi?
Bu sözler üzerine yandaş medya da “Hastanelerde randevu sorunu tarihe karıştı!” diye başlık atmamış mıydı?
Madem ki vatandaşlar İstanbul gibi bir megakentte bile üç branş dışında aynı gün randevu alıp muayene olabiliyor, o zaman sağlıkta her şey güllük gülistanlık, demek değil midir?
Hem Sağlık Bakanlarımız sürekli olarak ne kadar çok hasta muayene ettikleriyle övünmüyorlar mı? Bu mantıkla o teyzeye “Yılın hastası” madalyası takmanız gerekmiyor mu?
Öyleyse bir yılda 300 defa doktora giden Kocamustafapaşalı teyzeden neden şikâyet ediyorsunuz?
Ya şu “İki ihtimal var; vatandaşımız ya gereksiz yere doktora gidiyor ya da sağlığını korumuyor” lafına ne demeli?
Belki de “Bir ihtimal daha var”dır; vatandaşın sağlığını korumak devletin görevidir de, devlet görevini yapmıyordur. O hiç aklınıza gelmiyor mu?
∗∗∗
Şimdi gelelim işin esasına.
AKP iktidara gelmeden önce Türkiye’de ciddi bir sağlık hizmetine erişim sorunu vardı. Sağlık hizmeti arzı sağlık hizmeti talebini karşılayamıyordu. Örneğin OECD ülkelerinde bir vatandaş ortalama olarak yılda altı defa doktora giderken Türkiye’de bu sayı üçü ancak geçiyordu.
AKP bu sorunu gördü ve kendince çözüm üretti. Hastanelerdeki muayene odalarının sayılarını hızla arttırdı ve doktorları daha fazla hasta bakmaya zorladı.
Başlarda işler yolunda gitti. Hastalar sağlık hizmetine daha kolay erişiyor, AKP de “Sağlıkta reform yaptık, kuyrukları kaldırdık.” diyerek oyları topluyordu.
Böylece sağlık hizmeti talebinde müthiş bir patlama yaşandı, ortalama her vatandaş yılda on iki defa doktora gitmeye başladı. Fakat bu sözde çözüm bir süre sonra bumerang gibi geri döndü, arz tekrar talebi karşılayamaz hale geldi.
∗∗∗
Yeni durumda AKP ne yaptı?
Doktorları daha da fazla hasta bakmaya zorladı. Öyle olunca da muayene süreleri beş dakikaya kadar indi.
Bu durumda da vatandaşlar “Hastaneye gittim ama doktor benim yüzüme bile bakmadı” diye şikâyet etmeye ve derdine çare aramak için hastane hastane dolaşmaya başladı.
Türkiye’de bugün bir milyarı aşan doktor muayenelerinin büyük bir bölümü ilk müracaatlardan değil, aynı şikayet için yapılan mükerrer başvurulardan kaynaklanıyor.
Problemin birçok nedeni var ama birincisi bu.
∗∗∗
İl Sağlık Müdürü konuşmasında “Aile hekimi sadece ilaç yazdırılan, çocuğunuzu aşıya götürdüğünüz, gebe olduğunuzda izlemleri yaptırdığınız yer değil” demiş. Böylece hem problemin ikinci kaynağına işaret etmiş, hem de hastaları aile hekimine müracaat etmeye çağırmış.
Aynı şeyi uzun süredir Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu da yapıyor.
Peki vatandaşlar bir sağlık sorunları olduğunda neden daha kolay hizmet alabildikleri aile sağlığı merkezlerini, ASM’leri değil de kalabalık hastaneleri tercih ediyorlar?
Birincisi, çoğu merdiven altı tekstil atölyesi misali daracık mekanlarda hizmet veren ASM’ler vatandaşa güven vermiyor.
İkincisi, siz bir hastaya “Hastalandığında ister bir ASM’ye, istersen de bir hastaneye mi gidebilirsin.” derseniz dünyanın neresinde olursa olsun hastalar hastaneyi seçer.
Bunu önlemenin tek yolu sevk zinciridir. Daha 3 Kasım seçimlerinden iki hafta sonra, 17 Kasım 2002’de açıkladığınız AKP’nin Acil Eylem Planında “Aile hekimliği uygulamasına geçilecek ve sağlam bir sevk zinciri oluşturulacak” diye söz veren siz değil miydiniz?
Aradan neredeyse çeyrek asır geçti. Ne oldu? Niye kurmadınız? Kurmaya kalktınız da elinizi tutan mı oldu?
∗∗∗
Son olarak da gelelim şu “Sosyalleşme aracı olarak hastaneye gitmek” meselesine.
Hastane kullanımlarının ne kadarının gerekli, ne kadarının gereksiz olduğu bütün dünyada tartışma konusudur. Bu oran toplumun genel eğitim düzeyinden sağlık okuryazarlığına, sağlık sisteminden toplumsal alışkanlıklara kadar birçok faktöre göre değişir.
İl Sağlık Müdürü’nün verdiği örnek de sadece bizim ülkemize özgü değildir. Ama bu tür, devede kulak bile sayılmayacak uç bir örnekle sağlık sisteminin sağlıksızlığı izah edilemez.
Problem Kocamustafapaşalı teyze değil.
Problem AKP zihniyeti.
