Artan üniversite sayısı, daralan akademi: Sinema eğitimi ve güvencesiz emek
Emine Uçar İlbuğa
Son günlerde, kâr-zarar odaklı yönetim anlayışının hâkim olduğu vakıf üniversitelerinde, özellikle sosyal bilimler alanlarında öğrenci sayısının azaldığı gerekçesiyle sözleşme yenileme dönemlerinde akademik personelin işten çıkarılması sıkça basına yansıyor. İş güvencesinin fiilen aşındığı bu kurumlarda, işini kaybetme kaygısı eleştirel düşünceyi ve araştırma özgürlüğünü baskılarken, akademik kadroların tasfiyesi eğitimin sürekliliğine ve yıllar içinde oluşan bilimsel birikime zarar veriyor. Böylece üniversitelerin bilimsel ve toplumsal sorumluluğu, kısa vadeli maliyet hesaplarına ve öngörüsüz büyüme politikalarına feda edilirken, işten çıkarılan akademisyenler de güçlü bir örgütlü dayanışmanın desteğinden yoksun, gelecekleri belirsiz ve tek başlarına yeni iş olanakları aramak zorunda bırakılarak bu akademik kıyımın mağdurları haline geliyorlar.
Türkiye’de devlet ve vakıf üniversitelerinin sayısı artırılırken, bu nicel artış akademik niteliğe aynı ölçüde yansımadı. Uzun yıllar üniversitelerde eğitimin altyapı koşulları ve alanda yeterli eğitimcilerin olup olmadığı dikkate alınmadan öğrenci kontenjanları artırıldı.
Bu koşullarda akademisyenlerin üzerindeki ders yükü ve bürokrasi alan araştırmaları, projeler gibi, bilimsel toplantıları takip edebilme ve akademik üretimler yapabilmelerinin önüne geçti. Öte yandan öğrencilerin üniversite tercihlerinde istihdam beklentileri köklü devlet ve vakıf üniversitelerine ilgiyi artırırken, Anadolu’da yeni açılan veya kontenjanları aşırı artırılan devlet üniversiteleri ile bazı düşük giriş puanlı vakıf üniversitelerinde diploma aynı karşılığı bulamadı. Mezunların istihdamını izleyen ve iş yaşamına geçişini destekleyen mekanizmaların yetersizliği, öğrencileri özel sektörde iş bulmak için büyük ölçüde kendi olanaklarına ve kişisel bağlantılarına bağımlı bıraktı. Soruna akademinin içinden bakıldığında ise üniversitelerin amacının giderek daraltıldığı görülüyor. Bilimsel araştırmaların yürütüldüğü, teori ile pratiğin eleştirel düşünce ve yaratıcılıkla buluştuğu bir kurum olması beklenen üniversite, giderek yalnızca iş bulma umuduyla diploma alınan bir yere dönüşüyor. Üstelik bu beklentiyi karşılayacak istihdam olanakları yaratılmadığından, ortaya çıkan hayal kırıklığı eğitimin ve bilginin değersiz görülmesine de yol açıyor. Üniversitelerde akademik başarının daha çok yayın sayısıyla değerlendirilmesi ise, makale sayısını artırsa da bu artış her zaman çalışmaların niteliğine ve bilimsel katkısına aynı ölçüde yansımıyor. Dolayısıyla eğitim kurumlarının siyasallaşmasının önüne geçemeyen, yeni kuşak gençlerin dijital yerliliklerini dikkate almayan, dersliklerde, atölyelerde altyapı sorunlarını çözemeyen, akademik personelin bilimsel üretimlerinde eleştirel yönünü güçlü tutan bilimsel çalışmaları desteklemeyen üniversiteler giderek sadece diploma verilen kurumlara dönüşüyor.
DİJİTALLEŞME VE YAPISAL SORUNLAR
Sayıları 70’i bulan İletişim ve Güzel Sanatlar Fakülteleri bünyesindeki Radyo, Televizyon ve Sinema, Sinema ve Televizyon, Film Tasarımı ve Film Yönetmenliği gibi bölümlerde, örgün, uzaktan ve ikinci öğretim programlarıyla öğrenci sayısı yıllar içinde artırıldı. Ancak bu büyümeye, eğitim kurumları ile sektör arasında kalıcı ilişkilerin kurulması eşlik etmedi. Mezunların istihdamını karşılayabilecek ölçekte bir sinema endüstrisinin bulunmadığı yıllardır dile getirilmesine rağmen, yeni bölümlerin açılmasıyla aynı sorunlar yeniden üretildi. Bu nicel büyüme sürecinde pek çok bölüm, değişen teknolojiye ve sinema alanındaki yeniliklere uyum sağlayacak teknik altyapıya kavuşamadı. Sınırlı da olsa teknik donanımı bulunan bölümlerde ise öğrencilerin bu olanaklardan düzenli ve yeterli biçimde yararlanması ya da değişen yönetsel anlayışlar ve bütçe kısıtlamaları gibi nedenlerle sürdürülebilir olamadı. Sanatsal yaratıcılığı ve uygulamalı eğitimi öne çıkarması beklenen güzel sanatlar fakültelerindeki sinema bölümlerinin yeterli teknik altyapıdan yoksun olması ve merkezi sınav sistemiyle öğrenci kabul etmesi, kuramsal eğitimin daha belirgin olduğu iletişim fakültelerindeki sinema bölümlerinde ise eğitimin amaçları ile yürütülme koşulları arasındaki uyumsuzluktan kaynaklı sorunlar sıklıkla akademik personelin sorunu olarak değerlendirildi. Sinema salonu bulunmayan kentlerde eğitim gören öğrenciler, çoğu zaman filmleri büyük ekranda izleme olanağı bulamadan, bir film yapımının aşamalarına katılmadan, çekim sürecinde görev almadan ve dijital sinema teknolojilerini kullanma deneyimi edinemeden mezun olabiliyorlar. Böylece sinema eğitiminin temel parçaları olan ve filmsel dünyayı yaratabilme, film izleme, birlikte üretme ve teknik bilgiyi uygulama deneyimleri eksik kalıyor. Bu koşullarda eğitimin niteliği, yalnızca kamera ekipmanının ya da kurgu laboratuvarının bulunmasına bağlı değil. Öğrencilerin bu olanakları kullanabilmesi, dersleri veren akademisyenlerin bilgilerini güncelleyebilmesi ve öğrenci çalışmalarına yeterli zaman ayırabilmesi de en az teknik donanım kadar belirleyici oluyor. Ayrıca üniversite yönetimlerince bölümlerden beklenenlerle akademisyenlere sağlanan çalışma koşulları arasında giderek büyüyen bir mesafe bulunuyor. Çalışma koşullarına ilişkin bu sorunlara, akademik kadrolara erişim ve mesleki gelecek konusundaki belirsizlikler de ekleniyor. Devlet üniversitelerinde ilan ve atama süreçlerinin liyakat ve şeffaflık ilkelerine uygunluğu tartışılırken, vakıf üniversitelerinde ücretlerin yetersizliği ve sözleşmelerin yenilenmesine ilişkin kaygılar öne çıkıyor. Her iki yapıda da geleceğini güven içinde planlayamayan akademisyenin uzun vadeli araştırmalara ve öğrencileriyle birlikte üretmeye odaklanması güçleşiyor.
LİSANSÜSTÜ EĞİTİMDEKİ GENİŞLEME DE BU ÇELİŞKİNİN DIŞINDA DEĞİL!
Üniversitelerde yüksek lisans ve doktora programlarının yaygınlaşması, araştırmacı yetiştirme olanaklarını artırırken bu genişlemenin nasıl bir akademik birikime dönüştüğü sorusunu da beraberinde getiriyor. Derslerin içeriği, öğrencilerin derslere katılımı, tez jürilerinin oluşturulma biçimi ve tezlerin alana sunduğu katkı, program ve mezun sayılarındaki artışın gölgesinde kalmaması gereken tartışma alanları olarak öne çıkan sorunlar oluyor. Ayrıca lisansüstü eğitimde derslerin öğretim üyelerinin bilimsel çalışma alanlarıyla ne ölçüde örtüştüğü, farklı ve zengin bir literatürden beslenerek eleştirel düşünmeyi, araştırmayı ve sorgulamayı ne kadar desteklediği ve önceki eğitim aşamalarından taşınan bilimsel yöntem sorunlarının bu süreçte neden giderilemediği, program sayılarındaki artış kadar üzerinde durulmayı bekleyen meseleler arasında yer alıyor. Bu koşullarda lisansüstü eğitimini tamamlayanların sayısı artarken akademide, iletişim ve sinema sektörlerinde bu birikime karşılık verecek çalışma olanaklarının aynı ölçüde gelişmemesi, uzun bir eğitim sürecinin sonunda işsizliği ve uzmanlık alanı dışında çalışmayı giderek daha görünür kılıyor. Bunun sonucunda, uzun yıllarını akademik çalışmalara ayırmış doktoralı mezunlar arasında işsizlik giderek artıyor. Sonuç olarak; devlet üniversitelerinde kadro ilanlarının ve atamaların bilimsel yeterliliğe dayanması, şeffaf ve denetlenebilir olması, Vakıf üniversitelerinde ücret, ders yükü ve iş güvencesi sorunlarının çözülmesi, bölümlerin geleceğinin yalnızca öğrenci sayısına ve gelir-gider hesaplarına bağlanmaması önem taşıyor. Akademisyenlerin mesleklerine duydukları bağlılığın karşılıksız emeği olağanlaştırdığı anlayış da bu sorunlarla birlikte sorgulanması gerekiyor. Sinemanın üretim, dağıtım ve izleme biçimleri dijital teknolojilerle değişirken, üniversitelerin bu dönüşüme yalnızca ders programlarına yeni başlıklar ekleyerek karşılık vermesi yeterli olmuyor. Üniversitenin başarısı öğrenci kontenjanlarıyla, akademisyenlerin emeği ise ders ve nicel yayın sayısıyla ölçüldükçe, asıl soru yanıtsız kalıyor. Bu koşullarda üniversiteler, bilgiyi üreten, eleştirel düşünceyi geliştiren ve toplumun geleceğine katkıda bulunan bir kurum olma amacını nasıl koruyacak?
To read the full story from the source: BirGün






