Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

Alt’üst

Alt’üst

Nehir akıp giderken setler kurup durdurmaya çalışıyoruz hepimiz, ulaşacağı yeri yutacağı korkusundan.

Nehir bu ya set kurmaya gelmiyor biz kurdukça o yükseliyor. Daha bize ulaşamadan etrafındakiler sular altında kalıp boğuluyor. Gittikçe derinleşip daha korkunç bir hal alıyor. Daha karanlık ve zararlı aynı zamanda. Niyetim coğrafya dersi vermek değil elbette. Dere kenarlarına ev yapmayın demeyeceğim yani..

Önüne ne kadar engel koyarsanız koyun, ne kadar tahmin yaparsanız yapın, tutmuyor. Er ya da geç dilediği gibi akmanın bir yolunu buluyor. Ama o yolu bulana kadar derinleşiyor ya işte ilk biz boğuluyoruz, kayboluyoruz. O karanlığa ilk biz düşüyoruz. Her şeyin kontrol edilebilir olduğu yanılgısı bizi bir kez daha yenik düşürüyor bu nehre karşı. Akışına bırakamamanın stresi ellerini doluyor boynumuza. Gelecek planlarımızın hepsi ayağımızda bir pranga. Böylece boyluyoruz nehrimizin dibini. Son nefesimizin sebebi oluyoruz.

Devam ettirebilirim hayatın önünde durmanın karanlık yanlarına vurguyu ama bu defa yapmayacağım. Hem de bir hocamın tavsiyesi sebebiyle. Başımdan geçen bir şeyi anlatırken “Yazsana bunu” dedi. Garip geldi önce itiraf etmeliyim. İyi şeyler yazılabilir miydi? Yazmak sorunlarla baş etmek demek değil mi? Üzerine düşününce onun söylediği sıradan bir şey benim bir konuyla ilgili bütün düşüncelerimin temeline dinamit yerleştirmişti ve patlamaya hazırdı. Saniyeler sonra da beklenen oldu ve zihnimin duvarları yerle bir..

“Kelimelerin düşünceler ve duygular üzerindeki etkisi..”

Sizlerle görüşmediğim süreçte “Flipped” adında bir film izledim. Bir kayıp üzerinden şekilleniyor ve ilerliyordu. İzlerken klasik balık burcu olarak ağlayarak tepki verdim. Belki siz de ağlarsınız izlerken bir kayıp yaşadıysanız. Bir nesnenin yokluğu bir şey öğretebilir mi? Cevabını bulabilirsiniz. Her neyse.. Birinin hayatımızda olmayışına yokluk, ayrılık diyoruz. Bir çocuğun doğmasına müjde diyoruz, denizi izlemeye huzur diyoruz. Olaylara yüklediğimiz duyguları kelimelerle ifade ediyoruz ama o kelimenin üzerimizdeki etkisi üzerine ne kadar düşünüyoruz. Acı dediğimiz şeyin bizi huzursuz eden yanını kabul etmekle birlikte büyüten yanını neden göremiyoruz ya da mutluluğun bizi iyi hissettiren bir duygu olduğunu bilirken bir noktada kayıpla kesiştiğini yolunun. Her duygunun birbiriyle bu kadar bağlantılı olduğunu fark etmenin karanlıkta kalmayı gerektirdiğini de.. Gelin ışıkları beraber açalım.

Kendi cevaplarımı bulmaya çalışırken “neden?” diye sormadığımı fark etmekle başlayalım. Kabullenmiştim. Kaybın da hüznün de bu nehrin bir parçası olduğunu. Dipte karşılaştığım bu deneyimlerin suyun yüzeyinde olması gerektiğini de. İnsan bir süre karanlıkta kalınca gözleri alışıyor ve görmeye başlıyor. Görmeye, elindekilerin kıymetini bilmeye, fark etmeye.. Yaşadığım kaybın ne kıymeti olabilir ki?

Ne gördüm o karanlıkta, sessizlikte biliyor musunuz? Yoklukla terbiye. Nefesimi tutmaktan vazgeçip boğulmak istedim bunu düşünmektense. Denedim, olmadı. Gittikçe parlamaya başladı. Birinin yokluğuyla terbiye olmak. Evladını kaybeden anneye söylemeyi denesenize bunu. “Hayat seni evladının yokluğuyla eğitiyor. Öğrenmen gerekenler var.” İronik. Ama evet acıya bakışımı değiştiren koskoca bir ironi.

Photo by Mishal Ibrahim on Unsplash

Bazı insanlar varlıklarıyla çok şey öğrettikleri gibi yokluklarıyla da çok şey öğretirler. Hem de birden fazla kişiye. Belki garip gelebilir ama bu düşünce beni mutlu etti. Bir baktım ki her yerimi aydınlatmış bu fikir, yüreğimi ferahlatmış. Hem yokluk dediğin nedir ki? Biri gerçekten yok olabilir mi? Sesini duyduğum, dokunduğum, konuştuğum.. Hayır mümkün değildi. Ne yaşadıysak kaydedilmişti zihnime, ne konuştuysak kayıtlıydı hepsi arşivde. Tanıyordum ya sorabilirdim ona dara düşünce. Bir sürü şey yaşamıştık birlikte, daha sesi kulağımda. Hatırlayacaktım bir dahaki sefere olanın aynısı olduğunda ve eksik hissedecektim biraz ama gülümseyecektim de bir yandan içimde yaşamasının heyecanıyla. Yalnız hissedecektim tabi ki ortak hobilerimize yeniden başladığımda, gözlerim dolacaktı da ama dolduracaktı içimdeki boşluğu aniden tüm varlığıyla, sıcacık bakışıyla. Sadece onu tanımak bile yetecekti bazen, bilecektim çünkü bir daha onun gibisini tanıyamayacağımı ve eşsizliğiyle vücut bulacaktı yüreğimde. Yokluğuyla bile öğretiyordu işte, bununla teselli bulacaktım. Nehirde kaç kere kesişir ki yolumuz böyle biriyle? Bunca şeyden sonra sadece fiziksel olarak yanımda olmadığı için yok olduğunu bana düşündüren şey neydi bu kadar zaman?

Photo by ian dooley on Unsplash

Zifiri karanlıkta yolumu gösteren, var olmanın ve olacak olmanın ta kendisiydi işte. Çözülmüştü boğazımdaki eller, gelecek düşmüştü yakamdan.

Çıkıyordum yavaş yavaş suyun yüzeyine, çıktım da. Ne kadar kütük varsa nehrin önüne koyduğum kaldırdım hepsini teker teker. Tekrar akmaya başladı hayat, karşı koymadım bu defa. O aktıkça yeniden belirdi su altında kalan şehirler. Yeniden tabana değdi ayaklarım, doğrulabildim. Yeniden sığlaştı suyum, dibini görebildim. Tertemizdi artık, karanlıktan eser kalmamıştı.

Kendi yolunu buldukça kollara ayrıldı. Kayıp bir koldu ve ayrılıkla kesişiyordu yolu. Hüzünle de mutlaka ama o kolda benimdi bu kolda. Çok geniş bir kolu vardı hayatımın mutluluk adında. Menderesler çizerek akıyordu gün batımında. Bir sürü küçük kolu vardı sahip olduğu. Böyle akıp gidince boğmuyorlardı kimseyi hırçınlıklarıyla..

Photo by Dan Roizer on Unsplash

Ben vardım olan bitene bakan en başında sırılsıklam kıyafetlerimle. Bir de baktım ki hayat akıyordu parmaklarımda içinde barındırdıklarıyla..


Alt’üst was originally published in Türkiye Yayını on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.

To read the full story from the source: Medium Türkiye Yayını

Advertisement
Advertisement

Related News

All news
Advertisement