Ali Öz: En iyi bildiğim araçla, fotoğrafımla mücadele ediyorum
Merve Bahtiyar
“Ben fotoğrafa hiçbir zaman sadece para kazanılacak bir iş veya estetik bir uğraş olarak bakmadım. Topraksız bir ailenin çocuğu olarak pamuk ve domates tarlalarında büyüdüm ve emeğimizin tefeciler ve tüccarlar tarafından gasp edildiğini gördüm. Bu yüzden yola çıkarken “Gazeteci olacağım ve toplum meselelerine sahip çıkacağım” dedim. Fotoğraf makinesi benim için insan öldürmeyen ama hayatı savunmak için kullanılan en etkili silahtı.”
Belgesel fotoğraf sanatçısı Ali Öz, sermayenin ve kentsel rantın hedefindeki Tarlabaşı’nı 10 yıl boyunca sokak sokak belgeledi ve 50 bin kareyle tarihe not düştü.İlk baskısı kısa sürede tükenen ve İskenderiye Kütüphanesi koleksiyonuna giren çalışma, Türkiye belgesel fotoğrafçılığının en güçlü hafıza kayıtlarından biri. Kitap bu defa "Tarlabaşı – Kayıp Şehir" adıyla on yıl aradan sonra yeniden basıldı.Ali Öz ile Tarlabaşı’ndaki sermaye yağmasını, düzene karşı belgesel fotoğrafçılığın teşhir gücünü konuştuk.-Tarlabaşı çalışmanız şimdi “Kayıp Şehir” adıyla yeniden çıktı, ilk adı “Ayıp Şehir” idi. İlk baskıdaki “ayıp” devlete ve sermayeye işaret ederken, kapaktaki horoz simgesiyle bir direniş imkânı da barındırıyordu. Bugün Tarlabaşı’nda yaşanan sermaye el koymasını ve soylulaştırma saldırısını düşündüğümüzde, bu “kayıp” sadece fiziksel mekânın kaybı mı, yoksa emekçilerin yaşam alanlarının yağmalanmasının bir sonucu mu?Ali Öz: Tabii ki ikincisi. Ben buna kentsel dönüşüm değil, “soysuzlaştırma hareketi” diyorum. Çünkü burası, Venedik tarzı mimarisi ve dokusu olan, Yahudi ve Ermeni toplumunun yaşadığı tarihi bir mekândı. 6-7 Eylül ile başlayan süreçle birlikte bu insanlar bölgeden uzaklaştırıldı. Yerlerine Türkler, Romanlar geldi, ardından doğu illerindeki köylerin yakılıp yıkılmasıyla bir Kürt göçü başladı.Bedrettin Dalan dönemiyle birlikte Tarlabaşı Bulvarı açılarak mahalle Beyoğlu’ndan koparıldı. Dalan’ın “Üç beş tane Rum evini yıkmakla ne olacak?” mantığıyla bölge kaderine terk edildi. Devlet burayı yok saydı. Burası yoksul insanların, mültecilerin sığındığı bir alan haline geldi. İnsanlar pilavını, midyesini yapıp Beyoğlu’nda satarak ayakta kalmaya çalışıyordu. 1987’deki bulvar yıkımından sonra belediyeler burayı tamamen terk ettiler. Tarlabaşı’ndaki yerleşim yerleri sıfır kat düzeyindeydi, her gelen belediye asfalt döke döke zemin katlar oluştu, oralarda rutubetli ve korkunç koşullar oluşmaya başladı. Kadınlar şimdi orada midye yapıp geçinmeye çalışıyor. İnsanlık dışı koşullarda yaşamlar başladı ve suç unsurları buralara itildi.2010’larda ise Sulukule’de olduğu gibi kentsel dönüşüm adı altında insanları evlerinden barklarından ettiler. Rizeli Hasan Amca “Ben para istemiyorum, evime ev istiyorum. Kadir Topbaş nerede yaşıyorsa ben de evimde yaşamak istiyorum, burası benim tapulu malım”diye isyan etmişti. Rum Süleyman Amcanın tarihi bir evi vardı onu da zorla ele geçirdiler. Bu süreç içerisinde hırsızlara, kötü insanlara yol verdiler. Evlerin içine girip temellerini kazdırdılar. Evler gözümüzün önünde kendi kendine yıkıldı.Ben bu kültürel değişimi ve yıkımı hissettiğimde sabah 9’dan gece 12’lere kadar üç yıl boyunca mahalleyi belgeledim. Yoksulluğu görünür kılabilmek için arka sokakları, gece hayatını ve Tarlabaşı’nın tüm katmanlarını kadrajıma aldım. Amacım hem Türkiye’ye hem de dünyaya bu insanların sesini ve soysuzlaştırma operasyonunu duyurmaktı. Ve bunu başardım. Türkiye’de ve dünyanın çeşitli yerlerinde sergiler açtım.-Siz kendinizi bir estetikçi değil, "yaşadığı döneme ve emekçilerin, ezilenlerin tarihine tanıklık eden" bir belgeselci olarak tanımlıyorsunuz. Bugün Türkiye’de toplumsal hafıza sürekli bir silme operasyonuyla karşı karşıyayken, bir fotoğrafçının vizöründen emekçilerin tarihine tanıklık etmek ne anlam ifade ediyor?Ali Öz: Ben fotoğrafa hiçbir zaman sadece para kazanılacak bir iş veya estetik bir uğraş olarak bakmadım. Topraksız bir ailenin çocuğu olarak pamuk ve domates tarlalarında büyüdüm ve emeğimizin tefeciler ve tüccarlar tarafından gasp edildiğini gördüm. Bu yüzden yola çıkarken “Gazeteci olacağım ve toplum meselelerine sahip çıkacağım” dedim. Fotoğraf makinesi benim için insan öldürmeyen ama hayatı savunmak için kullanılan en etkili silahtı.Benim yaptığım sadece tanıklık etmek de değil, tarihe not düşmek, belge bırakmak. Gabriel García Márquez’in dediği gibi, dünyayı tek başıma değiştiremeyeceğimi bilsem de belgelemekten ve üretmekten başka çarem yoktu. Ben kendimi ülkesine, insanlığa adamış bir adam olarak görüyorum. Niye bunu söylüyorum? Her toplumsal olayı mümkün olduğu kadar, gücüm yettiği kadar çekmeye çalışıyorum. 30 yıl boyunca Cumartesi Anneleri’ni, 40 yıl boyunca 1 Mayıs’ları, işçi direnişlerini, cezaevlerini, üniversite işgallerini, çocuk işçileri, Basmane’yi, Tarlabaşı’nı ve dünyanın evsizlerini çektim. Şimdi asıl hedeflerimden ve en büyük hayallerimden biri olan Türkiye’nin 45 yıllık politik belgesel tarihini anlatan kitabı yayımlamak.
Genç Ali Öz.
-Belgesel fotoğraf, objektifi yöneten el kadar hangi sınıfın çıkarına hizmet ettiğiyle de tanımlanır. Sizin kadrajınız muktedirleri değil; 1 Mayıs’ları, Cumartesi Anneleri’ni, grevleri ve Tarlabaşı’nın emekçilerini gördü. Herkesin cebindeki cep telefonu kamerasıyla anlık kayıtlar aldığı günümüzde fotoğrafın düzene karşı bir teşhir aracı olma potansiyelini nasıl değerlendiriyorsunuz?Ali Öz: Ben hayata nereden geldiysem fotoğrafa o sınıfın gözüyle baktım. Ancak günümüzde cep telefonları ve dijital imaj bolluğu fotoğrafı sıradanlaştırırken, bir yandan da yapay zekâ teknolojisiyle birlikte fotoğraf manipüle edilmeye, bir yalan söyleme aracına dönüştürülmeye başlandı. Bu durum beni çok endişelendiriyor.Çok fazla imaj üretilip tüketiliyor ama hafızada hiçbir şey kalmıyor. Tam da bu yüzden hakiki belgelere dayanan, bağımsız gözle çekilmiş fotoğraflar ve bu fotoğrafların yer aldığı çalışmalar her zamankinden çok daha önemli. 2003’te savaş dönemi Bağdat’a gittim, geldiğimde 1 Mart eylemlerinde fotoğraflarımı döviz olarak insanların ellerinde gördüm. Çanakkale yürüyüşünde Bergamalı köylülerin ellerinde Beyoğlu’nda çekilen fotoğraflarım vardı.Bu doğru gazeteciliğin gücü. Bir şeyleri tek başıma değiştirebilecek bir gücüm yok ama tarihe not düşmek, iz bırakmak, benim de yaptığım iş bu.-"Ben fotoğraf çekmedim, tanıklık ettim" diyorsunuz. Bugünün genç fotoğrafçılarına ve basın emekçilerine ne önerirsiniz?Ali Öz: Bu alanda çalışan çok sayıda genç arkadaşım var. Hepsine çok saygı duyuyorum ve destekliyorum. Şimdiki kuşak çok zor şartlarda çalışıyor. Biz belki itiraz edebilme gücümüzün ve mesleki olanaklarımızın olduğu son şanslı kuşaktık. Düzen içerisinde bağımsız kalabilmek için parayla olan ilişkinizi doğru kurmanız, gerektiğinde lükslerinizden vazgeçip dik durabilmeyi seçmeniz gerekir.-Ülkedeki mevcut siyasi karanlığa ve çürümeye dikkat çekerken, "teslim olunmuş bir dönemden" bahsediyorsunuz. Peki Tarlabaşı'nın sokaklarında, çocukların gözlerinde bu teslimiyeti kıracak o "horozun" yeniden diklenebileceği umut kırıntılarını görüyor musunuz?Ali Öz: Açık konuşmak gerekirse mevcut tabloda toplumsal çürüme ve yozlaşma çok derin bir boyutta; bu yüzden ilk bakışta umutsuz bir tablo varmış gibi görünüyor. Umudum olmasa 45 yıldır bu mücadeleyi sürdürmez, son 20 yıldır tek kuruş kazanmadan sokak sokak belge üretmeye devam etmezdim.İnsanlaşmanın temel koşulu yaşadığı topluma faydalı olmaktır. Ben en iyi bildiğim araçla, fotoğrafımla mücadele ediyorum. Önemli olan umudu lafta bırakmayıp eyleme dönüştürmektir.Ali Öz’ün “Tarlabaşı ‘Kayıp Şehir’” kitabının yeni baskısını satın almak için gazetecialioz@gmail.com adresine mail atabilirsiniz.soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
To read the full story from the source: soL Haber






