Üniversitelerarası Kurul (ÜAK), Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Türkmen Töreli hakkında “intihal” ve “yanıltıcı beyan” nedeniyle etik ihlal kararı verdi. Akademik unvanlarının iptali gündeme gelen Töreli’nin, AKP’li eski rektör Nükhet Hotar döneminde atandığı üst düzey idari görevlerde attığı kritik imzalar ve alınan kurul kararları hukuken tartışmalı hale geldi.
‘Anlatılarda en çok kullanılan temalar’ listesinde, Rönesans ve Aydınlanma’dan bu yana yer alan özel bir başlık var: ‘Faustyen pazarlık’.
Önce Christopher Marlowe’un Doktor Faustus (1604) adlı oyununda ortaya çıkan, Goethe’nin Faust’unda (1790) zirve noktasına ulaşan bu temada, insanın kendince yüce gördüğü hedeflere ulaşabilmek uğruna şeytanla nasıl işbirliği yapabileceği konusu işlenir.
Anlatı tarihindeki Faustların ortak özelliği, insanlığın ve dünyanın tüm bilgisine ulaşabilme arzusudur. Bu bilginin sağlayacağı güçle tanrılaşacak, kurulmakta olan yeni bir dünyanın kralı olacaktır Faust. Bunun için, şeytanın elçisi Mephistopheles ile anlaşır. Her ne kadar Goethe’nin Faust’u finalde ruhunu Mephisto’ya teslim etmemeyi başarsa da, anlatı tarihindeki Faustlar genellikle Marlowe’un kahramanıyla aynı kaderi paylaşırlar: Saat gece yarısını vurduğunda Faustus’un bedeni ve ruhu iblisler tarafından parçalanarak cehenneme götürülür. Çünkü şeytanla anlaşma yapmak asla kazandırmaz, daima kaybettirir.
***
Benim çok sevdiğim ‘Faustyen pazarlık’ öykülerinden biri, meşhur bir Prag efsanesi:
Prag’ın ortasından geçen Vltava Nehri’nin en ünlü köprüsü olan Karl Köprüsü, gördüğü onca sele dayanmıştır da, 1393’te Nepomuklu Aziz Jan’ın kralın emriyle azgın sulara atılarak öldürülmesinden sonra bir türlü iflah olmamıştır. Aziz Jan’ın nehre atıldığı kemer o gün çökmüş, dönemin mimarları ne kadar uğraşsalar da o kemeri bir türlü eski haline getirememiştir. Duvarcıların gündüz inşa ettiği her şey gece yıkılmakta, ertesi gün tekrar yapılmakta ve nasıl oluyorsa gece yine yıkılmaktadır.
Şan ve nam kazanmaya kararlı bir duvarcı, bu ‘gündüz inşa-gece yıkım’ sürecini durdurmak için bildiği her şeyi dener ama bir türlü başarılı olamaz. Bir gece kara kara düşünürken, şeytan duvarcıya yardım teklifinde bulunur: Öyle bir harç hazırlayacaktır ki, yapılan kemer bir daha çökmeyecektir. Ama şeytan der ki, “İnşaat tamamlandıktan sonraki ilk şafak vakti köprüden geçen ilk kişinin ruhu benim olacak!”
Duvarcı teklifi kabul eder, kemer sapasağlam biçimde yeniden yapılır. Ama vakit yaklaşırken duvarcı, köprüden geçecek masum bir insanın ruhunu şeytana kurban etmenin ıstırabına dayanamayacağını anlar, şeytanı kandırmaya karar verir: Köprünün doğu ucundaki muhteşem kulede sakladığı bir horozu pencereden köprüye doğru salarak şeytana kurban edecek, böylece hem sözünü tutmuş hem de vicdanını kirletmemiş olacaktır.
Şafak vakti, kucağında horozla kulede beklerken, hamile karısının telaşla köprüye koştuğunu görür. Dehşete kapılır ama artık çok geçtir; çıraklardan birinin kılığına girip “Kocan köprüde kaza geçirdi, koş!” diyerek kadıncağızı kandırmış olan şeytan, duvarcının karısıyla doğmamış bebeğinin ruhunu alarak kayıplara karışır. Duvarcı, şeytanın kazanmayacağı hiçbir anlaşmayı imzalamayacağını unutmuştur.
***
Sinema tarihindeki en ünlü Faust anlatılarından biri, Faust’un değil onu yoldan çıkaran şeytan Mephisto’nun adını taşır. Macar yönetmen Istvan Szabo’nun 1981’de yaptığı Mephisto, 1930ların Almanyasında bir tiyatro oyuncusunun ruhunu faşizm şeytanına nasıl sattığını anlatır.
Hamburg’da yaşarken cesur bir anti-faşist olan, işçiler için politik tiyatro yapmak isteyen Hendrik Höfgen, Berlin’e taşınıp kariyer yapmaya başladıktan sonra ağır ağır değişir. Berlin’deki ilk günlerinde kıpkırmızı döşenmiş sahnelerde işçilere komünist marşlar söylerken, Nazi Partisi iktidara geldiğinde artık oyunculuk kariyerinden başka hiçbir şeyi önemsemeyen birine dönüşmüştür.
Bu süreçte komünist arkadaşları ‘kaybedilir’, eşi ve kendisi Nazilerin kara listesinde yer alır. Ama Hendrik “Almanya’da ne olduğu önemli değil, sahnede ne olduğu önemli!” der, araya tanıdıklar koyup Nazi büyükleriyle ilişkiler geliştirerek Berlin Devlet Tiyatrosu’ndaki kariyerine dönmeyi başarır. Hatta, Hamburg günlerinde Yahudilere hakaret ettiği için yanından kovduğu Hans Miklas adlı faşist oyuncuyla yeniden çalışmaya başlar. Oynadıkları oyun Faust, Hendrik’in canlandırdığı karakter ise Mephisto’dur. ‘Şeytanla anlaşma yapmak’ ile ‘şeytana dönüşmek’ arasındaki mesafe epey kısadır; Hendrik, huzursuzluklar nedeniyle Nazi Partisi’nden ayrılacağını söyleyen Miklas’ı ispiyonlayarak öldürülmesine yol açar.
Filmin en acayip sahnelerinden birinde, Nazi liderlerinin özel davetlerine çağrılacak kadar yükselmiş ve Devlet Tiyatrosu’nun müdürü olmuş Hendrik’in koridorda yürürken, üzerinde “Almanlar! Nazi zulmüne rıza göstermeyin!” yazılı küçük kağıtlar bulduğunu görürüz. Dava arkadaşlarını satarak “Alman tiyatrosunun arınması gerek!” diyen sefil ve düşkün Hendrik, korkuyla binanın her yerini, prova odalarını, koltuk aralarını, hatta tuvaletleri bile didik didik ederek bu kağıtlardan başka olup olmadığını araştırır. Bulduğu direniş çağrılarını metal bir kapta yakar, sonra külleri bir gazeteye sarıp yok etmek üzere cebine saklar.
***
Hem duvarcının hem de Hendrik’in öyküsünü epey tanıdık bulduğunuza eminim. Kiminiz bu satırları okurken Hendrik yerine ‘Tamer’, ‘Yavuz’, ‘Kemal’ gibi bazı isimler koydunuz belki de... Bir noktadan sonra hangi isim olduğu fark etmiyor artık; bunların hepsi aynı ‘Faustyen pazarlık’ düzeninin kurbanları... Kendilerini başkalarının gözünden görmeyi beceremedikleri, bu yüzden hangi hikayenin hangi karakteri olduklarını anlayamadıkları bu pazarlık düzeninde, hikayeye kurban olarak başlıyor, giderek ‘şeytan’ın ta kendisi oluyorlar.
Yeni parti şaşırtıcı bir patlama yapacak ve iktidar blokundaki çözülmeyi derinleştirecektir. AKP ve İslamcı oligarşinin hesaplarını “devlet aklı” diye yutturma palavrasına da son verecektir. Gecikme toplumsal muhalefetin, Özel ve ekibinin aleyhine olacaktır. Kısa sürede karar verilmelidir. Yeni parti adı için önerim de var.
Yeni parti şaşırtıcı bir patlama yapacak ve iktidar blokundaki çözülmeyi derinleştirecektir. AKP ve İslamcı oligarşinin hesaplarını “devlet aklı” diye yutturma palavrasına da son verecektir. Gecikme toplumsal muhalefetin, Özel ve ekibinin aleyhine olacaktır. Kısa sürede karar verilmelidir. Yeni parti adı için önerim de var.
Ülkenin dörtte üçü içinde bulunduğu durumdan memnun değil. Her fırsatta “böyle gitmez” diyor. Ama halihazırda akacak bir yatak bulmuş değil. Halkın ezici bölümü partilerin sorunlarını çözmede yetersiz kaldığını düşünüyor ve uzun süredir bu alanda “hiçbiri” partisi birinci.
Konu parti tercihi olunca da durum çok değişmiyor. Ülkenin üçte biri hâlâ kendini kararsız/oy vermem olarak ifade ediyor. Durum öyle bir noktaya geldi ki, “bıktık, artık yeter, dayanacak güç kalmadı, artık gitsinler, değişsin” kelimeleri Türkiye’de milyonlarca insanın ruh halini anlatan kesişim noktası oldu.
Türkiye, 103 yıllık Cumhuriyet tarihinin en hareketli dönemini yaşıyor. Küçük depremlerle her kesimden siyasetçinin ayağının altındaki toprak sarsılıyor. İster adına “dip dalga” ister “büyük depremin habercisi” denilsin ortadaki gerçek ülkedeki fay hatlarının harekete geçtiğidir.
HALK İKTİDARIN EZBERİNİ BOZDU
Ülkedeki huzursuzluk ve değişim talebi öyle bir noktaya geldi ki bilinen siyaset yöntemleriyle durumu idare etme şansı kalmadı. Erdoğan-Bahçeli ikilisinin ağızlarından ve eylemlerinden muhalefeti düşürmemelerinin de nedeni budur. Cumhur İttifakı’nın iki lideri de partili siyaseti/muhalefeti hep çok sevdi. Seçim ve siyasi partiler yasasının antidemokratik yapısından kaynaklı donmuş, liderlerin inisiyatifiyle ilerleyen siyaset AKP’nin 25 yıllık iktidarını kolaylaştırıcı etken oldu. CHP’yi yaklaşık 30 yıl Baykal ve Kılıçdaroğlu yönetirken bu dönem boyunca sahneyi Erdoğan ve Bahçeli ile paylaştılar. Partilerde yaşanan komplolar, değişen ittifak her dönem Erdoğan’ın siyasi ömrünü uzatmasıyla sonuçlandı. Türkiye’de siyaset halkın oyunu tribünlerden seyrettiği oyuna dönüştü.
Ama artık durum değişti. Tüm dünyada otoriter liderler etrafında şekillenen rejimlere karşı muhalefetin ana omurgasını partiler değil birleşik halk güçleri oluşturuyor. Son derece anlaşılır birkaç başlık etrafında birleşen milyonlar ve onların emek örgütleri rejimleri durdurabiliyor ya da ciddi anlamda sarsabiliyor.
Türkiye de bu durumdan fazlaca nasibini alan ülkelerden biri. Gezi isyanından bu yana halk hareketleri iktidarın en büyük kabusu durumunda. Erdoğan ve Bahçeli siyasetin bu yeni durumuna 15 yıldır alışamadı. Sürekli ‘eskiye’ olan özlemlerini dile getirdiler. Bahçeli’nin muhalefete seslenirken kurduğu ‘sokaktan uzak dur’, ‘Ankara’ya dön’ çağrılarının ya da Erdoğan’ın “milli ve yerli” tanımlamalarının arkasında da bu arzu var. İktidarın hem ideolojik, hem politik hem de örgütsel envanterinde geniş halk kesimlerine dayanan, isim ve partilerden çok talepler etrafında örgütlenen muhalefete karşı kullanabileceği silah yok.
Tam da bu noktada, CHP üzerinde sallandırılan ‘mutlak butlan’ kılıcı ve yargı eliyle kurultayın iptal edilmesi süreci, iktidarın o çok sevdiği eski siyaset envanterinin en taze örneğidir. Cumhur İttifakı, muhalefeti hâlâ sadece genel merkez binalarından, delegelerden, liderlik koltuklarından ve tüzük maddelerinden ibaret kurumsal bir ‘şirket’ gibi görmeye devam ediyor. Yargı mekanizmasını devreye sokarak ana muhalefet partisini kendi içine kapatmak, onu bir mahkeme koridoru labirentine hapsetmek ve yapay bir liderlik krizini tetiklemek, iktidarın ezberlediği bildik siyasi mühendisliğin dikâlasıdır. Plan net: Muhalefetin kurumsal gövdesini hukuki prangalarla felç et, kendi derdine düşür ve böylece sokaktaki toplumsal öfkeyi başsız bırak.
PARTİLER DEĞİL CEPHE SİYASETİ
Tüm bu karmaşa, kaos ve sis bulutu arasında hayatın çağrısı çok net. Memleketin başında sırtını ABD’ye dayamış, yargı ve devlet bürokrasisiyle ayakta kalan bir iktidar azınlığı var. Onların karşısında ise asgari ücretli, emekli, barınma sorunu yaşayan, güvencesiz koşullarda çalışan, doğası-yaşam alanı talan edilen ve adalete ulaşamayan milyonlar var. Ülkenin neredeyse yüzde 80’i var.
Toplumun tüm bu kesimlerinin tüm müdahale ve baskıya rağmen parçalanmayan ‘değişim’ ittifakı var. Hem de daha önce denenen "Millet İttifakı" gibi sadece seçim aritmetiğine dayalı, liderlerin masa başında kurduğu bir ittifak değil, hayatın doğal akışında oluşan organik bir cephe duruyor.
Burada muhalefet partilerinin/örgütlerinin ülkenin her köşesinde açığa çıkan "dip dalgayla" kuracağı ilişki biçimi çok kritik önem kazanıyor. Dalgayı yönetmeye mi çalışacak, yoksa ona alan açıp onun bir parçası mı olacak? Muhalefetin bu soruya vereceği eylemli yanıt ülkenin geleceğinin belirlenmesinde çok önemli sonuçlar üretecektir.
EN SICAK YAZ BİZİ BEKLİYOR
İktidar her yeni güne güç gösterisi yaparak başlıyor. CHP’ye mutlak butlan atamak gibi en olmaz işleri deniyor. Ancak iktidarın ıskaladığı ve ezberi bozan gerçek de tam da bu ve benzeri hamlelerden sonra ortaya çıkıyor. CHP Genel Merkezi’ni yargı kararlarıyla kilitleyebilir, kurultayları ‘yok hükmünde’ sayabilirsiniz ama meydanların, sokağın ve mutfağın yakıcı gerçekliğini ‘mutlak butlan’ ilan edemezsiniz. İktidar tek bir lideri terörize edebilir, tek bir partiyi kapatabilir ya da medyasında itibarsızlaştırabilir. Ancak lideri olmayan, sokaktaki kadının, fabrikadaki işçinin, geleceksiz kalan gencin ortak "ortak yaşam çığlığına" karşı üretebileceği bir argüman ya da baskı aracı yoktur.
Bugün Türkiye’de muhalefet, kurumsal bir partinin resmi sınırlarını çoktan aşmış, somut talepler etrafında kenetlenen de facto bir ‘toplumsal cepheye’ dönüşmüştür. İşçinin, emeklinin, geleceksiz bırakılan gencin ortak çığlığını mahkeme ilamlarıyla durduramazsınız. Dolayısıyla, geleneksel yöntemlerle CHP’yi ‘ele geçirmek’ ya da felç etmek artık iktidarı kurtarmaya yetmiyor. Çünkü karşılarında sadece boyun eğdirebilecekleri tek bir parti logosu değil, partileri de aşan, dalga dalga yayılan organik bir yurttaş cephesi var.
İktidarın eski envanteri, bu yeni toplumsal gerçekliğe çarptıkça dağılmaya mahkûmdur. Önümüzdeki günler mühürlerin, kurultay delege hesaplarının, yargı kararlarının değil, meydanların ve hak arayışlarının konuşacağı çok sıcak yaz olacak.
‘Anlatılarda en çok kullanılan temalar’ listesinde, Rönesans ve Aydınlanma’dan bu yana yer alan özel bir başlık var: ‘Faustyen pazarlık’.
Önce Christopher Marlowe’un Doktor Faustus (1604) adlı oyununda ortaya çıkan, Goethe’nin Faust’unda (1790) zirve noktasına ulaşan bu temada, insanın kendince yüce gördüğü hedeflere ulaşabilmek uğruna şeytanla nasıl işbirliği yapabileceği konusu işlenir.
Anlatı tarihindeki Faustların ortak özelliği, insanlığın ve dünyanın tüm bilgisine ulaşabilme arzusudur. Bu bilginin sağlayacağı güçle tanrılaşacak, kurulmakta olan yeni bir dünyanın kralı olacaktır Faust. Bunun için, şeytanın elçisi Mephistopheles ile anlaşır. Her ne kadar Goethe’nin Faust’u finalde ruhunu Mephisto’ya teslim etmemeyi başarsa da, anlatı tarihindeki Faustlar genellikle Marlowe’un kahramanıyla aynı kaderi paylaşırlar: Saat gece yarısını vurduğunda Faustus’un bedeni ve ruhu iblisler tarafından parçalanarak cehenneme götürülür. Çünkü şeytanla anlaşma yapmak asla kazandırmaz, daima kaybettirir.
***
Benim çok sevdiğim ‘Faustyen pazarlık’ öykülerinden biri, meşhur bir Prag efsanesi:
Prag’ın ortasından geçen Vltava Nehri’nin en ünlü köprüsü olan Karl Köprüsü, gördüğü onca sele dayanmıştır da, 1393’te Nepomuklu Aziz Jan’ın kralın emriyle azgın sulara atılarak öldürülmesinden sonra bir türlü iflah olmamıştır. Aziz Jan’ın nehre atıldığı kemer o gün çökmüş, dönemin mimarları ne kadar uğraşsalar da o kemeri bir türlü eski haline getirememiştir. Duvarcıların gündüz inşa ettiği her şey gece yıkılmakta, ertesi gün tekrar yapılmakta ve nasıl oluyorsa gece yine yıkılmaktadır.
Şan ve nam kazanmaya kararlı bir duvarcı, bu ‘gündüz inşa-gece yıkım’ sürecini durdurmak için bildiği her şeyi dener ama bir türlü başarılı olamaz. Bir gece kara kara düşünürken, şeytan duvarcıya yardım teklifinde bulunur: Öyle bir harç hazırlayacaktır ki, yapılan kemer bir daha çökmeyecektir. Ama şeytan der ki, “İnşaat tamamlandıktan sonraki ilk şafak vakti köprüden geçen ilk kişinin ruhu benim olacak!”
Duvarcı teklifi kabul eder, kemer sapasağlam biçimde yeniden yapılır. Ama vakit yaklaşırken duvarcı, köprüden geçecek masum bir insanın ruhunu şeytana kurban etmenin ıstırabına dayanamayacağını anlar, şeytanı kandırmaya karar verir: Köprünün doğu ucundaki muhteşem kulede sakladığı bir horozu pencereden köprüye doğru salarak şeytana kurban edecek, böylece hem sözünü tutmuş hem de vicdanını kirletmemiş olacaktır.
Şafak vakti, kucağında horozla kulede beklerken, hamile karısının telaşla köprüye koştuğunu görür. Dehşete kapılır ama artık çok geçtir; çıraklardan birinin kılığına girip “Kocan köprüde kaza geçirdi, koş!” diyerek kadıncağızı kandırmış olan şeytan, duvarcının karısıyla doğmamış bebeğinin ruhunu alarak kayıplara karışır. Duvarcı, şeytanın kazanmayacağı hiçbir anlaşmayı imzalamayacağını unutmuştur.
***
Sinema tarihindeki en ünlü Faust anlatılarından biri, Faust’un değil onu yoldan çıkaran şeytan Mephisto’nun adını taşır. Macar yönetmen Istvan Szabo’nun 1981’de yaptığı Mephisto, 1930ların Almanyasında bir tiyatro oyuncusunun ruhunu faşizm şeytanına nasıl sattığını anlatır.
Hamburg’da yaşarken cesur bir anti-faşist olan, işçiler için politik tiyatro yapmak isteyen Hendrik Höfgen, Berlin’e taşınıp kariyer yapmaya başladıktan sonra ağır ağır değişir. Berlin’deki ilk günlerinde kıpkırmızı döşenmiş sahnelerde işçilere komünist marşlar söylerken, Nazi Partisi iktidara geldiğinde artık oyunculuk kariyerinden başka hiçbir şeyi önemsemeyen birine dönüşmüştür.
Bu süreçte komünist arkadaşları ‘kaybedilir’, eşi ve kendisi Nazilerin kara listesinde yer alır. Ama Hendrik “Almanya’da ne olduğu önemli değil, sahnede ne olduğu önemli!” der, araya tanıdıklar koyup Nazi büyükleriyle ilişkiler geliştirerek Berlin Devlet Tiyatrosu’ndaki kariyerine dönmeyi başarır. Hatta, Hamburg günlerinde Yahudilere hakaret ettiği için yanından kovduğu Hans Miklas adlı faşist oyuncuyla yeniden çalışmaya başlar. Oynadıkları oyun Faust, Hendrik’in canlandırdığı karakter ise Mephisto’dur. ‘Şeytanla anlaşma yapmak’ ile ‘şeytana dönüşmek’ arasındaki mesafe epey kısadır; Hendrik, huzursuzluklar nedeniyle Nazi Partisi’nden ayrılacağını söyleyen Miklas’ı ispiyonlayarak öldürülmesine yol açar.
Filmin en acayip sahnelerinden birinde, Nazi liderlerinin özel davetlerine çağrılacak kadar yükselmiş ve Devlet Tiyatrosu’nun müdürü olmuş Hendrik’in koridorda yürürken, üzerinde “Almanlar! Nazi zulmüne rıza göstermeyin!” yazılı küçük kağıtlar bulduğunu görürüz. Dava arkadaşlarını satarak “Alman tiyatrosunun arınması gerek!” diyen sefil ve düşkün Hendrik, korkuyla binanın her yerini, prova odalarını, koltuk aralarını, hatta tuvaletleri bile didik didik ederek bu kağıtlardan başka olup olmadığını araştırır. Bulduğu direniş çağrılarını metal bir kapta yakar, sonra külleri bir gazeteye sarıp yok etmek üzere cebine saklar.
***
Hem duvarcının hem de Hendrik’in öyküsünü epey tanıdık bulduğunuza eminim. Kiminiz bu satırları okurken Hendrik yerine ‘Tamer’, ‘Yavuz’, ‘Kemal’ gibi bazı isimler koydunuz belki de... Bir noktadan sonra hangi isim olduğu fark etmiyor artık; bunların hepsi aynı ‘Faustyen pazarlık’ düzeninin kurbanları... Kendilerini başkalarının gözünden görmeyi beceremedikleri, bu yüzden hangi hikayenin hangi karakteri olduklarını anlayamadıkları bu pazarlık düzeninde, hikayeye kurban olarak başlıyor, giderek ‘şeytan’ın ta kendisi oluyorlar.
Yeni parti şaşırtıcı bir patlama yapacak ve iktidar blokundaki çözülmeyi derinleştirecektir. AKP ve İslamcı oligarşinin hesaplarını “devlet aklı” diye yutturma palavrasına da son verecektir. Gecikme toplumsal muhalefetin, Özel ve ekibinin aleyhine olacaktır. Kısa sürede karar verilmelidir. Yeni parti adı için önerim de var.
Yeni parti şaşırtıcı bir patlama yapacak ve iktidar blokundaki çözülmeyi derinleştirecektir. AKP ve İslamcı oligarşinin hesaplarını “devlet aklı” diye yutturma palavrasına da son verecektir. Gecikme toplumsal muhalefetin, Özel ve ekibinin aleyhine olacaktır. Kısa sürede karar verilmelidir. Yeni parti adı için önerim de var.