Türey KÖSE
Hatice Aydoğdu’nun ‘Kar Suyu Gibi Akar Gideriz’ kitabı, hayattan çekilen ebeveynlere bir mezar taşı yazıtı, bir anmalık, mezarlarının başına dikilen kelimelerden bir meşe fidanı… Ölümü haber bültenlerinde ‘haber’ olmayacak sıradan insanlara dokunaklı bir veda, gidenlerle helâlleşme ve kayıplarla başa çıkmak için kelimelerle girişilen bir imkânsızlık denemesi! Gidişleri olağan kabul edilen -‘sıralı ölüm’ tesellilerini anımsayın- evlerde ya da adları ‘bakımevi’ olsa da aslında ‘ölümevi’ olan yerlerde sıralarını bekleyen yaşlılara vefa ve saygı duruşu. Aynı zamanda, yaşam kadar ölümün de ‘adil’ olmasını talep eden sessiz çığlık.
Yas metinleri kişiseldir, kaybın öncesinde ve sonrasında yaşananları paylaşmak çoğu kez bir tür tedavi gibi değerlendirilir. Anlatma ve rahatlama, paylaşma ve çoğaltma! Gidenin hakkını teslim edip, onurlandırarak veda ritüellerini tamamlamak! Bu metinler ne kadar ‘anı’ ne kadar ‘kurmaca’? Gospodinov, -herhalde son dönemde en çok alıntılanan, paylaşılan cümle- “Babam bahçıvandı, şimdi bir bahçe” sözleriyle başlayan ‘Bahçıvan ve Ölüm’ kitabının girişinde “Bir hikâye, yaşanmış ve kişisel olsa bile, bir kez dilden geçince, kelimelere bürününce bize ait olmaktan çıkar, o artık gerçeklik kadar kurmacanın da düzenine aittir” der. Kitabı tam da bu ‘kişisellik’ ve onun yarattığı duygudaşlık nedeniyle okuru can evinden vurdu. Kurmaca marifetiyle de okur üzerindeki etkisi arttı.
Aydoğdu 25 yıl Reuters, Anadolu Ajansı ve Haftalık Yeni Gündem’de gazetecilik yaptı. 2010’da “gazeteciliğin kendisi için bildiği yollardan yapılabilir olmaktan çıktığına” karar verince kurumsal gazeteciliği bıraktı. Kitaplar yazdı, kısa film ve belgesel çalışmaları yaptı. Son kitabı ‘Kar Suyu Gibi Akar Gideriz’ bir yas anlatısı. Kapağında ‘anlatı’ dense de kitabı kurgusal metin olarak da okumak olası. Yazar metnini “herhangi bir yolla sınıflandırmakta zorluk çektiği”nin altını çiziyor. Şart da değil; metinler türler arasında geçişlerle/gelgitlerle zenginleşiyor.
Aydoğdu, anne ve babasının kayıp süreçlerini anlatıyor. Kişisel bir anlatı. Arka plandaki ‘covid yasağı günleri’ atmosferi öyle güçlü, sarsıcı bir dille aktarılıyor ki o dönemin toplumsal travmasıyla yeniden yüzleşiyorsunuz. Kitap, okuru yazarın kişisel yasına, gözyaşlarına eşlik etmeye çağıran bir iç dökme anlatısı değil. Ölüm ve yaşlılık üzerinde düşünmeye çağıran bir metin. ‘Adil yaşam kadar, adil ölüm hakkı’ üzerine de düşündüren, sorular sorduran bir anlatı. Hatice Aydoğdu’nun ‘gazeteci’ bakışıyla hastalık ve yas süreçlerini nesnel bir yaklaşımla, ayrıntılarla aktarması ve aynı zamanda yaşadıklarına koyduğu gazeteci ‘mesafesi’ hissediliyor.
Kitabın kahramanları yazarın ebeveynleri. Onların hayatından kesitler: Son Osmanlı-Rus savaşında esir düşen dedenin anıları, ananın Erzurum’ın Ehriz Köyü’ndeki çocukluğu, evlilik ve Ankara’ya göç, babanın 50 yaşından sonra geldiği kentte bir bakkal dükkanı açıp ele güne muhtaç olmadan yaşamaya çalışması. Arkasından gelen yaşlılık, hastalık günleri. ‘Ölüm hastalığı’na yakalanan, taşındığı doktorlara “Beni öldürün” diye yalvaran, “içinde büyüttüğü ölümü doğurmak isteyen” bir baba. “İnsanların beni böyle görmesi zoruma gidiyor. Utanıyorum” diye kendini eve hapseden, sokaklara çıkmayan… Sonra; MR’lar, EKG’ler, BT’ler, psikiyatri, geriatri klinikleri, ilaç prospektüslerini ezberleme, raporları anlamaya çalışma, doktorlara ulaşmaya çabalama süreçleri…
Hikâyenin en zorlu yanlarından biri de bunların uçuşların durdurulduğu, sınırların kapandığı, insanların evlerine hapsedildiği “covid” salgını günlerinde yaşanması. 65 yaş üstündekilerin ek yasaklarla eve kapatıldığı, hasta yakınlarının hastalarını ziyaret edemediği, ölülerin sessiz sedasız, kimsesiz, törensiz gömüldüğü günlerde. O korku günlerinde yaşlıların payına düşen acımasız dışlanma nasıl unutulur? “Evlerde demirbaş eşya gibi bir köşede unutulan yaşlıların sessizliğini kim duyacaktı? Bir dokunuş, bir ses, bir koku artık erişemeyecekleri uzaklıktaydı onlar için.” Kitabı okurken Gülten Akın’ın “Beni sorarsan/ Kış işte/ Kalbin elem günleri geldi/ Dünya evlere çekildi, içlere” dizeleri düşüyor aklıma sürekli. Bir de ‘Diyaliz’ şiirindeki “Hiç böyle öksüz kalmamıştın” dizesi… Öyle çok ‘öksüzlük’ öyle çok elem dolu anlar/anılar var ki kitapta aktarılan hem yürek yakıyor hem de öfkelendiriyor, isyan ettiriyor okuru. Hasta olmak, yaşlı olmak yeterince zorken bir de salgın dönemine denk gelmek ne büyük zulüm! Yazar, hastane odalarında yalnız ölen, sevdiklerinin elini tutamayan, son sözlerini söyleyemeyen yaşlıların sessiz çığlığını okura ulaştırıyor.
Babanın gidişinin ardından, ‘son görev’ bile doğru dürüst yerine getirilemiyor. Cenaze törenleri yasak, sadece aile üyeleri uğurlayabiliyor gidenleri. Babanın ardından ondan kalanların ayıklanmasına geliyor sıra. Bohçalardan, kutulardan çıkarılıp ortaya dökülen ‘çöpler gibi ayrıştırılan’ hayatına… Arkasından ‘Ana’nın hikâyesi öne çıkmaya başlıyor. Bu kez onun sağlık sorunları için hastanelerde, acil servislerde koşuşturmalar başlıyor. Ana, ‘içini kimseye göstermeyen’, eşine cenaze töreni yapamadığı için suçluluk duyan, acısını yumuşatmak için türküler, maniler, ağıtlar söyleyen bir kadın. Hep ormanları özleyen, meşe kokuları burnunda tüten, eriyen karların otlar üzerinden süzülüşünü özleyen… Sesini, sözünü, manilerini kayda almak için kalemi, kâğıdı eline alan kızına “Benim neyim var anlatacak. Çarçur olmuş bir ömür! Yaprağı sararmış” diyen. Bir de, hep üşüyen… Metnin en dokunaklı yerlerinden biri, annenin yorganı ve yastığıyla gömülmesiydi. Yattığı yer üşütmesin! Bu yorgan ve yastık; hem bir şefkat eylemi hem de sisteme, kurallara, yasaklara karşı küçük bir zaferdi!
Kitapta gidenler var, bir de geride kalanlar! Hem yas tutmak hem de hikâyeyi anlatmak geride kalanların işi. Aydoğdu önce yollara düşmüş, anasının özlediği topraklara gitmiş. Malakanların işlettiği değirmeni ziyaret etmiş, gördüğü ilk meşe ağacıyla kucaklaşmış. Sonra, eline almış çizgili defteri, başlamış yazmaya. Defterin sayfaları ‘ölü yıkama taşı’! Kitabı kar suyu gibi akıp gidiyor. Sözcükler bazen taşıyor, bazen bir koyakta dinleniyor, bazen çağıldıyor. Sonra, usul usul toprağa, yer altı sularına karışıyor. Yazıyı “ana”nın bir manisinden sözlerle noktalayalım, kitapta olduğu gibi: “Mevlayı severseniz değmeyin bize/ Gurbette düştük içinize/ Kar suyu gibi akar gideriz…”
Kaynak: BirGün


