Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

Sevdiğimiz İnsanların Kabalığına Nasıl Sınır Çizeriz? : Bataklıkta Nilüfer Olmak

Sevdiğimiz İnsanların Kabalığına Nasıl Sınır Çizeriz? : Bataklıkta Nilüfer Olmak

Kaba olmak insanın doğuştan gelen bir karakter özelliği midir, yoksa bir türlü öğrenemediği bir görgü müdür?

Sırf kendi öfkelendi ve sinirlendi diye karşı tarafa fütursuzca kaba davranan insanlardan bahsediyorum. Trafikte yeşil ışık yandığı o milisaniyede kornaya basanlar da bunlardır aslında. Ramazanda oruçluyken “Açlık bende sinir yapıyor” bahanesinin arkasına saklanıp dünyadan anlayış bekleyenler de… Sırf dili öyle alıştı diye, noktalama işareti kullanır gibi her cümlenin sonuna o meşhur üç harfli küfrü yerleştirenler de…

Küfür Bir “Eğlence” Biçimi Olabilir mi?

Bu dilin en meşrulaştığı yerlerden biri spor, özellikle de futbol. Hayatımda birkaç kez derbiye gittim ve kulaklarımın işittikleri karşısında “Ben neredeyim?” dediğim anlar oldu. Tribünlerde tamamen farklı, adeta paralel bir evrenin konuşma biçimiyle karşılaşıyorsunuz. Tezahüratlar, bağırışlar, argo, küfür… Bazen inanılmaz sert, bazen son derece kaba ama bir şekilde herkesin o atmosferin doğal bir parçası olarak kabul ettiği bir dil.

İnsanlar bunu bir öfke patlaması olarak değil, bir “eğlenme ve deşarj olma” biçimi olarak yaşıyor. Üstelik bu sadece erkeklere özgü de değil. Erkeklerin baskın olduğu bir kültür gibi görünse de, kadınların da zaman zaman o tribün ruhuna kapılıp aynı tezahüratlara eşlik ettiğini görebiliyorsunuz. Tribünde bir çeşit kolektif dil oluşuyor ve herkes o dilin zırhını giyiyor.

Ama ilginçtir ki; aynı şeyi diğer spor dallarında neredeyse hiç görmüyoruz.

Bir basketbol maçında, bir voleybol karşılaşmasında ya da bir tenis müsabakasında da kalabalıklar oldukça coşkulu olabiliyor. İnsanlar tezahürat yapıyor, heyecanlanıyor, takımlarını sonuna kadar destekliyor. Fakat dil çok daha “temiz” kalıyor. Küfürlü sloganlar veya taşkın hakaretler neredeyse hiç yer almıyor.

Bu yüzden bazen kendi kendime şunu soruyorum: Acaba bazı spor dalları gerçekten farklı bir iletişim kültürü mü yaratıyor? (Yanlış anlaşılmasın; bu bir futbol eleştirisi değil. Sadece bu devasa kitle psikolojisini anlamlandırmaya çalışıyorum.)

Yanındakine Göre Şekil Alan Nezaket

Sporu bir yana bırakalım. Günlük hayatta da bu “ortama göre dil değiştirme” halini sıkça görüyoruz.

İnsanların konuşma biçimi, karşılarındaki kişinin kim olduğuna veya ondan ne kadar çekindiklerine göre anında değişebiliyor. Özellikle kendilerinden fiziksel, mental veya sosyal olarak daha güçsüz, daha savunmasız gördükleri insanlara (bu bazen bir kadın, bazen genç bir çalışan olabilir) karşı çok daha rahat kabalaşabilenler var.

Garip olan şu ki; aynı kişiler başka ortamlarda bambaşka bir yüz gösterebiliyor. Mesela bazı erkeklerin “Ben kadının yanında küfür etmem” dediğini duyarız. Gerçekten de buna dikkat eden, o an daha nazik ve centilmen olmaya çalışan insanlar vardır. Bu bir saygı göstergesi kabul edilir.

Ama sonra aynı kişileri kendi arkadaş gruplarının içinde gördüğümüzde, sanki bir tür kabuk değiştirmişler gibi bambaşka bir dil ortaya çıkar. Argo konuşmalar, el altı şakalar, küfürler bir anda normalleşir ve “samimiyetin” ölçütü haline gelir. Lütfen diyen, rica eden insanlar gider; yerine daha sert, zehirli ve filtresiz bir iletişim tarzı gelir.

Eğer bu kaba dili kullanan kişi tanımadığımız biriyse, muhtemelen bizi çok da etkilemez. Bir kulağımız duyar, diğeri görmezden gelir. Ama insanız nihayetinde, kulaklarımız yine de bu çirkinliği duymak istemez. Çünkü kelimelerin gözle görülmeyen ama ruha çöken bir ağırlığı vardır.

Kelimelerin Suyun Molekülünü Bozan Ağırlığı

Photo by Joshua Bayliss on Unsplash

Bu durum bana yıllar önce okuduğum o meşhur su deneyini hatırlatıyor.

Aynı kaynaktan alınan iki farklı suya, iki farklı şekilde hitap edilir. Birine sürekli güzel sözler söylenir: “Sen çok güzelsin, çok iyisin, harikasın.” Diğerine ise tam tersine aşağılayıcı, sert ve küfürlü ifadelerle bağırılır. Sonrasında bu sular mikroskop altında incelendiğinde; güzel sözler söylenen suyun moleküler yapısı muazzam, estetik bir kristal formu oluştururken, kötü sözlere maruz kalan suyun yapısında ciddi bozulmalar ve asimetriler görülür.

Sanki kelimeler, suyun moleküler düzenine kadar işlemiş gibidir. Suya bunu yapan kelimeler, yüzde yetmişi su olan insana neler yapmaz ki?

Hak Ettiğimiz Yer Bir Bataklık mı, Çiçek Bahçesi mi?

Photo by Jason Leung on Unsplash

Dışarıdan duyduğumuz küfürler bir yana, asıl yıkıcı olan şey başkadır: Sevdiğimiz insanlardan duyduklarımız.

Tanımadığımız birinin kabalığı teğet geçer. Ama bir arkadaşımızdan, sevgilimizden, eşimizden, babamızdan ya da abimizden duyduğumuz nezaketsiz bir söz, aynı hızla geçip gitmez. İçeride bir yere saplanır.

Belki bizi değersizleştirmek için söylenmemiştir. Belki gerçekten öyle bir niyeti bile yoktur, sadece “dili öyledir”. Ama yine de içimizde bir yer incinir. O an kendi kendimize sormaya başlarız:

Biz nazik davranılmayı hak etmiyor muyuz?

Biz ince düşünülmeyi hak etmiyor muyuz?

Bizim hak ettiğimiz şey bir bataklık mı, yoksa bir çiçek bahçesi mi?

Biz saygıyı hak etmiyor muyuz?

Kimileri bataklığın içinde yaşar ve ne pahasına olursa olsun bir nilüfer olmayı seçer. Evet, bazı insanlar ne olursa olsun çiçek açmayı bilir. Ama hepimiz için köklerimizi çamurun içinde tutup güneşe doğru büyümeye çalışmak kolay değildir. İnsan bazen sadece, toprağın daha yumuşak olduğu, hırpalanmadığı bir yerde çiçek açmak ister. Sürekli bataklıkta hayatta kalma mücadelesi vermek zorunda değiliz.

Ve belki de en zor soru tam da burada başlar: Sadece nazik bir insansak, kibarsak, hayatımızda kötü kelimeye, argoya hiç yer vermemişsek ve belli bir yaşa kadar bunlara çok maruz kalmamışsak… Karşımıza çıkan bu kaba davranışlara nasıl cevap vermemiz gerekir?

Bunu reddetmek, “buna diren” demek uzaktan bakınca çok kolaydır. Ama ya karşımızdaki kişi bir yabancı değilse?

Ya babamızsa?

Ya erkek kardeşimiz/abimizse?

Ya başka bir aile büyüğümüzse?

Ya sevgilimiz, partnerimiz ya da hayat arkadaşımızsa?

İşte o zaman bunu kabul etmemek, ses çıkarmak ve karşı durmak çok daha zor, çok daha karmaşık bir hal alır. Ne yapmak gerekir? Nasıl davranmak, o “hayır” kelimesini nasıl kurmak gerekir? En yakınımızdakilere karşı o sınırlar kanamadan, kanatmadan nasıl çizilir? İnsan en çok, sevdiklerine sınır çizerken bocalıyor.

Kelimeler Beynimizde Fiziksel Bir Tokat Gibi Yankılanır

Birinden kaba bir söz duyduğumuzda beynimizde fiziksel acıyla aynı bölgenin (A) aydınlandığını kanıtlayan fMRI beyin taraması. (Kaynak: Eisenberger, Lieberman & Williams, Science, 2003)

İşin içinden çıkamadığımız o anlarda, cevapları bilimde aramayı severim. Acaba bir uzman bu konuyu araştırmış mıydı? Kaba bir söze, küfre veya hakarete maruz kaldığımızda beynimizde gerçekten neler oluyordu?

Araştırmalara baktığımızda, sonucun bir şiir dizesinden çok daha sert bir gerçeklik olduğunu görüyoruz. UCLA (Kaliforniya Üniversitesi – Los Angeles) araştırmacılarının yaptığı nörolojik çalışmalara göre; dışlandığımızda, kaba bir söze veya hakarete maruz kaldığımızda beynimizde aydınlanan bölge ile parmağımız kapıya sıkıştığında fiziksel acı hissettiğimiz bölge tam olarak aynı yer.

Yani beyin için fiziksel bir tokat yemek ile sevdiğimiz birinden kaba bir söz duymak arasında kimyasal olarak hiçbir fark yok. Ruhumuzun incinmesi bir metafor değil; kelimeler gerçekten yaralıyor. Karşımızdaki kişi bunu “Benim dilim böyle, ne var bunda?” diyerek geçiştirse bile, bizim sinir sistemimiz bunu bir saldırı olarak kaydediyor.

Bir de “Ben hayatım boyunca bir kadına asla el kaldırmam, fiziksel şiddet uygulamam” diye övünen, dışarıdan çok saygılı görünen bir güruh var. Harika bir beyan, değil mi? Ama aynı kişiler bir tartışma anında, öfkelendiklerinde o kaba söylemleri, küfürleri, argoları ve nezaketsiz davranışları bir mermi gibi karşısındaki kadının üzerine boşalttıkça, aslında tam da karşı olduklarını iddia ettikleri o şiddeti uyguluyorlar.

Çünkü bilim bize açıkça söylüyor: Yüze atılan bir tokatla, ruha atılan bir küfür beynimizde aynı acı merkezini kanatıyor. “Ben fiziksel şiddet uygulamam” diyen birinin, kelimeleriyle birini dövmesi, onu şiddetsiz bir insan yapmıyor; sadece şiddetin aletini değiştirmiş oluyor.

Bataklıkta Sınır Çizmek: Gitmek Bir Çözüm mü?

Peki ne yapacağız? Sırf babamız, sevgilimiz ya da abimiz diye bu duygusal tokatlara sessiz mi kalacağız? Ağlamak, bağırmak veya aynı dille karşılık vermek işe yarar mı?

Psikoloji bize, kaba birine onun diliyle (bağırarak) karşılık vermenin sadece yangına körükle gitmek olduğunu söylüyor. Ağlamak veya kırıldığımızı göstermek ise, empatisi düşük biri karşısında çoğu zaman faturanın bize kesilmesiyle sonuçlanıyor: “Amma da alıngansın, hemen ağlıyorsun.”

Uzmanların önerdiği ve uygulaması en zor ama en sağlıklı olan tek bir çözüm var: Fiziksel ve duygusal sınır çekmek.

Sınır çizmek, her zaman muazzam cümleler kurarak karşı tarafı ikna etmek demek değildir. Bazen sınır çizmek, sadece o odadan çıkmaktır. “Şu an benimle bu ses tonuyla, bu kelimelerle konuşmanı kabul etmiyorum. Sakinleştiğinde ve düzgün bir dille konuşabildiğinde buradayım” deyip o ortamı terk etmektir.

İletişimi kesmek, uzaklaşmak ya da o an cevap vermemek bir zayıflık, bir “kaçış” değildir. Aksine, karşımızdaki insana sessiz ama çok güçlü bir mesaj vermektir: “Benim nilüferim, senin bataklığında açmayacak.”

Bizler, başkalarının öfke patlamalarının, dillerine pelesenk ettikleri kabalıkların ya da öğrenemedikleri görgünün “duygusal çöp tenekesi” değiliz. Kim olurlarsa olsunlar.

Kendi çiçek bahçemizi korumak, önce o bahçenin kapısına sağlam bir kilit asmakla başlar. Ve o kilidin anahtarı, bize değer vermeyen kelimeleri kapının dışında bırakabilme cesaretindedir.

P.S. : UCLA’deki bu araştırmayı ilk okuduğumda adeta yerimde çakılıp kalmıştım. Birinden duyduğumuz kaba bir kelimenin, beynimizde fiziksel bir darbeyle birebir aynı hasarı ve acıyı yarattığını bilmek benim için çok çarpıcıydı. Fakat bu gerçek karşısında sadece başkalarına sınır çizmek yetmiyor; en çok da kendimize şefkatli olmalıyız. Başkalarının açtığı o duygusal yaraları iyileştirmenin, o bataklığın içinde yapraklarımızı temiz tutabilmenin en güçlü yolu öz şefkatten geçiyor. Başkalarına hayır derken kendimizi nasıl kucaklayacağımızı konuştuğumuz, kendimize şefkatli olmak üzerine yazdığım bir diğer yazımı da [buradan okuyabilirsiniz.]🤍

Kaynakça: Eisenberger, N. I., Lieberman, M. D., & Williams, K. D. (2003). “Does Rejection Hurt? An fMRI Study of Social Exclusion.” Science. Araştırmanın detaylarını buradan inceleyebilirsiniz.


Sevdiğimiz İnsanların Kabalığına Nasıl Sınır Çizeriz? : Bataklıkta Nilüfer Olmak was originally published in Türkiye Yayını on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.

To read the full story from the source: Medium Türkiye Yayını

Advertisement
Advertisement

Related News

All news
Advertisement