HomeTürkçe HaberlerGündemSinemanın kör noktası: Türkiye’de yaşlılık, sorunlar ve emeklilerin derinleşen yoksulluğu

Sinemanın kör noktası: Türkiye’de yaşlılık, sorunlar ve emeklilerin derinleşen yoksulluğu

Published on

spot_img

Emine Uçar İlbuğa

Türkiye’de özellikle siyasal ve toplumsal bağlamda yaşanılan sorunlar yanında, ekonomik krizin sonuçları birçok farklı yaş ve cinsiyetteki bireylerin yaşamını olumsuz etkiliyor. 2025 yılı TUİK verilerine göre; 65 ve daha yukarı yaştaki nüfus, 2020 yılında 7 milyon 953 bin 555 kişi iken, son beş yılda %20,5 artarak, 2025 yılında 9 milyon 583 bin 59 kişiye ulaşmış. Yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranı ise 2020 yılında %9,5 iken, 2025 yılında %11,1’e çıkmış.  2030 yılında ise bu oranların %13,5, 2040 yılında %17,9, 2060 yılında %27,0, 2080 yılında %33,4 ve 2100 yılında %33,6 olacağı öngörülüyor Ayrıca 2025 yılı verilerine göre; yaşlı nüfusun %44,7’si erkek, %55,3’ü ise kadınlardan oluşuyor. (https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58231).  

Yaşlı nüfus artışı ile birlikte yüksek enflasyon ve kira maliyetleri özellikle dar gelirli yaşlıların barınma haklarına erişimini giderek zorlaştırıyor. Doç. Dr. Derya Kömürcü’nün koordinatörlüğünde hazırlanan 2026 yılı https://www.forumenstitusu.org/uploads/admin-content/emekli-yoksullugu-arastirmasi.pdf) “Türkiye’de Emekli Yoksulluğu Raporu”nda emekli yoksulluğunun yalnızca düşük maaşla sınırlı ekonomik bir sorun olmadığı, yaşlılık, emek, bakım, barınma, sosyal ilişkiler ve yurttaşlık hakları ekseninde derinleşen çok katmanlı bir toplumsal çözülmeye işaret ediliyor.

Buna göre; emeklilik artık ‘çalışma sonrası güvenli yaşam’ anlamını taşımıyor. Hatta emeklilerin, yaşamlarını idame ettirebilmek için %89,4’ünün emeklilik sonrası çalışmaya devam etmek zorunda kalmalarına ve bu haliyle yaşlılığın emek piyasasının dışında değil, onun bir uzantısı haline geldiğine vurgu yapılıyor. Sosyolojik açıdan bakıldığında aslında bu veriler emeklilerin toplumsal refahtan da dışlanmaları anlamına geliyor. Çünkü ortalama emekli maaşı asgari ücretin altında ve emekli maaşları yüksek enflasyon ve yaşam maliyetleri karşısında işlevsizleşmiş durumda.   

YAŞLILIĞIN MADDİ GERÇEKLİĞİ: EMEKLİLİKTEN YOKSULLUĞA

Emeklilikte yoksulluğu belirleyen temel sorunlardan biri de emeklilerin önemli bölümünün kiracı olması ve hızla artan kiralar karşısında emeklilerin barınma kriziyle karşı karşıya kalmaları. Çünkü emekliler için yaşadıkları konuttan çıkarılma korkusu, kışın ısınma giderlerini karşılayamama ve en önemlisi de ev sahibi olamamanın yaşlılıkta yarattığı kaygı emekli yoksulluğunun temel bileşenleri arasında yer alıyor.  Oysa yaşlılıkta emeklilik mekansal olarak güvende olmayı sadece barınma anlamında değil, aidiyet, sağlık ve psikolojik bütünlük açısından da gerekli kılıyor. Türkiye’de emekliler için ev huzurdan öte sürekli kaybetme korkusunun merkezi haline geliyor. Barınma güvensizliği yanında, giderek özelleşen sağlık sistemi, dolayısıyla sağlık hizmetlerine erişimde yaşanılan güçlükler, kronik hastalıkların mali yükü ve buna bağlı olarak cepten sağlık harcamalarının artması, devlete bağlı bakım evlerinin yetersizliği, özel yaşlı bakım merkezlerinin yüksek ücretleri gibi nedenlerle emeklilerin, en küçük kriz karşısında kırılganlaşan bir ekonomik yapıda yaşamak zorunda kalmaları gerçeği önemli bir sorun olarak karşımızda duruyor.  Bu koşullar altında yaşlı bireyler yalnızca gündelik yaşamlarını sürdürebilme mücadelesi vermiyorlar aynı zamanda gelecekte bakıma muhtaç hale gelme, yalnızlaşma ve sosyal destek ağlarından kopma korkusuyla yaşamak zorunda kalıyorlar. Üstelik devlet huzurevlerinde yer bulabilenler için dahi sorunlar sona ermiyor. Hatta yaşlı bakım politikalarının en derin sorunlarından biri, yalnızca huzurevlerinin sayısal yetersizliği değil, yıllarca aynı mahallede yaşamış, aile kurmuş, çocuk büyütmüş, çalışmış, kendi alışkanlıkları, inançları, kültürel değerleri ve yaşam biçimiyle kendine ait bir kimlik inşa etmiş insanlar; yaşamlarının en kırılgan döneminde çoğu zaman ailelerinden, kentlerinden ve alışık oldukları sosyal çevrelerinden ayrılarak, kendilerine ait özel bir yaşam alanı olmadan, çok kişili odalarda, tanımadıkları insanlarla birlikte yaşamak zorundalar. Bu durum mahremiyetin, bireyselliğin ve yaşam boyu edinilmiş kimliğin aşınması anlamına geliyor. Farklı kültürel alışkanlıklar, inanç biçimleri, dünya görüşleri ve gündelik yaşam pratiklerine yeniden uyum sağlamak zorunda kalan yaşlı bireyler bu koşullarda, yaşamlarının son döneminde yeni kırılganlıklara, krizlere açık hale gelebiliyorlar. Benzer biçimde özel yaşlı bakım kurumlarının önemli bir kısmı da apartmandan dönüştürülmüş, sosyalleşmeye uygun olmayan kapalı mekanlarda yaşlılığı adeta kurumsal bir bekleme ve izolasyon sürecine dönüştürüyor. Böylece yaşlılık dönemi, yalnızca ekonomik yoksunlukla değil aidiyet kaybı, yalnızlık ve yeni krizlerle derinleşen bir yaşam evresine dönüşebiliyor. Bu da yaşlılığı ve emekliliği huzur dönemi olmaktan öte geleceğin belirsizleştiği bir kaygı dünyasına itiyor. 

Bir diğer önemli sorun ise Türkiye’de Emekli Yoksulluğu Raporu’nda dikkat çekildiği gibi, sağlık, bankacılık, hukuk ve sosyal destek gibi konularda giderek dijitalleşen resmi kurumlar karşısında dijital okuryazarlığın gerekliliği ve bu hizmetlere erişimde yaşlı bireylerin ciddi zorluk yaşamaları, onlar için yeni bir sosyal vatandaşlık kaybı, bağımlılık ve dışlanmayı beraberinde getiriyor. Böylece devletin ve kamusal refahın üstlenmesi gereken bakım ve güvenlik yükü çoğu zaman ailelerin üzerine bırakılıyor ve bu da Türkiye’de emekliliğin artık sosyal bir hak değil sürekli idare edilmesi gereken kırılgan bir yaşam stratejisine dönüşmesine neden oluyor.  

YAŞLILIK, YOKSULLUK VE SİNEMANIN GÖR(E)MEDİĞİ TOPLUMSAL GERÇEKLİK

Tarihsel olarak Türk sinemasında yaşlılık 1980li yıllara kadar doğrudan bir tema olarak yer almaz. Bu dönem filmlerde yaşlı karakterler olmasına karşın “yaşlılık” üzerine kurulu karakterlerin merkezde olduğu filmler yok denecek kadar az. Bu yıllarda yaşlı bireyler daha çok klişe temsillerle sinemada yer bulur ve özellikle kadın yaşlı temsillerinde annelik, fedakarlık, otoriter kayınvalide, muhafazakar ya da çilekeş anne; erkek yaşlı temsillerinde ise otorite, bilge ya da şefkatli baba, geçmişe bağlı, huysuz ihtiyar, zengin iş adamı gibi yardımcı karakterler öne çıkar. 1990lı yıllardan itibaren az da olsa yaşlılık daha derinlikli, psikolojik ve toplumsal boyutlarıyla sinemada yer bulmaya başlar. Bu filmlerde yaşlı bireyler çoğunlukla yalnız, hasta, toplumsal rol kaybı, aile içi dışlanma ya da geçmişe bağlılık üzerinden temsil edilirken, daha çok modernleşmenin getirdiği uygulamalar, kentleşme, bireyselleşme ve büyük ailelerin çözülmesi ve çekirdek aileye geçiş sorunları içinde konu edilirler. 2000’li yıllarda Güle Güle, (2000), Beyaz Melek (2007), Pandora’nın Kutusu (2008), Hayat Var (2008), Çınar Ağacı (2011), Nadide Hayat (2015), Faruk (2024) gibi az sayıda filmde ise huzurevinde ya da evde yalnız, hafıza kaybı ile çocuklarına yük olan, takıntılı ve geçmişe bağlı, çoğunlukla hasta ya da istenmeyen öteki olarak yaşayan yaşlı bireylerin hikayeleri görünür kılınır. Bu filmlerde genellikle yaşlı bireyler hasta, fiziksel ya da zihinsel olarak zayıf ve bakıma muhtaçtır. Bu haliyle de yaşlı bireylerin sinemada temsilleri yine sorunludur, gerçeklikten uzak hatta sinema aracılığı ile sorunlu yaşlılığın yeniden üretildiği söylenebilir.  

Sinema toplumsal gerçeklikten beslenen ve toplumsal gerçekliği inşa eden bir sanat olarak önemli bir alan iken, sinemacılar Türkiye’de gündemde olan yaşlı bireylerin barınma, beslenme, sağlık gibi temel haklara erişimde yaşadıkları sorunlara, uzun yıllar çalışarak emekli olan ve ömrünün geri kalan zamanını rahat bir şekilde geçirmeyi hayal eden emeklilerin düştüğü derin yoksulluğa neden mesafeli? Hollywood’un ticari, Avrupa’nın bireysel sanat sinemasına karşı sinemayı bir direniş aracı, izleyiciyi de politik bir özne olarak konumlandıran, kapitalist sermayeden bağımsız toplumcu, eleştirel ve devrimci sinema pratiği olan Üçüncü Sinema akımına özellikle son yıllarda genç sinemacılar neden ilgisiz kalıyor? 1970’lerde yoksul faytoncu Cabbar’ın hikayesi üzerinden ezilenlerin gerçekçi yaşamını kapitalist ve feodal düzen karşıtlığında eleştiren Umut (Yılmaz Güney, 1970) ve sonrasında feodal ilişkiler, mevsimlik işçiler, sınıf çatışması ve otoriter devlet anlayışını tartışmaya açan Endişe (Şerif Gören, 1974), Güney Amerika kökenli, emperyalizme ve egemen sinema diline karşı çıkan, toplumsal dönüşümü amaçlayan üçüncü sinema akımının Türkiye›deki en güçlü örneklerindendir. Bu filmlerde devrimci sinema anlayışıyla sınıfsal haksızlıklar, en yalın haliyle gözler önüne serilir.  Ne var ki özellikle 1980’li yıllardan itibaren Türkiye’de yaşanan Askeri Darbe, 24 Ocak Kararları ile Türkiye sınırlarının uluslararası sermayeye açılması ve yeni liberal politikalarla özelleştirmelerin hızlandığı süreçle birlikte Türkiye’de yönetmenler daha çok kimlik, yabancılaşma, bireyselleşme gibi konulara yönelirken, biryandan festival odaklı üretim öte yandan küresel kapitalizm ortamında film yapabilmenin koşulları, Kültür Bakanlığı’nın filmleri destekleme politikalarındaki çifte uygulamaları bağımsız politik sinemanın giderek kan kaybetmesine neden oldu. Bu koşullarda bazı sinemacılar özellikle konfor alanını terk etmemek adına giderek sistemle uyumlu ve çoğu zaman benzer hikayeler üzerinden, ulusal ve uluslararası festivallerde görünür olabilme kaygısıyla kendi toplumsal gerçekliklerine yabancılaştıkları bir sürece evrildiler.  

Sonuç olarak Türkiye’de giderek derinleşen yaşlılık ve emekli yoksulluğu, yalnızca ekonomik bir mesele değil, barınma, sağlık, bakım, dijital yeterlilik ve erişim gibi, toplumsal aidiyet krizleriyle birlikte çok katmanlı ve sorunlu alanlara işaret ediyor. Oysa sinemanın, toplumsal gerçekliği görünür kılma potansiyeline karşın günümüzde senaristlerin, yönetmenlerin bu yeni yoksulluk biçimlerine yeterince temas etmemesi dikkat çekici. Çünkü sinema sadece bireysel hikayeler anlatan estetik bir alan olmaktan öte aynı zamanda toplumun görünmeyen kırılma alanlarını kayıt altına alan tarihsel ve politik bir hafıza mekanıdır. Bu nedenle Türkiye sinemasında yaşlı bireylerin melodramatik bir yalnızlık, hastalık ya da bakıma muhtaçlık anlatısına indirgenmesi yaşlılığın sınıfsal, ekonomik ve toplumsal boyutlarını görünmez kılıyor. Bu yaklaşım, toplumsal gerçeklikle bağ kurmak yerine karikatürize yaşlı temsillerini yeniden üretmekten öte gitmiyor. Oysa sinema, yalnızca tüketim odaklı bir eğlence aracı değil bilakis izleyiciyi düşünmeye, sorgulamaya ve toplumsal gerçeklikle eleştirel biçimde yüzleşmeye olanak sağlayan güçlü bir kültürel ve ideolojik üretim alanıdır. Ancak burada asıl üzerinde durulması gereken çoğu zaman sinemacıları bu toplumsal gerçekliklerden uzaklaştıran şeyin ne olduğudur? Uluslararası fon mekanizmalarının talep ettiği oryantalist bakışa sıkışan hikayeler mi? Kültür politikalarının yarattığı dolaylı oto sansür ortamı mı? Yoksa ulusal ve uluslararası festivallerde görünür olabilmek adına sürekli benzer temalar etrafında dolaşan, toplumsal çatışmalardan özellikle uzak duran güvenli anlatılar mı? Belki de bugün Türkiye’de sinemanın en temel sorunlarından biri toplumun en görünür krizleri karşısında giderek sessiz hale gelmesidir. 

Kaynak: BirGün

Latest articles

Terörsüz Türkiye sürecinde kritik eşik: Güvenlik birimlerinden beklenen rapor için son 10 gün!

Terör örgütünün fesih ve silah bırakma süreci sonrası Terörsüz Türkiye için önemli kavşaklardan birine daha gelindi. Sahadaki gözlem, tespit ve temaslarını sürdüren güvenlik birimlerinden 10 gün içerisinde silah bırakma süreciyle ilgili beklenen raporun geleceği bildirildi.

Hava Durumu (17-05-2026)

Marmara Bölgesinde sağanak yağışlar etkili oluyor. Gündüz sıcaklıkları İstanbul'da 24, Edirne ve Bursa'da 27, Kocaeli'de 26 derece. Pazartesi günü de yağışların devam etmesi bekleniyor.

ABD'de savaş kokusu… Trump'ın peş peşe yaptığı açıklamalar ne anlatıyor?

Trump'ın Çin ziyareti sonrası akıllardaki en büyük soru "Savaş ne olacak?" ve "ABD VE Çin ne aldı?" oldu. CNN Türk ABD temsilcisi ve Hürriyet yazarı Yunus Paksoy, zirve sonrası izlenimlerini yazdı...

VIP turda skandal: Boksör turist, tur şoförünü hastanelik etti!

Antalya'nın Serik ilçesinde tur şoförü Mehmet Özkan, VIP transfer hizmeti verdiği Litvanyalı profesyonel boksör Robertas Kotas isimli yolcunun, telefonunu şarja takmadığı gerekçesiyle saldırısına uğradı. 70-80 km hızla giderken direksiyon başında yumruklu saldırıya uğrayan Özkan, konuyu uluslararası insan hakları mahkemelerine taşıyacağını ve saldırganın lisansının iptalini isteyeceğini ifade etti.

More like this

Terörsüz Türkiye sürecinde kritik eşik: Güvenlik birimlerinden beklenen rapor için son 10 gün!

Terör örgütünün fesih ve silah bırakma süreci sonrası Terörsüz Türkiye için önemli kavşaklardan birine daha gelindi. Sahadaki gözlem, tespit ve temaslarını sürdüren güvenlik birimlerinden 10 gün içerisinde silah bırakma süreciyle ilgili beklenen raporun geleceği bildirildi.

Hava Durumu (17-05-2026)

Marmara Bölgesinde sağanak yağışlar etkili oluyor. Gündüz sıcaklıkları İstanbul'da 24, Edirne ve Bursa'da 27, Kocaeli'de 26 derece. Pazartesi günü de yağışların devam etmesi bekleniyor.

ABD'de savaş kokusu… Trump'ın peş peşe yaptığı açıklamalar ne anlatıyor?

Trump'ın Çin ziyareti sonrası akıllardaki en büyük soru "Savaş ne olacak?" ve "ABD VE Çin ne aldı?" oldu. CNN Türk ABD temsilcisi ve Hürriyet yazarı Yunus Paksoy, zirve sonrası izlenimlerini yazdı...