Yusuf Tuna Koç
2026 yılının ilk beş ayı, Venezuela’da meşru devlet başkanı Maduro’nun kaçırılması, İran’a yönelik savaş girişimi, Burkina Faso’da devlet başkanı Ibrahim Traore’ye yönelik saldırı girişimleriyle, emperyalizmin saldırganlık düzeyini yoğunlaştırdığı bir dönem oldu.
Öte yandan ABD’nin son on yıldır Çin’e karşı geliştirdiği ticaret savaşı politikasından geri adım atılırken, Trump’ın en büyük projem olarak adlandırdığı gümrük vergileri politikasından da çabuk vazgeçildi.
Vaziyet, emperyalist merkezin gerileyişini kabul ederek gücünün yettiği yerde saldırganlaştığı, yetmediği yerde bükemediği bileği öptüğü yeni bir durum yarattı.
Bu gelişmeleri ve Latin Amerika ile Afrika kıtasına yönelik saldırganlığı, siyaset bilimci Ergin Yıldızoğlu ile konuştuk.
ABD merkezli emperyalizm son 1 senede yeni bir rotaya girmiş gibi görünüyor, Venezuela ve İran yıllar sonra doğrudan hedef alındı, Küba’ya dair müdahale ve operasyon tehditleri sürüyor. Bu yeni yönelim arka planında nasıl bir ekonomi-politik durumun sonucu?
Görünen o ki bu “yeni yönelim” aslında yeni bir güçten değil, sistemik bir zayıflıktan kaynaklanıyor. ABD’nin Venezuela, İran ve Küba’ya yönelik saldırganlığının tırmanması, hegemonik bir genişlemenin değil, gerileyen hegemonyanın rıza alma ayağının tamamen yok olmasının bir sonucu, askeri gücünü sergileyerek biat ettirmekle ilgili. Ancak, İran bağlamında bir de İsrail’deki faşist Netanyahu yönetiminin “büyük İsrail projesi” boyutu var.
Ekonomi-politik arka planın merkezinde Petro-dolar mimarisinin çatırdaması var. İran’ın Çin ile Yuan bazlı petrol anlaşmaları, Venezuela’nın kripto ve alternatif para birimi denemeleri, hatta Suudi Arabistan’ın dolar dışı ödeme seçeneklerine açık sinyaller vermesi, bunların hepsi 1971’den bu yana ABD hegemonyasının ana sütunlarından biri olan Petro-dolar sistemini aşındırıyor. Bu üç ülke büyük güçler değil; ama sembolik olarak kritikler. Eğer küçük ekonomiler bile dolar hakimiyetinden çıkabilirse (henüz çıkmadılar), ülkelerin ulusal parayla ticaret yapma eğilimi güçlenebilir.
İkinci eksen Çin’in bölgesel nüfuzudur. Venezuela petrolünün büyük alıcısı Çin idi. İran’ın en kritik ekonomik bağı da Pekin’e uzanıyor. ABD bu ülkelere yönelik baskısını artırırken aynı zamanda Çin’in çevre/emperyalizme bağımlı ülkelerdeki ekonomik nüfuzunu kırmaya çalışıyor.
Üçüncü etken ABD iç ekonomi-politiğidir. Sanayi tabanının erimesi, enerji sektörünün iç siyasetteki belirleyiciliği, teknoloji devlerinin artan ekonomik etkisi ve «reshoring» (tedarik zincirlerini dost ülkelere yönlendirmek, basitleştirmek) arzusunun yükselişi, dış politikayı giderek daha dar ekonomik çıkarlara göre şekillendiriyor. Venezuela’nın petrolü, Küba’nın stratejik konumu, İran’ın enerji kapasitesi… Bunlar salt jeopolitik değil, somut ekonomik hesaplamaların nesneleri.
En alışılmadık ama ciddiye alınması gereken tez şu: Emperyalist sistem içinde ABD’nin hegemonyasının gerileme süreci 2000’lerin başından bu yana en tehlikeli dönemi yaşıyor. Tarihin gösterdiği üzere (Fransa’nın Cezayir’deki son döneminde, Britanya’nın Süveyş sonrasında, ABD’nin Afganistan ve Irak işgallerinde) bir büyük güç (emperyalist merkez) hegemonyasının rıza alma kapasitesini kaybettikçe şiddet kapasitesine dayanmaya çalışıyor, en hesapsız müdahaleleri o süreçte yapabiliyor: hem de ekonomik olarak en kırılgan olduğu noktada.
AFRİKA’DA BAĞIMSIZLIĞIN YAPISAL KOŞULLARI OTURMADI
Afrika kıtasında Burkina Faso, Nijer gibi ülkelerde son yıllarda bağımsızlıkçı iktidarlar kuşağı oluşsa da batının saldırganlığından azade durumda değiller. Bu ülkelerin mevcut dünya konjonktüründe batı hegemonyasından bağımsız kalabilen örnekler yaratılabilir mi? 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde bağımsızlığın koşulları neler olabilir?
Burkina Faso, Nijer, Mali’deki iktidar değişimleri gerçek bir halk öfkesini yansıtıyor. Bu, Fransız askeri varlığına, CFA frangının sömürgeci mimarisine, on yıllardır süregelen kaynak transferine karşı birikmiş bir tepki. Ama bu öfkenin siyasi çerçevesi henüz gerçek bir bağımsızlık programına dönüşmedi. “Bağımsızlık”, Fransa’nın kovulması, Rusya kaynaklı özel savaş şirketi Wagner’in davet edilmesiyle sonuçlandığında efendi değişiyor, yapı değişmiyor.
Afrika için, 21. Yüzyılın ikinci çeyreğinde bağımsızlığın koşulları öncelikle yapısal: Birincisi, mineral değer zincirinin yukarı çekilmesi şart. Nijer uranyum ihraç ediyor ama nükleer santral inşa edemiyor; Burkina Faso altın çıkarıyor ama kuyumculuk sanayii yok. Ham madde egemenliği, değer zincirini kontrol etmeden çok anlamlı olmuyor. Bunun için de çok uzun vadeli bir endüstriyel politika ve bunu ayakta tutacak iç birikim kapasitesi gerekiyor.
İkincisi, CFA frangından çıkış ve bölgesel para alternatifi. Bu yalnızca sembolik değil, para politikası üzerindeki egemenliği geri almak demek. Ama bu adım tek başına atıldığında döviz krizi ve sermaye kaçışı riskini beraberinde getiriyor; dolayısıyla güçlü ve kapsamlı bir bölgesel koordinasyonu gerektiriyor.
Üçüncüsü, en zorlu koşul: Meşruiyetin maddi temele oturtulması. Askeri yönetimler Batı’ya karşı söylemsel bağımsızlık üretebiliyor, ama kamu sağlığı, eğitim ve gıda güvenliğini sunamadığı anda halk tabanı eriyor. Elit bağımsızlığı ile halk refahı arasındaki mesafe kapanmadan bağımsızlık projesi kalıcı olamıyor. Bu da mülkiyet ilişkilerinin değişmesini, devletin katılımcı özelliklerinin, devleti yönetenlerin halkına hesap verilebilirliğinin artmasını gerektiriyor.
Bunlar gerçekleştiriliyor olsa bile, üretim ilişkilerinin (teknoloji ve kültür birlikte) gelişme düzeyi ve gelişmenin yönü, küresel ısınma, gıda su krizleri gibi küresel ve bölgeselleşmiş krizlerle birlikte göz önüne alındığında, “bağımsızlık” çok karmaşık bir amaç haline geliyor. Ülke içinde kapitalist üretim tarzıyla, “komünist” (ortak mülkiyete üretim ve bölüşüme, planlamaya dayanan) üretim tarzının türlü varyantlarının eklemleşmesini, ikincinin egemenliği altında yönetmek, ülke dışında da ülke toplumunun emperyalist kapitalist dış dünya ile ekonomik kültürel eklemlenmesini, içerdeki eklemlenmenin egemenliği altında yönetmeyi başarmak gerekiyor. Dünyada bu yönde bir gelişme eğilimi, yükselen kültürel siyasi bir dalga yoksa başarılması belki imkansız değil ama çok zor bir iş!
Kaynak: BirGün

