Tekin UÇAR
Troya adlı çalışmasında Suat Dülger, çok katmanlı bir mirası yalnızca tarihsel bir vaka olarak değil, düşünsel bir eşik olarak ele alıyor. Eser, Troya’yı yeniden anlatmaktan ziyade, okuruna, onu yeniden okumayı teklif ediyor. Kitap dört bölümden oluşuyor: Girit, Miken Troya; Troya’da; Troya’nın Dramı; Homeros’tan Thales’e Mit, Toplum, Tiyatro, Felsefe. Bu başlıklar, kitabın yalnızca kronolojik bir tarih anlatısı sunmadığını, aynı zamanda Akdeniz dünyasının düşünsel evrimini Troya ekseninde kavramaya çalıştığını gösteriyor. İlk bölüm olan Girit, Miken Troya, okuyucuyu Ege dünyasının erken uygarlıklarına götürüyor. Burada Troya, yalıtılmış bir kent olarak değil, Girit ve Miken kültürleriyle temas halinde gelişen bir düğüm noktası olarak ele alınıyor. Dülger’in yaklaşımı, Troya’yı romantik efsanelerden çekip çıkararak onu ticaret yolları, denizcilik ağları, maden/metal ekonomisi ve siyasal rekabetler içinde konumlandırıyor ve bu yönüyle eser, Homerosçu hayal gücünün ötesine geçerek maddi tarihin de izini sürüyor. Troya savaşını yalnızca Helena’nın kaçırılmasıyla açıklayan indirgemeci yaklaşım yerine, güç dengeleri, boğaz hâkimiyeti ve ekonomik çıkarlar gibi tarihsel etkenleri görünür kılıyor. İkinci bölüm olan Troya’da, dışarıdan anlatılan bir şehrin iç mekânına giriyoruz. Kent planı, surlar, gündelik hayat, inanç biçimleri, üretim ilişkileri ve toplumsal hiyerarşi üzerinden Troya’nın yaşayan bir organizma olduğu hissettiriliyor. Yani arkeolojik verileri kuru bilgi yığını olarak aktarmıyor eser; aksine, onları kültürel tahayyülün parçası hâline getiriyor. Öyle ki, Troya’nın taş duvarları, yalnızca savunma amacı taşıyan yapılar değil aynı zamanda korkunun, ihtişamın ve belirsizliğin de mimarisi…
Troya’nın Dramı bölümü, kitabın duygusal ve düşünsel merkezini oluşturuyor. Çünkü burada Troya yalnızca yıkılmış bir kent değil, insan tutkularının sahnesi. Şan arzusu, iktidar hırsı, kıskançlık, intikam ve kader fikri; tüm bunlar savaşın görünmeyen aktörleri olarak beliriyor. Troya savaşı kahramanlık masalı olarak değil, insan doğasının karanlık laboratuvarı olarak okunuyor. Achilles öfkenin, Hector sorumluluğun, Odysseus ise aklın ve hilenin figürü hâline geliyor ve böylece destan karakterleri psikolojik ve siyasal tipolojilere dönüşüyor. Eserin kuşkusuz en özgün bölümü olan Homeros’tan Thales’e Mit, Toplum, Tiyatro, Felsefe başlığını taşıyan son kısımda Troya anlatısının yalnızca geçmişi açıklamadığı, düşüncenin doğuşuna da zemin hazırladığı savunuluyor. Homeros ile dünyanın şiirsel açıklaması başlarken, Thales ile rasyonel sorgulama ufku açılıyor. Aslında bu geçiş Batı düşünce tarihinin en önemli kırılmalarından biri: Tanrıların iradesiyle açıklanan evrenden, neden-sonuç ilişkileriyle kavranan evrene geçiş. Dülger, Troya’yı bu dönüşümün sembolik eşiği olarak yorumlayarak son derece kıymetli bir perspektif sunuyor. Çünkü Troya savaşının ardından yalnız kentler değil, düşünme biçimleri de değişiyor. Mit, trajediye; trajedi, siyasete; siyaset ise felsefeye kapı aralıyor.
Özetle, Troya, bir antik kent üzerine yazılmış sıradan bir çalışma değil. O, medeniyetlerin nasıl kurulduğunu, neden çöktüğünü ve yıkıntılardan hangi düşüncelerin doğduğunu sorgulayan bir eser. Troya’nın taşları arasında dolaşırken, aslında bugünün dünyasına bakıyoruz: savaşlara, iktidar oyunlarına, göçe, belleğe ve insanın kendini anlatma ihtiyacına. Bu nedenle Dülger’in kitabı yalnızca geçmiş meraklılarına değil; tarih, edebiyat ve felsefenin kesişimini düşünmekten keyif alan herkese hitap ediyor. Troya çoktan yıkıldı, fakat “Troya sorusu” hâlâ ayakta: İnsan, kendi kurduğu dünyayı neden tekrar tekrar yıkar? İyi okumalar…
Kaynak: BirGün

