İlke KAMAR
Geçen günlerde Meksika, kartel lideri olarak bilinen Nemesio Oseguera Cervantes’in öldürülmesinin ardından alevlenen çatışmalarla sarsıldı. Yollar kapatıldı, araçlar yakıldı, silahlı gruplar sokakları kontrol altına aldı bir anda. Ülke, bir gecede savaş alanına döndü neredeyse. Ancak Meksika için hatta Latin Amerika’nın genelinde bu ‘bir gecelik’ kriz değil; yıllardır süren, özellikle kadınları ve kız çocuklarını görünmez biçimde etkileyen şiddet düzeninin devamı. Yaşanan bu olaylar, Jennifer Clement’in ‘Kadınlar Ormanı’ romanını yeniden ve daha etkili biçimde düşündürüyor bize. Çünkü roman, tam da o şiddetin gölgesinde büyüyen kız çocuklarının hikâyesi üzerine. Kadınlar Ormanı, edebi metin olmanın ötesinde güncel bir tanıklığa dönüşüyor demek yanlış olmayacak. Clement’in anlattığı dünya, haber bültenlerinden tanıdığımız o coğrafyanın iç yüzünü gösterirken, kartellerin gölgesinde yaşayan köyleri, kaybolan kız çocuklarını, toprağın altına saklanan hayatları dikkatli bir kılavuzlukla ve detaylarla koyuyor ortaya. Gerçeğin daha derin bir kavranışını okurla paylaşıyor diyebiliriz.
Guerrero’nun dağlarında büyümek
Roman, Meksika’nın Guerrero eyaletindeki yoksul bir dağ köyünde geçiyor. Devletin neredeyse hiç uğramadığı, hukukun kartel şiddeti karşısında silikleştiği bir mekân burası. Clement, mekânı yalnızca bir fon olarak kullanmıyor; dağlar, tozlu yollar ve terk edilmiş evler anlatının unsurlarına dönüşüyor demek mümkün. Dahası romanda geçen bir mekân gibi de kullanılan ‘orman’ doğanın bir parçası olmanın dışında kayboluşun, saklanmanın ve gömülmenin merkezine de dönüşüyor. Romanın anlatıcısı Ladydi Garcia Martinez, çocukluk ile gençlik arasında tehdit altında sürdürmeye çalıştığı yaşamını açık yüreklikle itiraf ederek yetiştikleri ortamın canlı bir tasvirini anlatıyor okura. Oğlan çocuğu gibi giydirilen kızların, bedenlerinden saklanarak zorlukla geçen yaşamını görmemizi sağlıyor. Onun bakışından ilerleyen anlatıda Ladydi tek başına bir kahraman değil, kolektif bir kadın deneyiminin taşıyıcısı gibi karşımıza çıktığını söylemek mümkün. Yazar, gerçekte neler olup bittiğini onun saklanarak geçen çocukluğundan anlatırken, kadınların şiddete karşı neler yapıp, neler hissettiğini diğer kartellerle nasıl bir ilişkide olduğunu; şiddetten kaçınma biçimlerini de netlikle çiziyor. Bu dağ köyünde güzel olmak tehlikeli. Bu yüzden kadınların uyuşturucu kartellerine karşı aldıkları önlemleri görüyoruz roman boyunca. En çokta neleri feda ettiklerini…
Örneğin genç kızların kaçırılmamak için çirkinleştirilmesi bu tehditte karşı bir önlem. Saçları kesilir, yüzleri kirletilir… Kırsalda yaşam mücadelesi veren kadınların gücüdür bu: “Artık seni çirkinleştirmenin zamanı geldi, dedi annem ıslık çalarak. Dudakları yüzüme o kadar yakındı ki tükürdüğünü boynumda hissettim. Bira kokuyordu. Bir kömür parçasını yüzümde gezdirirken aynada onu seyrettim. Ne berbat bir hayat diye fısıldadı. Bu hatırladığım en eski anım. Eski çatlak aynayı yüzüme tuttu. Beş yaşında olmalıydım. Aynadaki çatlak, çatlak yüzümü iki parçaya bölünmüş gibi gösteriyordu. Meksika’da başına gelebilecek en iyi şey çirkin bir kız olmaktır.”
Kızların oğlan çocuğu gibi giydirilip çirkinleştirilmelerinin kartellerden kaçmaya yetmediğini roman ilerledikçe anlarız. Anneler, kızlarını yerin altına kazdıkları çukurlarda saklayarak korumayı bile seçerler. Burada toprak, hem mezar hem de sığınak gibi temsil edilir:
“Ormana bir anda sessizlik çökmüş, böcekler ve kuşlar bile susmuştu sanki. Çabuk, dedi, koş. Koş. Evin yan tarafında, küçük palmiye ağacının altındaki açıklığa doğru koşarak kapıdan çıktım. Üstüne kuru palmiye yaprakları örtülmüştü çukurun. Yelpazeye benzeyen yaprakları kenara ittim ve sürünerek içeri girdim. İçerideyken yapraklara uzandım ve onları çukurun ağzına doğru çektim. Çukur çok küçüktü. Babam bu çukuru ben altı yaşındayken kazmıştı. Yan yatıp dizlerimi çeneme çekmem gerekiyordu, televizyonda gördüğüm tarihi gömütlerdeki iskelet kalıntıları gibi. Yapraklardan oluşan çatının arasından üzerime düşen ışık huzmelerini görebiliyordum.”
Yalın ama derin bir üslup
Tüm bunlarla Meksika kırsalının karanlık yüzünü, kabul edilmeyen ve kabul edilmez olan gerçeğini neredeyse soğukkanlı bir anlatımla aktarır yazar. Romandaki karakterler bu şiddete karşı dayanışmayla var olmaya çalışır. Erkek figürler çoğu zaman tehditkâr ya da yok gibi görünürler. Bu bilinçli tercihle Clement, patriyarkanın görünmeyen ama her şeyi belirleyen yapısını işaret eder diyebiliriz. Roman ilerledikçe anlatı, bireysel bir hikâye olmaktan çok, sistematik bir şiddete karşı kolektif politik bir tavra dönüşür. Bununla birlikte roman kadınlık halinin coğrafyayla, yoksullukla ve iktidarla nasıl kesiştiğini gösteren bir metine de. Hikâye, karanlık bir dünyada geçse de bütünüyle umutsuz değil. Küçük dayanışma ağları, birlikte hayatta kalma stratejileri bunu açıkça hissettirir okura.
Psikanalitik bir yarılma
Romanın derinliklerine inildiğinde ise, Julia Kristeva’nın “abjection” (iğrençlik/dışkılama) kavramıyla ilişkilendirilebilir. Benlik sınırlarını zorlayan deneyimler, mekânsal ayrışma karşımıza çıkar. Tiksinti ise, karakterlerin içsel çatışmalarında sıra dışı bir sapmaya işaret eder diyebiliriz. Anne, kızını bir “tiksinti veren nesne” haline getirerek, onu kartellerin “arzulanan nesnesi” olmasını engellemeye çalışır. Kızını bir “hiçlik” kuyusuna hapseder ki, dışarıdaki yırtıcılar onu fark etmesin diye. Bu durum, anne ve kız arasında kurulan bağı, sevgi ve nefretin ötesinde, hayatta kalma odaklı bir birliğe dönüştürüyor demek mümkün. Ladydi’nin annesiyle olan ilişkisi, bir kucaklaşmadan ziyade, iki yaralı canlının birbirine tutunma çabası gibi düşünülebilir.
Güncel şiddetin edebi yankısı
Kadınlar Ormanı, Meksika’dan gelen haberlerle birlikte düşünüldüğünde roman daha önemli bir anlam kazanıyor. Çünkü kurmaca ile gerçek arasındaki mesafe neredeyse kapanıyor diyebiliriz. Kartel liderleri değişebilir; ancak kadınların hayatını kuşatan korku pek değişmiyor. Romanın en güçlü tarafı bu şiddeti sıradanlaştırmadan ama olağan akışın içine yerleştirerek anlatması. Ladydi’nin hikâyesiyle neredeyse bir ülkenin kolektif travmasına tanıklık ediyoruz.
Kaynak: BirGün

