Özge DOĞAR
Modern toplumda çocukluk giderek hızın, ekranların, tüketimin ve sürekli uyaran bombardımanının içine sıkışıyor. Çocuklar artık daha fazla görüntüye maruz kalıyor fakat daha az düşünme alanı bulabiliyor. Sürekli akan içerikler, hazır hikâyeler ve hızlı tüketilen dijital deneyimler; çocukların hayal kurma, bekleme, düşünme ve kendi seslerini oluşturma süreçlerini zayıflatabiliyor. Tam da bu noktada yazmak, çocuğun kendi zihinsel alanını geri kazanmasının yollarından biri hâline geliyor. Çünkü yazı, çocuğu pasif bir tüketici olmaktan çıkarıp aktif bir üreticiye dönüştürüyor.
Sosyolojik açıdan bakıldığında suç, şiddet, zorbalık ya da yıkıcı davranışlar yalnızca “kötü çocuk” meselesi değil. Bunlar çoğu zaman ifade edilemeyen duyguların, görülmeyen ihtiyaçların, bastırılmış öfkenin ve toplumsal yabancılaşmanın dışavurumu. Çocuk kendisini anlatabileceği güvenli alanlar bulamadığında, bazen öfkeyle, bazen içine kapanarak, bazen de zarar verici davranışlarla görünür olmaya çalışabilir. Yazmak ise çocuğa alternatif bir ifade alanı sunar. Çocuk yazarken yalnızca cümle kurmaz; korkularını, kırgınlıklarını, hayallerini ve sorularını dönüştürür. Böylece duygu, davranışa dönüşmeden önce anlam kazanma şansı bulur. Yazının dönüştürücü gücü tam da burada ortaya çıkar. Çünkü kalem, çocuğun iç dünyası ile toplum arasında bir köprü kurar. Yazı yazan çocuk düşünmeye başlar; düşünen çocuk ise yalnızca kurallara uyan değil, neden-sonuç ilişkisi kurabilen bir bireye dönüşür. Empati becerisi gelişir, farklı hayatlara dair farkındalığı artar. Hikâye yazan bir çocuk, yalnızca kahraman yaratmaz; başka insanların korkularını, umutlarını ve yaşamlarını da anlamaya çalışır. Bu durum toplumsal yaşam açısından son derece değerli. Çünkü empati kurabilen bireyler, şiddeti normalleştirmeye daha az eğilim gösterir.
Bugün dünyanın birçok yerinde çocuk edebiyatı, yaratıcı yazarlık çalışmaları ve sanat temelli eğitim modelleri yalnızca akademik başarı için değil; sosyal uyum, duygusal dayanıklılık ve toplumsal barış için de destekleniyor. Çünkü çocukların kendilerini ifade edebildiği toplumlarda, bireyler yalnızlaşmıyor; aksine birbirini anlamaya daha açık hâle geliyor. Yazmak burada bir “başarı aracı”ndan çok, insani bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle çocukluk döneminde kurulan yazı alışkanlığı, bireyin kendi hikâyesini sahiplenmesini sağlar. Kendi hikâyesini anlatabilen çocuk, başkalarının ona biçtiği kimliklere daha az mahkûm olur. Çünkü toplumda dışlanma, değersizlik hissi ya da görünmezlik yaşayan bireyler, çoğu zaman aidiyet arayışını sağlıksız alanlarda arayabilir. Oysa yazmak; çocuğa “Ben buradayım, düşünüyorum, hissediyorum ve anlatabiliyorum” deme gücü verir. Yazı aynı zamanda bir hafıza oluşturur. Çocuk yazdıkça yalnızca anı biriktirmez; yaşadığı dünyayı anlamlandırır. Ailesini, arkadaşlıklarını, korkularını, mahallesini, okulunu ve hayata dair gözlemlerini kaydeder. Böylece çocuk, toplumsal yaşamın pasif bir parçası olmaktan çıkar; onu gözlemleyen ve yorumlayan bir özneye dönüşür. Bu dönüşüm, demokratik toplumların temelinde bulunan eleştirel düşünme becerisinin de başlangıç noktalarından biri olur.
Elbette yazmak tek başına dünyadaki tüm kötülükleri ortadan kaldırmaz. Ancak çocuklara kendilerini ifade edebilecekleri alanlar sunmak; onları yalnızca akademik olarak değil, duygusal ve toplumsal açıdan da güçlendirir. Yazı yazan çocuk, duygularıyla temas etmeyi öğrenir. Düşüncelerini düzenler, öfkesini dönüştürür, hayal kurar ve başka hayatları anlamaya çalışır. Belki de bu yüzden yazmak, çocuk için sadece bir etkinlik değil; insan kalabilmenin yollarından biri sayılır.
Yazı yazmayı seven çocuklardan biri de Göktürk Mavi Sağlam. Henüz 6 yaşında Göktürk Mavi Sağlam, hayal gücüyle büyük bir adım attı. Minik yazmayı sever, “Dostum” adlı ilk çocuk kitabıyla okurlarıyla buluştu. Küçük yaşına rağmen kelimelerle güçlü bir dünya kuran Mavi, dostluk, sevgi ve arkadaşlık temalarını çocukların yani kendi gözünden anlatıyor.
“Dostum”, çocukların sıcak ve samimi dünyasını yansıtan hikâyesiyle hem minik okurlara hem de ailelere hitap ediyor. Erken yaşta üretmenin, hayal kurmanın ve kendini ifade etmenin güzel bir örneği olan bu kitap; çocukların yazarlık yolculuğuna ilham verecek nitelikte. Dostum, çocukların doğru destekle neler yapabileceklerini bir kez daha gösteriyor. 6 yaşında bir çocuğun kaleminden çıkan “Dostum”, raflarda yerini alırken minik yazmayı severlere de cesaret veriyor. Mavi’ye merak ettiklerimi sordum.

Kitap yazma fikri aklına nasıl geldi?
Başta kitap değildi. Annemle uyumadan önce birbirimize hikâyeler uydururuz. Bu günlerin adı bile var. Uydurma Günü. Bir gün aklıma hiçbir şey gelmedi. Annem hadi kendini anlat dedi. Anlatmaya başladım. Sadece uydurma günümüz için anlatmıştım. Annem çok beğenince ses kayıtları almış. Sonra kitap oldu.
Yazarken sana yardım edenler oldu mu?
Hayır kendim uydurdum. Ama sonra editörler düzeltti. Hatta beni kızdırdılar. Dostumun gizli sırrıymış diyordum ben. Onlar dostumun sırrıymış diye düzeltmişler. Oyuncaklarımı yanlış çizmişlerdi. Sonra düzelttik.
Yeni bir kitap yazmayı düşünüyor musun, düşünüyorsan konusu ne olur?
Yazmayı istiyorum. Ama annem editörler onay verirse kitap yaparız yoksa olmaz dedi. Konusuna karar verdim bile. Matbaayı yazmak istiyorum. Herkes konusunu çok beğendi. Matbaaya annemin yanına gittikçe artık her şeye daha dikkatli bakıyorum.
Kitap yazmak sana ne hissettirdi, yazmaya devam edecek misin?
Kitap halinde görmek çok mutlu etti. Herkes çok güzel şeyler söyledi kitabımı görünce. Ben en çok fuarda imza atmayı sevdim.
Yazmaya heveslenen arkadaşların için önerilerin var mı?
Bence akıllarına gelen şeyleri hemen yazsınlar. Ben kalemle yazı yazmayı sevmiyorum ama hikâyeler uydurmayı seviyorum. Bazen saçma bazen komik oluyor. Anneme anlatıyorum o da hep dinliyor.
Kaynak: BirGün

