HomeTürkçe HaberlerGündemBarışın hukuka ihtiyacı var

Barışın hukuka ihtiyacı var

Published on

spot_img

Eski Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile süreci, bakanlık döneminin tanıklıklarını ve aşılması gereken eşikleri konuştuk:

  • Sayın Bahçeli adeta ‘Kuzey Denizi’nde buzkıran görevi yapıyor’. Ülkenin, milletin geleceği için şahsının zarar görme ihtimalini göze alarak bunu söyleyebilmek yürek ister. Artık diğer aktörlerin de bu cesarete ortak olması gerekir
  • Kürt sorununun çözümü Türkiye’nin hukuk devleti olması yönündeki psikolojik bariyerleri de ortadan kaldıracaktır. Türkiye bu süreci heba etmemeli. Kısa sürede hukuk devletinin tüm gereklerini inşa etmek Türkiye’ye iyi gelecektir
  • AK Parti’de gördüğümüz ikircikli ve tutuk bir tablo var sanki. Bu sürecin bana göre tek zayıf noktası toplumun buna hazırlanmamış olmasıdır. AK Parti bunu yapmadı. Bu ucundan yarım yamalak tutarak yürüyecek bir iş değil

Nezahat Doğan

MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin başlattığı, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın da karşılık verdiği süreç bir yılı geride bıraktı. Bu aşamada sürecin ilerleyebilmesi için gerekli yasal ve hukuki adımlar henüz atılmış değil. Barış adına da toplumsal rızanın oluşmasında bagaj sürüyor ve “asıl gerçek barışa” geçilemiyor.

Müzakerelerin ilerlemesinde, Abdullah Öcalan’ın statüsünün resmi olarak tanınması da artık önemli bir eşik. Devlet Bahçeli’nin, “Abdullah Öcalan’ın statü açığı varsa bu mesele konuşulmadan sorunun çözümüne de gidilemez” diyerek bir kez daha asıl meseleleri konuşmak ve adımlar atmak gerektiğinin sözünü kurdu ve mesajlarını verdi. Şimdi sıra devlet ve iktidarda.

Bugünkü süreci konuşurken, önceki süreçlerden önemli dersler çıkarmak da gerekiyor. Geçmişteki çözüm süreçlerinin akamete uğramasının başlıca nedenlerinden biri hukuki güvencelerin sağlanmamasıydı. Bugün ise beklenti, hükümetin hukuku işletmesi ve yasal düzenlemeler konusunda daha etkin bir tavır ortaya koyması yönünde.

Ancak bugün tartışılan mesele yalnızca bir “çözüm süreci” değil. Aynı zamanda Türkiye’nin hukuk devleti olup olamayacağı, siyaset kurumunun korkularını aşıp aşamayacağı ve yüzyıllık güvenlik reflekslerinin değişip değişmeyeceği… Bu nedenle süreç, sadece Kürt meselesinin değil, Türkiye’nin demokratik geleceğinin de turnusolü olarak görülüyor.

Peki hükümet hukuku işletme konusunda neden pasif kalıyor? Devlet Bahçeli’nin açıklamaları yeni bir aşamanın öncüsü mü? Meclis’in yasa yapma süreci nasıl işlemeli? Toplum ve siyaset arasında barışa yönelik toplumsal rıza neden tam olarak sağlanamıyor? AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu süreçteki hesapları neler? Çözüm süreci herkese partiler üstü nasıl bir sorumluluk yüklüyor? Adalet ve hukuk nasıl sağlanmalı?

Tüm bu soruları ve başlıkları, DEVA Partisi kurucularından, eski Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile konuştuk…

  • Önce biraz geriye gidelim… 2009-2013 yılları arasında Adalet Bakanlığı yaptınız. O dönemde de bir süreç yaşandı ancak sekteye uğradı ve sona erdi. O dönemin temel sıkıntıları ve sürecin zayıf yönleri nelerdi? Bugün ise hangi noktada duruyoruz?

Şimdi 2009’da başlayan süreç aslında bu çalışmaların ilki de değil, geçmiş yıllarda da birtakım denemeler olmuştu. Fakat 2009 “Demokratik Açılım” diye başladı. Sonradan “Milli Birlik ve Kardeşlik” sürecine doğru evrildi. O dönemin temel sorunları ve sürecin zayıf yönlerine gelince; parlamentoda o günkü ismiyle HDP dışında destek veren kimse yoktu. Yani AK Parti tek başınaydı. Muhalefet partileri sürece şiddetle karşı çıkıyorlardı. Ayrıca konuyu Meclis’e getiren, Meclis’i bu sürece ortak eden bir anlayış da yoktu. Tamamen AK Parti ile HDP’nin kendi aralarında kurdukları bir irtibat köprüsü ile istihbarat biriminin de Kandil’le, Avrupa ayağı ile yaptığı çalışmalar, atmaya çalıştığı adımlardan oluşuyordu. Sivil toplum örgütlerini sürece müzahir hale getirme yönünde bir çalışmaya da girişilmemişti. Yargı ve güvenlik bürokrasisinin konuya sempatik bakan bir boyutu da yoktu. Bunun PR’ı da yapılmamıştı. Bir hazırlık süreci de yoktu. Tabi ki bunlar olmayınca maalesef süreç yürümedi.

  • Hazırlansaydı yürür müydü?

Habur girişleri vardı: O konuda da iyi çalışılmamış ve detayları konuşulup belirlenmemişti. Habur girişlerinden ve yurt dışından gelenlerin il gezileri ve meydanlarda verilen görüntüler süreci kilitledi ve akamete uğrattı. Elbette 2009’un taraflarında iyi ve karşılıklı bir sorunu çözme iradesi vardı. Bu süreç iki partinin birtakım zorlamalarla, örgütle kurulan temaslarla, 86 milyonluk bir ülkede böyle bir çıkışı kabul ettirip ettiremeyeceğini gösteren önemli bir işaret oldu ve netice alınamadı.

  • Aynı siyasi iradenin yürüttüğü 2013-2015 süreci de var. Tüm bu deneyimler bugünkü zemini mi hazırladı?

2013-2015’te de şartlar benzer. AK Parti yine tek başına, yine parlamento sürecin içinde değildi. Yine bürokrasi çok müsait değildi. Ama 2013’te 2009’a nazaran çok önemli bir artı vardı.

  • Neydi o?

İletişim noktasında akil insanlar heyeti kurulmuştu. Toplumu aydınlatma noktasında çok güçlü ve başarılı bir çalışma yapılmıştı. O sürecin en pozitif yönü 81 ilde toplumun bildiği, tanıdığı kanaat önderleri, sanatçılar, fikir adamları, yazarlar, çizerler ve tamamının katkısıyla yapılan geniş bir saha taraması oldu. Bunun sonucunda da toplumsal destek yüzde 70’lere kadar yükseldi.

  • Ancak ortada bir hukuki güvence yoktu. 2009’da Habur’dan gelenler tutuklandı, yargılandı ve cezaevine girdiler. Hukuki güvence ve altyapı sağlanmış olsaydı sonuç yine aynı olur muydu?

Eksik yön tam da buydu! 2009’daki sürecin hukuki altyapısı yapılmadan Habur girişleri başladı. Aslında Habur girişleri için özel yasaların çıkartılması gerekiyordu. O girişler özel yasa olmadan mevcut Türk Ceza Yasası’nın birtakım maddeleri yorumlanarak uygulanmaya çalışıldı. Yetmedi tabi, işin komplikasyonları oldu. Toplum irite olmaya da eğilimliydi. Muhalefet bayrak açtı ve süreç ayakta duramadı. 2013’te de bütün bu iletişim faaliyetleri pozitif olmasına karşın yine yasal altyapı hazırlanmadı. Yoksa bu çok daha aklı başında, kamusal iletişimi yapılmış bir süreçti. Toplumsal destek yüzde 70’lere varmıştı ancak 4-5 adımlık yol haritası yapılmıştı. Bu yol haritasının işleyişinde bugünkü gibi tıkanıklıklar oldu.

  • Siz de o dönem bakandınız. Sürecin tıkanmasındaki en önemli nedenlerden biri, silah bırakıp gelenlerin durumuna ilişkin belirsizlik değil miydi?

En önemli sebep; Türkiye’ye üçüncü aşamada dönecek olanlarla ilgili “bizim akıbetimiz ne olacak” sorusunun cevabının ortaya konulmamış olmasıydı. Yani yasal altyapı… Bu deneyimlerden sonra bugün çok pozitif bir tablo var.

  • Neye göre çok pozitif?

2009 ve 2013’te AK Parti tek başınaydı. Bugün parlamentoda olanlar içerisinde karşı çıkan tek parti var, onun dışında tüm siyasi partiler bu sürece destek veriyorlar.

  • Hem sürece destek veren siyasi partiler hem de sorunun çözümü ve hukuki adımlar konusunda bir Meclis komisyonu var. Kürt sorununun çözümünde parlamentonun devreye girmesi ilk kez bu kadar önemli bir eşik mi oluşturuyor?

Meclis’e taşınması önemli bir adım. Bir tarafta Cumhur İttifakı bileşenleri, diğer tarafta parlamentodaki bir parti dışındaki muhalefetin verdiği katkı var. TBMM’de ilk defa bu konunun muhatabı olarak partilerin katılımıyla bir komisyon kuruluyor. Komisyon geniş bir çalışma ve dinlemeler yapıyor. Partilerin raporlarını, görüşlerini alıyor. Ondan sonra ortak bir rapor çıkıyor. Dolayısıyla bu süreç birçok olumlu şartı içinde barındırıyor. Önemli bir fırsat aralığı burası.

  • Ancak geçmiş dönemlerle kıyaslandığında, bugün toplumsal zemindeki dinamiklerin ve çalışmaların aynı ölçüde etkili olmadığı görülüyor. Süreç, toplumsal alan yerine daha çok Meclis merkezli mi ilerletiliyor? Zayıflık nerede?

24 Ekim sürecinin en zayıf yanı, 2013’te yapılan toplumla geniş iletişim kurulması ve konunun topluma anlatılması konusundaki eksiklik… Özellikle bu konuda özel bir çalışma yapılmadı.

  • Neden? Kimler, hangi hesaplarla mesafeli davranıyor?

Ben bu konuda AK Parti’nin tutuk kaldığını düşünüyorum. Çünkü MHP ve Sayın Devlet Bahçeli elini değil, gövdesini bu taşın altına koymuş durumda. Bu konuda çok samimi olduğunu hissettiriyor.

  • “Devlet Bahçeli elini değil, gövdesini taşın altına koydu” dediniz. Peki Cumhurbaşkanı Erdoğan bu süreçte ne yapıyor ya da nasıl bir pozisyon alıyor?

AK Parti’de gördüğümüz ikircikli ve tutuk bir tablo var sanki. Tabi her ne kadar istihbarat birimi Meclis’te komisyona katılan partilerin yetkililerine sınırlı birtakım bilgiler verdilerse de İmralı ile yapılan iletişimin arka planını tam bilmiyoruz. Ama 2024’ten bu yana devam eden bu sürecin bana göre tek zayıf noktası toplumun buna hazırlanmamış olmasıdır. MHP kendi parti örgütlerini bilgilendiren bir çalışma yaptı. Oysa AK Parti bunu bile yapmadı diye biliyorum. Teşkilatlarda da bu konunun tartışılmadığı kanaatindeyim.

  • Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın topluma karşı daha edilgen bir pozisyonda kalmasının nedeni nedir? Pragmatist bir siyasetçi olduğunu da biliyoruz. Sizce hangi hesaplar ve hangi ajanda doğrultusunda hareket ediyor?

2015 seçimleri sonucunda Sayın Erdoğan; bizim çözüm süreci çalışmalarımız HDP’ye yaradı, onlar %13’ün üzerinde bir orana yükseldiler, AK Parti ise Meclis’te salt çoğunluğunu kaybetti diye düşünüyor olabilir ve bu endişe onu ikircikli bir yapıda tutuyor olabilir. Ama bu ucundan yarım yamalak tutarak yürüyecek bir iş değil. Çünkü kendi seçmeninizin sizin bu konudaki tutarlılığınızı ve kararlılığınızı görmesi lazım ki, sürece müzahir bir tutum takınsın. Siz inanmadığınızda seçmeninizin bu işe inanması hiç kolay değil.

  • Şu anki sıkıntı?

Şu anda geldiğimiz noktada en büyük sıkıntı ve eksiklik toplumsal desteği artıracak bir planlamanın yapılmamış olmasıdır. Bundan özellikle kaçınıldığını da düşünüyorum. Maalesef bunun ileride ayağa dolanabilecek bir sıkıntı olabileceğini değerlendiriyorum.

  • Bu eksiklikler ve kaçınmalar süreci sekteye uğratabilir mi?

İktidarın bunu arzu edeceğini zannetmiyorum. Nihayetinde iktidar partisi yüzyıllık bir problemi çözen parti olmanın onurunu da semeresini de haklı olarak elde edecektir. Ama buradaki tutukluk, istemese bile sorun çıkartabilir.

  • Erdoğan ile Bahçeli arasında bu konuda bir ayrışma mı var? Erdoğan’ın daha geride durduğu, Bahçeli’nin ise sürecin sözcülüğünü üstlendiği bir rol paylaşımı mı söz konusu?

Devlet Bey, MHP adına gövdesini taşın altına koydu. Ama nihayetinde hukuken hükümetin icraatlarından sorumlu olan AK Parti ve Sayın Erdoğan. Bu sürecin istikbalde doğuracağı olumsuz sonuçlar MHP’yi ayrı, AK Parti’yi daha farklı etkiler. Tabiri caizse MHP’nin hukuki sorumluluğu yok. Ama AK Parti ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan hukuken de sorumluluğu üstleniyor. O açıdan biraz daha geniş bakmasını, ihtiyatlı olmasını anlayabilirim.

  • Kürt tarafı ve örgüt birçok adım attı. Ancak bir tarafta güçlü bir irade görünürken, diğer tarafta somut adımlar hâlâ yok. Bu süreç nasıl ilerleyecek?

Bir buçuk sene içinde sembolik olarak silah bırakıldı, bazı mağaralar boşaltıldı vs. Onların detaylarını bilmediğimiz için sadece yorum yapıyoruz. Ancak bu böyle ortada bırakılacak bir mesele değil. Nihayetinde 2009 ve 2013 denemelerinde ikisinin ortak zayıf ya da yanlış olan boyutu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşının ulaşması gereken temel haklarını bir örgütün atacağı adımlara ipotek etmiş gibi görünmesi yanlış bir şey.

  • Ne demek biraz açar mısınız?

Bu süreçte de atılması istenen adımların, kültürel hakların, temel haklar konusundaki taleplerin, bu ülke vatandaşına hiçbir müzakereye tabi olmadan tanınması ve bu tanımanın gereği olarak uygulamaya sokulması gerekir.

  • Burada yasal ve anayasal hakları mı vurguluyorsunuz?

Evet, bunlar tanınır ve gereği yapılır. Bunlar yapıldıktan sonra eğer yasadışı bir oluşum hala devam ediyor ise, hukuk devleti en güçlü şekilde bu yapılanmayla mücadelesini yapar. Unutmayalım ki her iki süreci de akamete uğratan şey atılacak adımların yasal korunmaya alınmadan atılması oldu. Oysa yasal altyapı inşa edilebilse, bu yasal pozisyona uygun olarak gelirler, o yasanın öngördüğü çerçevede normalleşme sürecine katılırlar. Yani bir devlet kendi vatandaşının temel haklarını herhangi bir ön şarta bağlayamaz… Bir ülke, bir hukuk devleti kendi vatandaşının doğuştan var olan haklarını kullanabilmesini başka bir yapılanmanın atacağı adımlara bağlayamaz. Burası yanlış bize göre. DEVA Partisi olarak biz kuruluştan itibaren bunu söylüyoruz.

  • Kürtlerin de eşit haklarla anayasa içinde yer aldığı, eşit yurttaşlık ilkesini esas alan ve bunu işletebilen bir hukuk sistemi mi?

Kürt olur, Arap olur, Laz olur, Çerkez olur; kamu idaresinin bu ülkenin 86 milyonun her bir bireyinin doğuştan sahip oldukları haklarını temin etmesi, uygulanabilir hale getirmesi gerekiyor. Devlet sonrasında bu ülkenin asayişini, huzurunu, güvenliğini taciz eden, tehdit eden bir unsur varsa onunla da en güçlü şekilde mücadelesini yapar. Bu nedenle sürecin sağlıklı ilerleyebilmesi için, parlamentonun temmuz ayında tatile girmesinden önce yasal altyapının en azından Meclis gündemine getirilmesi; Meclis’teki siyasi partilerle bu düzenlemelerin müzakere edilmesi, mümkünse yasal çerçevenin de inşa edilmesi büyük önem taşıyor.

  • Türkiye’deki süreç, dünyadaki çatışma çözümü örneklerine kıyasla tersinden işliyor. Önce silahlar bırakıldı, geri çekilme yaşandı. Ancak devlet ve hükümet tarafından hukuki hiçbir adım atılmadı. Hatta mevcut yasaların ve hukukun dahi işletilmediği bir tabloyla karşı karşıyayız. Sizce yargı alanında gerçekten demokratikleşme yönünde bir ilerleme nasıl olmalı?

Hukuk devletinin hayata geçirilmesi gereken asgari prensipleri var. Bunlar olmadan olmaz. Bu olmadan ekonomi de olmayacak. Çünkü hukuki güvenlik olmayınca insanlar bu ülkeye yatırım yapmaya, kaynak getirmeye korkuyorlar. Çok açık, net. Arka planını tam bilmiyoruz ama bu iş biraz tersten gidiyor. Ama süreçte şu adımlar atıldı, bize verilen şu sözler yarım kaldı denilerek süreç akamete uğrarsa, Allah göstermesin, yazık olur.

  • Bunu söylerken kaygılı mısınız?

Çünkü bir daha bu kadar olumlu unsur bir araya gelemeyebilir. Parlamentoda bir parti dışında bütün siyasi partiler mutabakat sağladılar. Bir komisyon kuruldu. Daha önce “böyle bir sorun yoktur, terör sorunu vardır,” denilen bir zeminden bu sorunun nedenleri, nasıl ortadan kalkacağına dair adamakıllı bir münazara yapıldı. Bölgenin konjonktürü de bu meselelerin bir an önce çözüme ulaşmasını gerekli kılıyor. Dolayısıyla önce bu yasal altyapıyı inşa edip, bu yasal altyapıdan istifade edeceklere bu imkânı sağlamak; kamu otoritesinin bu yasal düzenlemeleri bir an önce parlamentoya getirmesi sürecin neticeye doğru ilerlemesine katkı sunabilir.

  • Tartışılan başlıklara baktığınızda, nasıl bir yasal düzenleme olmalı? Çözüm için hangi adımlar atılmalı?

Şimdi bu yasal düzenlemeyle silah bırakanların önemli bir kısmının memlekete gelip topluma entegre olması, sürecin normalleşmesi ve toplumsal bütünleşmenin sağlanması amaçlanıyor. Belki tamamı gelemeyecek ama önemli bir kısmı ne kadar çok unsuru katabilirse o kadar başarılı olma ihtimali yüksek olur. Bunu sağlayabilmek için de silahı bırakıp Türkiye’ye gelecek olanların bu süreci öngörebilmesi lazım.

  • Peki, silahı bırakıp döneceklerin güvence mekanizması nasıl oluşturulacak?

Karşılaşacağı tabloyu görmesi lazım. Bu çok doğal bir talep, çok doğal bir beklenti olur. Ben bulunduğum pozisyonu terk edeceğim. Türkiye’ye geleceğim. Ama ne olacağı ile ilgili bir kanaatim ve bilgim yok. Bu yapıcı muğlaklık değil, bozucu muğlaklık olur. Yapıcı muğlaklık dış politikada, diplomaside kullanılan yöntemlerden bir tanesidir. Ama buradaki muğlaklık yapıcılığa hizmet etmeyebilir.

  • Abdullah Öcalan’ın “statüsü” henüz sağlanmadı. Ancak Devlet Bahçeli adını koydu ve “Barış ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” tanımını kullandı. Ne bekleniyor? Bu önemli bir sorun değil mi?

İsim çok önemli değil. Zaten fiilen yürütülen bir süreç var burada. Bu süreç yürütülürken Suriye ve Irak ayağındaki unsurlarla İmralı’yı temas ettiriyorsunuz, onlarla bir iletişim kuruyorsunuz. Zaten fiili olarak bir koordinasyon, sürecin ilerlemesi için bir mesai yaptırıyorsunuz. Bunun isminin konulması belki psikolojik açıdan iktidar partisini biraz tedirgin edebilir. Ama artık utangaç, mahcup yöntemlerle bu işin belli bir yerden öteye geçmeyeceği de aşikâr.

  • Şeffaflaşması mı lazım?

Her şeyin şeffaflaşması lazım diyemem. Birtakım konuların kamuoyuyla paylaşılacak aşamaya gelinceye kadar olgunlaştırılması evreleri vardır. Onları olgunlaştırıp belki kamuoyuyla paylaşmak daha makul olur. Ancak artık bir buçuk sene geçmiş, birçok adımlar atılmış, birçok sözler söylenmiş, bir kısım taahhütlerin kısmen de olsa atılmış adımları var. Bu aşamadan sonra bu tür şeylerden çekinmemek lazım.

  • Bu konuda artık çekincelerin ötesine adımlara geçilmesi mi gerekiyor?

Devlet Bey’in yapmış olduğu ilk Ekim ayı çıkışıyla beraber attığı adımları saygıyla karşılıyorum. Kendi partisi ve kendi siyasi hareketini büyük bir risk altına koyarak bu ülkenin selameti için bunu yaptı ve yapmaya devam ediyor. Sayın Bahçeli’nin yaptığı bu hamleyi yapacak başka bir siyasi parti yok Türkiye’de. Çünkü meseleye en cepheden karşı çıkan bir kitleyi stabilize etti, o kitleyi dinginleştirdi, o kitlenin öfkesini ya da muhtemel tepkisini nötralize etti. Bu çok önemli bir misyon. Bunu Sayın Tayyip Erdoğan da yapamazdı, bir başka parti genel başkanı da yapamazdı. Bu açıdan ona teşekkür etmek lazım. Sayın Bahçeli’nin konuşma metinlerine baktığımızda MHP’nin klasik nutuklarından, konuşma metinlerinden tamamen ayrı bir şey. Son yapmış olduğu konuşma da ayrı bir manifesto gerçekten.

  • Devlet Bahçeli’nin açıklamasını bir manifesto olarak mı değerlendirdiniz?

Elbette, çok önemli tespitler var. Çok ciddi telkinleri var. Vatanperverlik budur. Vatanın, ülkenin, milletin geleceği için kendi şahsının zarar görme ihtimalini göze alarak bunu söyleyebilmek ve bunu savunabilmek yürek ister. Bu yüreği, bu cesareti ortaya koydukları için teşekkür edilmesi gerekir. Ama artık diğer aktörlerin de bu cesareti, bu yüreğe ortak olması gerekir.

  • Sizce Erdoğan’ın böyle bir çıkıştan önceden haberi var mıydı?

Bunu dünden beri tartışan gazeteciler var. Bu spekülatif bir şey. Sayın Bahçeli adeta “Kuzey Denizi’nde buzkıran görevi yapıyor”, buzu kırıyor arkadan diğer gemiler geliyor. Bu çok kıymetli bir emek, bir mesai. Onun için artık diğer partilerin de, siyaset aktörlerinin de günübirlik siyasi çıkarlara değil, en azından sürece katkı sunan, orta ve uzun vadede bu ülke insanının selametine hizmet edecek pozisyonu ortaya koyması gerekiyor.

  • Günübirlik siyasi çıkarlar ve seçim hesaplarının ötesinde, yeni yüzyılda barış içinde ortak yaşam için ortak bir yol, yöntem ve söylem geliştirilmesi gerekmiyor mu?

Kendi partimiz açısından söyleyeyim. Sayın Babacan hem 2009’da hem 2013’te çözüm süreçlerinde hükümetin içinde önemli görevler icra ediyordu. Ben Adalet Bakanı olarak bulunuyordum. Bu hadise ortaya çıktığında daha AK Parti beyanat vermeden Ali Babacan Bey, “Yüzde 5 bile bir ihtimal olsa bu süreci desteklemek lazım,” dedi. İlk gün bu açıklamayı yaptı. Uyarılarımızı yaparız, yöntemlerde eksikler, yanlışlar görürsek uyarırız, eleştiririz ama bu süreci Türkiye’nin hatırı için destekleyeceğiz. Sayın Bahçeli’nin kırdığı buzların arkasından ilk giden parti biziz tabiri caizse.

  • Şimdi, İmralı’daki koşulların iyileştirilmesi ve iletişim alanının açılması da önemli başlıklardan biri. Devlet yetkililerinin açıklamalarının ötesinde, Abdullah Öcalan’ın ne söylediğini, çözüm için nasıl bir yol ve yöntem önerdiğini gazeteciler olarak doğrudan sormak istiyoruz. Başvurular yapmamıza rağmen bu iletişim kanalları açılmıyor. Statünün sağlanması ve bu adımların atılması için neler yapılmalı?

Aslında ben bunda art niyet aramıyorum. Bir endişe var orada.

  • Nedir o endişe?

Bu iş bir çerçeve üzerinden yürüyor. Örgütle istihbarat birimi ve İmralı arasında uzunca bir sürede oluşturulmuş bir çerçeve üzerinden ilerlemeye çalışıyor. Bu bahsettiğiniz iletişim süreçleri eğer uygun zamanlaması sağlanamazsa sürece ket vuracak sonuçlar doğurabilir. Doğru zamanda bunu başlatmak lazım diye düşünüyorum.

  • ‘Uygun zamanlamaya’ kim karar verecek?

Bu müştereken yapılır. Bu müzakereleri yapan unsurların hem devlet katında hem muhatapları açısından bunu ortak belirlemesi lazım. Çünkü siz sürece müzahir olabilirsiniz. Bir başka yayın kuruluşu da süreci nasıl sabote ederim diye düşünebilir. Nitekim bu sürece karşı çıkan medya organları da var, siyasi partiler de var, kanaat önderleri içinden bu sürecin bir an önce infilak etmesini arzu edenler de var. O açıdan bu süreci bu tür etkilerden koruma refleksi diye algılıyorum. Ama diğer taraftan yasal altyapının incelenmesi ve toplumsal rızanın oluşturulmasını sağlayacak hamlelerin eksik bırakıldığı noktasında eleştirimi yapıyorum açıkçası.

  • Dezenformasyon, provokasyon ve gerçeğin çarpıtılması gibi risklere dikkat çekiyorsunuz. Ancak bugün de bunlar yaşanmıyor mu?

Bakınız iyi niyet yetmiyor. Habur girişleri geçmiş sürecin sonunu getirmiştir. Habur girişlerindeki altyapı iyi inşa edilmediği için, yasal altyapı kurulmadan bu süreç zorlandığı için ve girişlerden sonraki yapılacak iş ve işlemler, tarafların atacağı adımlar detaylarıyla planlanmadığı için o süreç sona ermiştir. Çünkü Habur girişlerinden bir ya da iki gün sonra Avrupa ayağından girişler olacaktı. Avrupa’dan bir heyet uçakla İstanbul’a gelecekti. Sürecin bir parçasıydı o. Habur girişlerindeki öngörülmeyen komplikasyonlar sonucu Avrupa ayağının girişlerini durdurmak zorunda kalmıştır merkezi idare. Onun için bu sürecin işletilmesinde detaylar esas kadar kıymetli, önemli. Buralarda iyi çalışılması toplum psikolojisini zehirleyecek, irite edecek komplikasyon ihtimaller iyi düşünülmeli. Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş.

  • Sizce ilgili yasalar Meclis’ten ne kadar sürede geçirilebilir?

2024 Ekim sürecinde rahmetli Sırrı Süreyya bu işleri anlatırken “önce barış, sonra çözüm” diye ifade etmişti. “Önce silahsızlanma ve silahların ortadan kalkması… Dolayısıyla herhangi bir pazarlık içinde değiliz,” diyordu. Başarılı bir iletişimdi. Bunu Kürt camiasından ve sivil toplumundan birtakım itiraz cümleleri gelebilir, ama sürecin artık bu aşamada öngörülebilir olması lazım. Yani silah bırakıp Türkiye’ye gelecek olan kişilerin neyle karşılaşacaklarını, hangi muameleye tabi olacaklarını ve kendilerinin ve ailelerinin orta, uzun vadeli hayat planlamasını öngörebilmeleri lazım. Endişe buradan kaynaklanıyor.

  • İçinden geçtiğimiz bu kritik dönemde Kürt sorunu; temel hak ve özgürlükler, eşit yurttaşlık, ekonomik, kültürel ve sosyal meseleler… devlet ve siyaset de yüzyıllık ezberlerini bozarak değişmeye mi çalışıyor?

Bu ülke başbakanını, bakanlarını asmış bir ülke. Rahmetli Demirel’in hatıralarında “Ben Başbakanlık koltuğuna oturduğumda karşımda bir sehpa olduğunu düşünerek çalışıyordum,” gibi sözler var. Böylesi bir ülkeden bahsediyoruz ve bu ülkede bu korkuların, endişelerin birçoğu aşıldı. Türkiye’yi evrensel hukukla barışık, bireysel haklarını güvence altında olduğu bir hukuk devleti kriterlerinin tam kamilen uygulandığı bir noktaya taşıyabiliriz diye düşünüyorum.

  • Bunun ilk aşaması ve ön koşulu nedir?

Bunun için en büyük engel Kürt sorunu meselesinin çözülmemiş olması. Bu sorunun çözümü Türkiye’nin hukuk devleti olması yönündeki psikolojik bariyerleri de önemli ölçüde ortadan kaldıracaktır diye değerlendiriyorum şahsen. Çünkü siyaset kurumunun önünde bölünme endişesi, terör hortlar vesaire gibi korkuların ortadan kalkması siyasetçinin mazeretini de tamamen tüketir diye düşünüyorum.

  • Barış ne için gerekli?  Barış için herkesin cesaretle tarihsel bir sorumluluk üstlenmesi mi gerekiyor?

Bu zaten olması gereken bir şeydir. Dün de buna ihtiyaç vardı, ama bugün iklim her zamankinden daha müsait. Dolayısıyla bu fırsat aralığını kaçırırsak bunun kaçmasına vesile olanlar tarihi vebal taşırlar diye düşünüyorum. Biz kendi adımıza bu vebalin altına girmemek için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz. Türkiye bu süreci heba etmemeli. Bu sorunu çözerek hukuk devleti olmanın önündeki psikolojik bariyerleri de yıkmalıyız. Kısa sürede hukuk devletinin tüm gereklerini inşa etmek Türkiye’ye iyi gelecektir. Dostları için güvenilir, düşmanlar için de çekinilen bir ülke olması için bu projelerin hayata geçmesi lazım.

Barış anneleri de mecliste siyasi partileri ziyaret etti.

Evet, Anneler günü vesilesiyle geçtiğimiz perşembe günü Barış Anneleri partimizi ziyaret ettiler. Biz de Türkiye’deki annelerin huzurlu, mutlu ve güven içinde yaşamasını arzu ederiz. Onları hareket ettiren ortak acıları, artık hiçbir acılı annenin kalmaması hepimizin ortak dileği.

Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi

Latest articles

Üstgeçit asansöründe feci ölüm

Manisa'da yaya üst geçidindeki asansör ile dış koruma demirleri arasında sıkışan genç feci şekilde hayatını kaybetti.

Üstgeçit asansöründe feci ölüm

Manisa'da yaya üst geçidindeki asansör ile dış koruma demirleri arasında sıkışan genç feci şekilde hayatını kaybetti.

Trump, İran’ın son teklifini de reddetti, barış ihtimali bir kez daha çıkmaza girdi

Başkan Trump, Pazar günü İran’ın ABD ile savaşı sona erdirme yönündeki son teklifini “KESİNLİKLE KABUL EDİLEMEZ” diyerek reddetti. Trump, İran hükümetinin, iki ülke arasındaki kırılgan ateşkesi sarsan gergin bir haftanın ardından çatışmayı sona erdirmek için bir karşı teklif gönderdiğini açıklamasından saatler sonra bu yorumu yaptı. İran’ın teklifinin ayrıntıları kamuoyuna açıklanmadı ve Trump neyin sakıncalı olduğunu […]

THY uçağı Nepal'e iniş sonrası yangın nedeniyle acil boşaltıldı

Türk Hava Yolları'nın İstanbul - Katmandu seferini yapan tarifeli uçağı, Tribhuvan Uluslararası Havalimanı'na iniş sonrası yangın tehlikesi nedeniyle acil olarak tahliye edildi.

More like this

Üstgeçit asansöründe feci ölüm

Manisa'da yaya üst geçidindeki asansör ile dış koruma demirleri arasında sıkışan genç feci şekilde hayatını kaybetti.

Üstgeçit asansöründe feci ölüm

Manisa'da yaya üst geçidindeki asansör ile dış koruma demirleri arasında sıkışan genç feci şekilde hayatını kaybetti.

Trump, İran’ın son teklifini de reddetti, barış ihtimali bir kez daha çıkmaza girdi

Başkan Trump, Pazar günü İran’ın ABD ile savaşı sona erdirme yönündeki son teklifini “KESİNLİKLE KABUL EDİLEMEZ” diyerek reddetti. Trump, İran hükümetinin, iki ülke arasındaki kırılgan ateşkesi sarsan gergin bir haftanın ardından çatışmayı sona erdirmek için bir karşı teklif gönderdiğini açıklamasından saatler sonra bu yorumu yaptı. İran’ın teklifinin ayrıntıları kamuoyuna açıklanmadı ve Trump neyin sakıncalı olduğunu […]