Elmas, ya da daha bilindik adıyla pırlanta, bir yandan zamana karşı sarsılmaz bir dayanıklılık simgesi olurken, bir yandan da ışığı mükemmel bir şekilde kırma yeteneğiyle benzersiz bir parlaklık sunar. Elmasın değerini belirleyen temel unsurlar, doğadaki nadirliği ve üretim zorluğunda gizlidir. Yerin derinliklerinde, aşırı basınç ve sıcaklık altında, milyonlarca yılda gerçekleşen oluşum süreci yetmezmiş gibi, bir karatlık saf elmasa ulaşmak için işlenen tonlarca toprağın maliyetli madencilik süreçleri ve ustalık gerektiren kesim teknikleri de ekledi mi, elmasın doğadaki halinden takılardaki yerine uzanan yolculuğu daha da paha biçilemez bir hal alır. En azından bizlere anlatılan şekliyle böyle.
Halbuki günümüzde, elmasın yerin derinliklerinde maruz kaldığı ekstrem koşulları laboratuvar ortamında taklit etmek, iki temel bilimsel yöntemle mümkün. Yüksek Basınç Yüksek Sıcaklık yönteminde, saf karbon, devasa pres makinelerinde aşırı ısı ve baskıya maruz bırakılarak bir elmas tohumu etrafında kristalleştirilir. İkinci yöntem olan Kimyasal Buhar Biriktirme sisteminde ise vakumlu bir oda içerisindeki karbonca zengin gazlar plazma haline getirilerek karbon atomlarının bir tohum üzerine yağmur gibi yağması ve katman katman birikmesi sağlanır. İşin ilginci şu ki; ortaya çıkan bu taşlar, atomik dizilimlerinden optik yansımalarına kadar doğal elmaslarla tamamen aynı karakteristik özellikleri taşır. Yani bunlara taklit değil, laboratuvarda “yetiştirilmiş” gerçek elmas demek hiç de yanlış olmaz.
Madenciliğin çevresel maliyetlerini ortadan kaldıran ve süreci milyarlarca yıldan birkaç haftaya indiren bu teknolojik devrim, hem mücevher dünyasında daha ulaşılabilir seçenekler sunar hem de endüstriyel alanda kusursuz sertlikte materyallere erişimi mümkün kılar. Zaten laboratuvar üretimi elmaslar ile doğal elmaslar arasındaki fark, işin kimyasında değil pazarlamasındadır. Kimyasal olarak bakıldığında, her iki taş da kristal bir kafes yapısında dizilmiş saf karbondan oluşur; yani aralarında dayanıklılık, parlaklık veya atomik dizilim açısından hiçbir fark yoktur. En deneyimli mücevher uzmanları bile bu iki taşı birbirinden ayırabilmek için gelişmiş laboratuvar cihazlarına ihtiyaç duyar. Doğal elmaslar yerin kilometrelerce altında, devasa bir basınç ve sıcaklık eşliğinde milyarlarca yılda oluşurken; laboratuvarlarda bu süreç sadece birkaç haftada tamamlanır.
Elmasın günümüzdeki sarsılmaz konumu, kapitalist sistemin arz-talep dengesini manipüle etme ve bir metayı “ihtiyaç” olarak kurgulama becerisinin en büyük başarılarından biri. 20. yüzyılın ortalarında dev kartellerin uyguladığı stratejiler, elmasın piyasaya sürülme hızını yapay olarak kısıtlayarak doğada aslında o kadar da az bulunmayan bu taşı “nadir” statüsüne yükseltti. Devasa reklam kampanyaları da elması sadece bir aksesuar olmaktan çıkarıp, evlilik ve sadakat gibi derin insani duyguların ana somut ölçütü haline getirince elmas bir statü sembolüne dönüştürüldü. Kapitalizm, burada sadece bir taş değil, satın alınması sosyal bir zorunluluk gibi hissettiren bir prestij ve başarı öyküsü pazarlayarak pırlantalı takıları bugünkü erişilmesi zor ve fazlaca arzu edilen zirveye taşıdı.
NADİRLİK EFSANESİNİN ALTERNATİFİ
Mozanit ise elmastan daha parlak ve Dünya’nın jeolojik koşullarında oluşamayan, gerçek anlamda yıldız tozundan gelen bir cevher olmasına rağmen mücevher sektöründe adı pek de sık anılmayan bir mineral. Yer kabuğunda silikon ve karbon bolca bulunmasına rağmen, silikonun oksijene olan aşırı eğilimi nedeniyle, bu iki elementin birleşip mozanit oluşturmasına fırsat kalmadan, silikon saniyeler içinde oksijenle bağ kurar ve böylece kuvars veya bildiğimiz kum meydana gelir. Bu nedenle, Dünya üzerinde bulunan nadir doğal mozanitlerin tek kaynağı, oksijensiz ortamda, ölen yıldızların toz bulutlarından filizlenmiş meteoritlerdir.
Tıpkı elmas gibi laboratuvar ortamında mozanit üretmek de mümkün ve bu aslında küçük çaplı bir yıldız fırını inşa etmekle eşdeğerdir. Elmasın ihtiyaç duyduğu devasa basınçtan ziyade, mozanit için asıl kritik olan, ortamın tamamen oksijenden arındırılmasıdır.
Biliminsanları, sıcaklığı 2.500 ’ye çıkarıp ortamdaki tüm oksijeni vakumlayarak yerine argon koyar ve böylece ölen bir yıldızın atmosferini simüle ederek silikonun karbonla kristalleşmesini sağlar. Sonuçta ortaya çıkan bu taş, sadece bir mücevher değil, insanlığın laboratuvar ortamında yıldızlararası bir süreci kopyalayarak var ettiği teknolojik bir eserdir.
Mozanit, ışığı kırma katsayısı daha yüksek olduğu için teknik olarak elmastan daha parlak ve gezegenimizde daha nadir bulunsa da, tüketici gözünde ancak elmasın yerini alan “ekonomik bir alternatif” olarak konumlandırılmış durumda. Özünde ikisi de birbirinden çok farklı değil. Bir yanda, Dünya’nın derinliklerinde milyarlarca yılda pişen karbonun “elmas” veya “pırlanta” adıyla, kapitalist pazarlama dehaları tarafından “nadir bir hikâye” olarak paketlenip yüksek fiyatlarla satılmasını izliyoruz. Diğer yanda ise, yeryüzünün oksijenli yapısı nedeniyle doğal yollarla oluşamayan ve var olabilmek için ancak bir meteorun gezegenimize çarpmasına ya da laboratuvarda bir yıldız atmosferinin taklit edilmesine ihtiyaç duyan ama ancak elmasın ucuz alternatifi olarak sunulan silikon karbürü olan mozaniti görüyoruz.
DİKKAT DAĞITMA STRATEJİLERİ
Bugün vitrinleri süsleyen “en az bir pırlanta kadar değerli annenize…” temalı cümleler, tıpkı elmasın “nadir bir aşk” sembolü olarak pazarlanması gibi, annelik mefhumunu da ticarileşmiş bir mitin içine hapsediyor.
Kapitalist sistem, elmasın karbon kafesini bir sadakat nişanı olarak sunduğu gibi, anneliği de romantize edilmiş bir fedakârlık ve tüketim nesnesi olarak kurgulayarak bir kavramın daha içini oyuyor.
Bu görkemli değer tartışması ve hediyeleşme çılgınlığının, aslında anneliğin gerçek ve yakıcı sorunlarını perdelemek için kullanılan stratejik bir dikkat dağıtma aracı görevi gördüğünü artık hepimiz biliyoruz.
Anneler Günü özelinde karşımıza çıkan ve kapsayıcılık maskesi ardına sığınan reklam stratejileri de aslında markaların pazar payını genişletmek amacıyla kutsal bir bağı ticari bir hedef kitleye dönüştürme çabasından başka bir şey değil.
Evcil hayvan sahipliği gibi farklı yaşam biçimlerini annelik tanımına eklemleyerek tüketim ağını genişleten bu yaklaşımlar, bir yanda markaların satış kaygısını, diğer yanda ise bu durum üzerinden yaratılan kutuplaşmaları beslemekte. Annelik romantize edilmiş bir tüketim nesnesi ya da üzerinde iktidar savaşı verilen bir sembol olarak kurgulanırken; annelerin hayatındaki sistematik engeller, çalışma şartları, yetersiz imkânlar ve yetersiz izinler, bakım yükünün adaletsiz dağılımı ve ekonomik güvencesizlikler gibi yapısal sorunlar bu gürültü içerisinde kasten görünmez kılınmakta. Anneliğin bir tüketim şöleniyle kutsanarak politik ve sosyal hak arayışlarının görünmez kılınmadığı ve gerçek hak arayışlarının yapay kimlik tartışmalarıyla gölgelenmediği bir Anneler Günü dileğiyle.
Kaynak: BirGün

