Batı solu iktidarı yanlış anlıyor
A. J. HORN
Geçenlerde Jacobin’de İbrahim Traoré üzerine bir yazı okudum. Normalde böyle bir yazı yanıt vermeye bile değmezdi. Ancak Jacobin marjinal bir mecra değil; entelektüel bir ağırlığı var ve Batı solunun geniş bir kesimine ulaşıyor. Orada ne yazıldığı önemli; nihai doğru olduğu için değil, tartışmanın sınırlarını belirlediği için.
Bettina Engels, Jacobin için yazdığı yazıda Traoré’nin “Halkçı İlerici Devrim” dediği süreci Thomas Sankara’nın “Demokratik ve Halkçı Devrimi” ile kıyaslıyor. Bu tanıdık bir kıyaslama; Traoré, Sankara ile ölçülüyor ve yetersiz bulunuyor: Daha az demokratik, daha pragmatik ve nihayetinde neredeyse efsanevi bir statü kazanmış devrimci bir mirasın sönük bir gölgesi.
Bu eleştirinin temelindeki kaygı önemsiz değil. Engels, Sankara’ya atıfta bulunmanın, bu mirası ne demokratik ne de halkçı olan eylemleri meşrulaştırmak için kullanılan bir kalkan haline getirme riski taşıdığını öne sürüyor. Bu kaygı ciddiye alınmayı hak ediyor. Devrimci semboller, birçok şeyi açığa çıkardığı kadar gizlemek için de seferber edilebilir.
Ancak mesele sadece Sankara’nın isminin doğru anılıp anılmaması değil. Asıl mesele, en başta uygulanan standart. Bu yargıya varırken nasıl bir “devrim” tahayyül ediliyor? Çünkü bu tür yazılarda değerlendirilen devrim, Burkina Faso’da sahada olup bitenle pek az benzerlik taşıyor.
Burada, tek bir makalenin ötesine geçen daha geniş bir sorun çıkıyor karşımıza. Batı solu devrimleri sadece eleştirmiyor; onları soyutlanmış, sterilize edilmiş ve nihayetinde gerçek siyasi gücün fiilen ele geçirildiği ve kullanıldığı koşullardan koparılmış bir devrim imgesine göre eleştiriyor.
Batı solu, itiraf etsin ya da etmesin, zihninde çok spesifik bir devrim imgesi taşıyor. Bu, yaşanmış koşullardan ziyade geçmişe dönük yorumlarla şekillenmiş bir imge; bir tutarlılık, disiplin ve ideolojik netlik imgesi. Devrim; neredeyse düzenli, teori tarafından yönlendirilen, onu temsil eden figürlerce yönetilen ve geriye dönüp bakıldığında kaçınılmazmış hissi veren bir hat üzerinde ilerleyen bir şey gibi görünüyor.
Sonuç, yargılandığı standartlara direnen bir devrimdir. Hayal edilen devrimin aksine, tutarlı olması beklenirken parçalıdır, planlı olması beklenirken tepkiseldir ve ilkeli olması beklenirken pragmatiktir. Fakat bu devrim hayal edilen kalıba uymadığında verilen tepki teorik modeli yeniden gözden geçirmek olmuyor, gerçekte yaşanmış olan mahkum ediliyor.
ELEŞTİRİ MESAFESİ
Bu durum, özellikle de steril tercihlerin mümkün olmadığı koşullar altında kullanılan iktidara karşı iktidarın kendisine karşı duyulan derin bir huzursuzluğu ele veriyor. Batı solu sıklıkla devrimin diliyle konuşsa dahi devrimci kararları ortaya çıkaran koşulların aciliyet, bağlayıcılık, geri çevrilemezlik gibi sınırlamalarla arasına bir mesafe koyuyor.
Daha stabil toplumlarda, siyaset ihtiyat gibi lüksleri karşılayabilir. Hataların üzerine gidilebilir. Çelişkiler zamanla çözülebilir. Fakat istikrarsızlığın tanımladığı ortamlarda, hükümetlerin iç bölünmelerle, dış baskılarla ve devamlı yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu şartlarda siyaset farklı bir karakter alır. Kararlar soyut düzlemlerde değil, doğrudan sonuçların ağırlığı altında alınır. Tereddüt etmek ilkeli bir duruştan ziyade iktidarı tümüyle kaybetme anlamına gelir.
Konumsal ayrımlar arasında, Batı solunun kontrolünde olmayan ve aynı koşulları taşımadığı hareketlerle karşılaştığında gösterdiği reflekslerin ortaya çıkardığı bir kalıp ortaya çıkıyor. Bu refleksler, adı konulmamış bir üçlü yapı içerisinde anlaşılabilir: arılık, meşruiyet ve mesafe.
İlk olarak arılığı ele alalım. Hareketler neyle karşı karşıya olduklarıyla ya da neyi başardıklarıyla değil, demokratik biçim, ideolojik tutarlık ve yöntemsel netliğe ne kadar uygun olduklarıyla değerlendirilir. Sapmalar diskalifiye sebebi olur. Sorun bu standartların anlamsızlığı değildir, fakat sanki şartlardan bağımsız şekilde var oluyorlarmış gibi uygulanmasıdır. Baskı altında ortaya çıkan devrimler, sanki bu koşullardan bağımsız gelişebilme lüksüne sahiplermiş gibi muamele görürler.
Bunu meşruluk izler. Tanıdık çerçevelerle kolayca kategorize edemediğimiz durumlara şüpheyle yaklaşılır. Önderlik beklenen biçimde gerçekleşmez, stratejiler kolay anlaşılabilir çizgilerde ilerlemez, kararlar programatik olmaktan çok reaktif görülebilir, tüm bunlar birer tehlike sinyalidir. Bilindik olmayan kendi koşulları içerisinde sorgulanmaz, devrimin neye benzemesi gerektiği ile ilgili miras alınmış bir imajla karşılaştırılır. Eğer örtüşmezse, sonuç bu düşünce modelinin sınırlarının sorgulanması değil, hareketin başarısızlığına delalet etmek olur.
Her ikisinin altında da mesafe yatar. Basitçe coğrafi bir mesafeden değil, sonuçlara uzak olmaktan bahsediyorum. Siyaset, bu konumdayken esas olarak yorumcu pozisyonundadır. Analiz edilmesi, eleştirilmesi ve dilde geliştirilmesi gereken bir şeydir. Fakat siyaset bu biçimde tecrübe edildiği zaman mecburiyetlerle hiçbir biçimde etkileşime girmek zorunda kalmayan standartlar ortaya çıkarma ihtimali doğurur. Çelişkilerle yüzleşmeyen bir tutarlılık, sınırlamaları dikkate almayan bir şeffaflık, riski görmezden gelen bir ilkelilik talep edebilir.
Hepsini birlikte değerlendirdiğimizde bu refleksler eleştiride keskin fakat tahlilde sınırlı bir siyaset biçimi üretir. Sapmaları netlikle tespit eden fakat bu sapmaların neden kaçınılmaz olduğunu anlamakta zorlanan bir siyaset. Sonucunda da tekrar tekrar aynı sonuca varırız: bu hareketlerin faaliyet gösterdikleri koşullarla beklentiler arasındaki uyumsuzluklar yerine beklentileri karşılamakta başarısız olan hareketler sorunun kendisine dönüşür.
Sonuç olarak, Jacobin’deki makale Ibrahim Traore’ye dair yanlış bir değerlendirmenin ötesinde Batı solunun siyaseti nasıl algıladığına dair daha derin bir sınırlılığa işaret ediyor. Devrimler, vaatlerini gerçekleştirme konusunda başarısız olabilirler, bunu herkes bilir. Sorun bu beklentilerin hiçbir zaman bu devrimlerin gerçekten ortaya çıktığı koşullar içerisinde biçimlenmemesidir.
Bunu fark etmek eleştiriden vazgeçmek değildir. Bu eleştirileri gerçeklik zemininde kuracak ciddiyeti göstermektir. Devrimler yargılanmalıdır. İktidar incelenmelidir. Fakat istikrarsızlıklardan, sınırlardan ve sonuçlardan soyutlanmış hayali standartlar üzerine kurulu yargılar yaşananları analiz edemez. Yalnızca kendi varsayımlarını yeniden üretirler.
Thomas Sankara’nın bu tartışmada anılması, bu gerilimi daha da açık bir biçimde ortaya çıkarıyor. Sankara tarihsel bir figürden çok bir ölçüt olarak ele alınıyor. Fakat geçmişe belli bir mesafeden kurgulanan tüm ölçütler gibi onun mirası da sıklıkla koşullarla değil tutarlılıkla, sınırlarla değil ilkelerle ve her ne kadar bugünü de tanımlayan aynı baskılarla şekillenmiş olsa da meşruiyetle tanımlanıyor. Mevcut baskıları görmezden gelerek bu imajı bir standarda dönüştürmek onun mirasını savunmak değil, onu durağan, hayran olmanın anlamaktan kolay olduğu bir isme dönüştürmek oluyor.
İktidarı baskı ve tehdit altında, hiçbir güvencesinin olmadığı koşullarda mevcut haliyle algılayamayan bir siyaset her seferinde bu iktidarın sahiplerini değerlendirmeye çekilir. Netliği mevcut değilken, arılığı sürdürülebilir değilken, tutarlılığı koşullar imkan vermezken talep eder. Bunu yaparken de kendi sınırlarını başkalarının başarısızlığı zanneder.
O zaman önümüzdeki görev, standartlarımızı düşürmek değil onları temellendirmek olmalıdır. Devrim adına yapılanları meşrulaştırmak değil, belli eylemleri mümkün kulan koşulları anlamak olmalıdır. Bundan azı titizlik değildir. Mesafenin yargı sanılmasıdır.
Kısaltarak çeviren: Yaşar Ümit
To read the full story from the source: BirGün






