Bugün 1 Mayıs. Emeğin, dayanışmanın ve insanca yaşama talebinin günü.
Doruk maden işçileri bugünün ne anlama geldiğini en somut biçimde gösterdi. Yer altına kapandılar. Kilometrelerce yürüdüler. Açlık grevine gittiler. Bütün baskılara rağmen geri adım atmadılar. Ve kazandılar.
Peki maden işçileri nasıl kazandı?
Bu başarı bir tesadüf değildir. Bireysel cesaret tek başına yeterli değil. Kazandılar çünkü örgütlüydüler. Kazandılar çünkü yan yana geldiklerinde işverenin onları tek tek susturamayacağını biliyorlardı. Kazandılar çünkü yer altında başlayan dayanışma, yeryüzünde görünür bir güce dönüştü.
Ama bu zafer bizi aynı anda acı bir soruyu da sormak zorunda bırakıyor: Sesini duyuramayan, örgütlenemeyen, hakkını ararken işini kaybetmekten korkan milyonlar ne yapacak?
Türkiye’de sendikalı olmak anayasal bir haktır. Gerçekte ise bu hakkı kullanmaya kalkan işçi çoğu zaman tek başına bırakılır: baskı, dışlanma, kara liste ve işten çıkarılma riskiyle yüzleşir. Sendikaya üye olmak, hakkı kullanmak değil; işverene karşı açık hedef haline gelmek anlamına geliyor.
Üstelik sorun yalnızca işveren baskısıyla da sınırlı değil. Yasal düzenlemeler daha baştan işçinin aleyhine kurulu. İşkolu ve işyeri barajları örgütlenmenin önüne geçiyor. Yetki süreci aylarca, bazen yıllarca sürüncemede kalıyor; bu sürede işçiler baskı altına alınıyor, sendika üyeleri yalnızlaştırılıyor, örgütlenme sessiz sedasız dağıtılıyor.
Ve grev hakkı. İşçinin elindeki en güçlü araç. Grev hakkı olmadan toplu pazarlık, bir tarafın çaresiz oturduğu bir müzakere masasına dönüşür.
Türkiye’de bu hak kâğıt üzerinde var. Uygulamada ise “millî güvenlik” ya da “genel sağlık” gerekçesiyle ertelenen bir grev, fiilen yasaklanmış grevdir. Altmış günlük ertelemenin ardından işçi greve dönemez; süreç Yüksek Hakem Kurulu’na taşınır, bağlayıcı kararla kapanır. Silah daha kullanılmadan elinden alınmıştır.
Bugün milyonlarca işçi asgari ücret civarında gelir elde ediyor. Bu bir tesadüf değil, bir sonuç. Asgari ücret, en düşük ücret olması gerekirken ortalama ücret haline geldi. Bu durum pazarlık gücü elinden alınmış bir emek düzeninin kaçınılmaz sonucudur.
Sendikasız işçi işveren karşısında tek başınadır. İş güvencesinden yoksun, geçim baskısı altında, dayatılan koşulları çoğu zaman kabul etmek zorunda kalır. Sendikasızlık yalnızca düşük ücret değildir; güvencesizliktir, uzun çalışma saatleridir, değersizleştirilen emektir.
O maden işçileri bize şunu da gösterdi: Türkiye’de emek sessiz değildir. Uzun süredir bastırılmıştır, yalnızlaştırılmıştır; ama susturulamamıştır. Maden işçilerindeki irade yalnızca bir işçi grubunun değil, bu topraklarda hakkını arayan herkesin ortak sesinin yükselmesiydi.
Kalıcı bir değişim için o sesin örgütlü zeminde yükselmesi gerekiyor. Doruk maden işçileri bunu yapabildi. Yapabildiği için kazandı.
Örgütlenmeyen emekçiler istatistiklerde kaybolur.
Örgütlü emek tarihin akışına müdahale eder.
Hakların kâğıt üzerinde kalmadığı, grevlerin yasaklanmadığı, emeğin karşılığını aldığı bir ülke mümkün.
1 Mayıs kutlu olsun.
Kaynak: BirGün
