Gerçekliğe Dokunan Bir Roman: Bereketli Topraklar Üzerinde
Bereketli Topraklar Üzerinde eseri, üç arkadaşın yola çıkması ve yolda savrulup birbirlerini kaybetmelerini konu alır.
Toplumcu gerçekçi romanlar, bireyin yaşadığı sıkıntıların arkasındaki toplumsal düzeni sorgulayan, emek sömürüsünü, sınıf farklılıklarını ve adaletsizliği gerçekçi bir dille ortaya koyan eserlerdir. Bu anlayışta, bireyin hikâyesi toplumun aynasıdır; amaç yalnızca anlatmak değil, düşündürmek, fark ettirmektir.
Ağalar işçilere emeklerini vermedikleri gibi ırgatbaşları da hak edişlerine ortak çıkar. Anlatının daha bu kadarı bile kitapla empati kurmanıza yol açar değil mi? Tabii olaylar, beden sömürüsüyle de sınırlı kalmamaktadır.
Yüzlerine aldıkları bir tokat, kulakları dolusunca işittikleri ağır sözler, iç dünyalarında da çıkmaza sürükleyecektir. Çukurova’nın sıtmalı havasını solumak bile yanında hiçtir.
Toplumcu-gerçekçi romanlar diye kategoriye ayrılmış kitapları bilirsiniz. Sanki hepsi aynı gibi gelir. Makalelerde ve inceleme yazılarında kodlanan birkaç sözcük aklımızda belirir hemen: “Emek, sınıf mücadelesi, sermaye.” Oysa sayfalar çevrildikçe anlarsınız. Atasözlerinin önemini, Türk deyimlerinin aslında ne demek istediğini sözlüklerden okuduğunuz anlamlarla değil de kitaptaki karakter hata yaptığında aklınıza kazınmış olur.
En basitinden söylenen “kadere kırk beş gitmek” sözü, “yazgı böyleymiş, boyun eğiyorum” değil de “mücadelem sonucunda harap düştüm, bırakıyorum” sözünü çağrıştırır.“Demek düşmeye görmeyeydi insan…” (s.85) Öylesine rastgele sıralanmış cümle değildi hiçbiri.
Kalp atışı vardı, nefes alıyordu, hırıltılıydı soluğu belki ama kanlı canlı insanın başına gelendi. Derinde hissediyorsunuz. İnsan toplumla var olandır. “Ne derler?” diye düşünendir.
“Biz terlerken işimize ortak oldukları yok, paraya gelince…” (s.106) Bu cümleleri okuduğumuzda sadece “evet, emek hırsızlığı var” deyip geçemiyoruz. Çünkü bu sözler kâğıt üzerinde kalmıyor; taze alın teriyle, çatlamış ellerle, aç mideyle birlikte geliyor bize. O cümleler, bir romanın içinde değil de hemen yanı başımızda yaşanıyor sanki.Sayfalar çevrildikçe, anlatının içindeki insanların çektiği yorgunluğu, adaletsizliği, suskunluğu biz de taşıyoruz. O yüzden bu romanlar, sadece “emek-sermaye çatışması” kavramıyla sınırlanamaz; çünkü orada yazılanlar, bizim de hayatımıza değen gerçeklerdir.
Okurken ter, kir, pas, saman tozu, kurtçuklu ekmekten tiksinmiyorsunuz. Tiksindiren asıl konu, ahlaksızlığa sürükletilen kızlar, işçilerin hak edişlerine kendine pay çıkaran ırgatbaşılardır.
Acıdığınız konuların başında, nereye sürüklersen sürükle, geleceği değişmeyen kadın karakterler vardır. Çukurova’nın yakıcı sıcağından sık sık bahsetmiyor olsa da Orhan Kemal, asıl yakan mevzuya -toplumdaki yozlaşmış noktalara- öyle bir değiniyor ki burnumuzun direği sızlıyor.
Kimse yaşanan olaylara sesini çıkarmadığı gibi, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” söylemi içinde, onların tabirleri doğrultusunda gemisini yürütme peşindeler.
Bereketli topraklar, beyaz altın, buğday… sadece derebeyleri için hazine. Irgatlar için ölüm çığlığı. Bugün de öyle değil mi? Sosyal statüsü yüksek ya da mal varlığı olanın işi yolunda giderken, olan mevkisi düşük olana oluyor. Onların yaptığı suç olarak sayılmıyor. Bir de arkalarında kocaman çınar kolluyor onları. Sesi korkusuz, gür olarak çıkıyor. Düşenin arkasında duran yok.
Romanda da üç sıkı arkadaş, birbirine bilmedikleri şehirde kol kanat olacaklarına dair söz veriyor. Daha ilk çalımda bir dostlarını ölüme terk ediyorlar. Düşmeye görmeyeydi insan. Herkes arkasını dönüp yorgunluğunu gidermek için uyku çekme derdindeydi. Öylece ölüme terk ediliş, her canlının kendi bacağından asılması tavrı; çaresizliğin ve insanın arkasında desteğin olmamasının açtığı yaraları gözler önüne seriyor.
Üç arkadaştan sadece Yusuf olan kuyudan çıkmıştır. Çukurova’ya adımını attığında dardayken, Mısır’a sultan olarak ilan etmiştir kendini. Cahil, hiçbir şeyden haberi olmayan Yusuf gitmiş; mesleğini icra eden, kendine son derece güvenen, okumayı öğrenen Yusuf gelmiştir.
Ya kanıksıyoruz ya da buna itiliyoruz. Çok çabuk kabulleniyoruz olanı biteni. Oysa Orhan Kemal, dudakları patlamış, gözleri kızarmış, avurdu çökmüş bir molaya bile çıkamayan ağır işçileri anlatıyor. Ve şaşırtıcı olan şu ki; babasının mevkii gereği yokluk görmemiş biri olmasına rağmen, o dünyayı öylesine içten, öylesine gerçek anlatıyor ki…Hayretle okudum.
Halk söyleyişlerinden diyaloglara, en ince ayrıntılarıyla o dünyanın içine giriyor; ama asla kendi düşüncesini katmıyor. Okura bir yön göstermiyor, bir taraf seçtirmiyor. Sadece görüleni, yaşananı, acıyı ve emeği objektif bir biçimde aktarıyor bize. Peki neden bir değişim yok?
Evet, 1954’teki şartlar çok daha zordu; ama bugün de farklı bir karanlığın içindeyiz. Kendi mesleğini icra edemeyen, düşük bütçeyle geçinmeye çalışan, emeğinin karşılığını alamayan binlerce insan var.
Hayat, zaten zor ve paradan haber verene gülümserken; kuyu kazan, birbirine yardım etmeyen, birlik olamayan nice “insancıklarla” dolu olması bir kere daha hayal kırıklığına uğratıyor.
Böyle bir dünyada, sadece toplumsal gerçekçilik kalıbı artık dar geliyor. Orhan Kemal’in romanları topluma tutulan bir aynadan öte; karakterlerinin etine, kemiğine, nefesine bürünmüş bir gerçekliktir. O yüzden bu eserleri yalnızca emek-sermaye çatışması üzerinden okumak eksik olur. Çünkü Orhan Kemal, emeğin arkasındaki insanı, sömürünün içindeki yorgun kalbi, umudun içinde büyüyen çaresizliği anlatır. Bugün hâlâ üstümüze çöken kara bulutlar yok mu?
Bugün hâlâ alın terinden ortak çıkarak kazanç sağlayanlar, emeği sömürenler, sesimizi duymayanlar yok mu? Çocuk işçilerin, zor şartlarda çalışanların, gençlerin çığlığı her yerde yankılanıyor.
Bu sesler duyulsun, bu umutlar sönmesin istiyoruz.Çünkü biliyoruz ki, hâlâ alın teri kurumadan emeğe el uzatanlar var. Ve biz sustukça, zorlu mücadeleyi adaletsizce gemisini yürütenler kazanıyor olacaktır.
Gerçekliğe Dokunan Bir Roman: Bereketli Topraklar Üzerinde was originally published in Türkiye Yayını on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.
To read the full story from the source: Medium Türkiye Yayını






