Hobilerimiz Neden Hayati Derecede Önemli?
‘Eğer insan yalnızca sahip olduğu şeylerden ibaretse, onları yitirdiğinde, kendini de yitirecek ve kim olduğunu bilemeyecektir.’
Erich Fromm, modern insanın trajedisini tek bir soruda özetlemişti:
Sahip olmak mı, yoksa olmak mı
Artık bir noktada bir şeyler farklılaşıyor ve insanlar olarak bizler. ikiye ayrılıyoruz.
Bir tarafta bir şeylere sahip olarak kendini tanımlayan insan. Diğer tarafta ise sevgiye, yaratıcılığa, bir şeyleri kendi elleriyle yapmaya odaklanan insan.
Bugün “Brain Rot” dediğimiz o zihinsel sığlık, Fromm’un “Sahip Olma” (Having Mode) dediği varoluş biçimini ifade ediyor.
Eğer insan sahip olma modunu açmışsa, dünyayı bir fethedilecek nesneler bütünü olarak görüyor. Daha fazla sahip olmak istiyor. Ama eğer o insan olma modunu açmışsa sadece bir şeye sahip olmayı değil o şeyi anlamayı, belki o şeyden yeni bir şeyler üretmeyi istiyor.
“Eğer ben sahip olduğum şeysem ve sahip olduğum şeyi kaybedersem, o zaman ben kimim?”
Brain Rot içindeki yani sosyal medyadaki içeriklerle, yüksek ekran sürekleriyle zihni bulanıklaşmış bir kişi, telefonu elinden bıraktığı an büyük bir hiçlikle karşılaşıyor. Çünkü o, kendi içsel kapasitesiyle değil, dışarıdan zihnine boca edilen sığ “içeriklerle” tanımlıyor potansiyelini.
https://medium.com/media/b8cc43388d8533f76fe826ba313e1dcd/href
Lütfen siz de kendinizi gözlemleyin. Saatlerce telefonda kaydırdığınız bir günün sonunda kendinizi anlamsız, hayatla bağlantı kuramayan, geleceğe karşı karamsar biri gibi hissediyorsunuzdur. İşte böyle hissetmemize neden olan şey bu kendimizi hayatta koyduğunuz düzlemle alakalı.
Algoritma, bize sahte bir güven sağlıyor. Bize neyi seveceğimizi, neye güleceğimizi ve neyi düşüneceğimizi söyler. Bunu neredeyse her videoda konuşuyoruz. Biz özgür seçimler yaptığımızı düşünebiliriz ama gerçek hayata döndüğümüzde otopilotta hareket ediyoruz.
Peki, bu noktaya nasıl geldik? Yani nasıl bu şekilde sadece elimizde telefonla günlerimizi harcıyor hale geldik?
Artık bu kaydırma aktivetisinden başka bir uğraşı olan kişiler imrenilecek, şanslı kişiler olarak tanımlanıyor. Konuyu daha iyi anlayabilmek için tarihe bir bakalım.
Sanayi Devrimi’nden önce zaman, döngüsel ve doğaldı; zaman güneşin doğuşu, mevsimler ve hasatla belirlenirdi. Ancak fabrikaların bacaları tütmeye başladığında, zaman bir “meta” haline geldi. İnsan artık doğanın değil, saatin ve makinenin kölesiydi.
https://medium.com/media/b8cc43388d8533f76fe826ba313e1dcd/href
Sürekli çalışan bu insanların ağır mücadelesiyle kazanılan “sekiz saat çalışma, sekiz saat dinlenme, sekiz saat uyku” formülü, tarihte ilk kez kitlesel bir “boş zaman” (leisure) kavramını doğurdu. Fakat bu hediye, göründüğü kadar masum değildi. Sistem, fabrikadan çıkan bitkin işçiye sadece “dinlenme” değil, aynı zamanda ertesi gün tekrar verimli çalışabilmesi için bir “yenilenme” süresi tanıdı.
Yani boş zaman, özgürleşmek için değil, sisteme daha iyi hizmet etmek için verilen bir mola, bir “rehabilitasyon süreci” olarak kurgulandı.
Sanayileşmeden dijitalleşmeye geçişte, boş zamanın doğası sinsi bir dönüşüm geçirdi. Eskiden işten eve geldiğinizde “boş” bir vaktiniz vardı. Bugün ise algoritmalar ve türlü içerikler, o vaktin her saniyesini sömürgeleştirmiş durumda.
Adorno’nun deyimiyle, boş zaman artık “işin bir uzantısı haline geldi.”
Eskiden fiziksel olarak sömürülen bedenimiz, bugün dijital dünyada “dikkatimiz” üzerinden sömürülüyor. Bizler dinlendiğimizi sanırken ama aslında zihnimiz durmadan çalışıyor. Kaydırdığımız (scroll) her saniye, dopamin patlamalarıyla zihnimizi uyuşturuyor.
Bu videonun ana kahramanı olan Erich Fromm, insanın bu kazandığı boş zamanla ne yapacağını bilemediğinde derin bir kaygıya düştüğünü fark etti. Boş zaman, modern insan için bir “sessiz oda” haline geldi; o odada kendisiyle, varoluşsal sancılarıyla ve hiçliğiyle baş başa kalacaktı.
https://medium.com/media/b8cc43388d8533f76fe826ba313e1dcd/href
Fromm’un “Sahip Olma Modu” (Having Mode) tam da burada devreye girdi. İnsan, kendi içindeki o ürkütücü boşlukla yüzleşmemek için, boş zamanını “doldurulması gereken bir kap” olarak görmeye başladı. Boş zaman artık “olmak” (being), yani yaratmak, düşünmek ve gelişmek için bir alan değil; satın alınan eğlencelerle, sığ meşgalelerle ve pasif tüketimle “sahip olunan” bir mülk haline getirildi.
Sahip olduğumuz boş zamanla ne yapacağımızı bilmiyoruz. Genellikle o boş zamanı reels kaydırarak geçiriyoruz. Eğer kendimizi o bataklıktan kurtarabilirsek de maddi bir kazanca dönüştüreceğimiz şeyler aramaya çalışıyoruz boş vaktimizle. Boş vakti paraya dönüştürmeye çalışıyoruz. Ya da eğer bir içerik üreticisiyseniz boş vaktinizde yaptığınız her şeyi bir içeriğe dönüştürmeye çalışıyorsunuz.
Başka hiçbir amaç gütmeden sadece dinlenmek için, zihniniz için en son ne yaptınız?
Sanayi Devrimi bize bir boşluk hediye etti; ancak biz o boşluğu kendi ruhumuzla doldurmak yerine, sistemin sunduğu çöplerle tıka basa doldurduk. “Brain Rot”, bu doluluğun yarattığı bir tıkanma anlamına geliyor.
Bu videoda işte bu bize verilen boş zamanı geri alalım demek istiyorum.
Hobilerimizle, derin uğraşılarımızla yaptığımız şey; bahsettiğimiz boş zamanı, sisteme ait bir mola olmaktan çıkarıp, Fromm’un bahsettiği Olmak Modu ile gerçek özgürlük alanımıza dönüştürmek.
https://medium.com/media/b8cc43388d8533f76fe826ba313e1dcd/href
Bizler, zamanı öldürenler değil; zamanın içinde, kendi yaratıcılığımızla yeniden doğanlar olmalıyız.
Hobilerimiz içinde bulunduğumuz bu otopilottaki davranışlara karşı bir savunma mekanizması oluşturabilir.
Bir uğraşın disiplinine girmek, “kendine, hayatına, yaratıcılığına sahip çıkmak.” Anlamına geliyor. Dopamin dediğimiz şey sürekli kötü gibi algılanabilir ama zihnimiz dopamine ihtiyaç duyar. Kötü dopamin kaynakları vardır iyi dopamin kaynakları vardır. Algoritmanın size sunduğu kolay hazlar yerine, bir uğraşın getirdiği o “zorlu hazzı” seçerseniz işte bu bahsettiğim iyi dopamin kaynağına kavuşmuş olursunuz. Kaliteli dopamin almak, zihni dinlendirmek, kendini sistemden dışarı atıp kim olduğunla hayatta ne istediğinle ilgili anlamlı sorular sorabilmek demek.
Bir hobiyle uğraştığınızda mesela yürüyüş yaptığınızda kendinizi daha canlı hissediyorken telefonu saatlerce kaydırdığınızda tam tersi bitkin hissediyorsunuz? Normalde tersi bir durum bekleniyor fiziksel aktivinin yoruculuğunu da düşündüğümüzde.
Beynimiz, hayatta kalabilmek için dış dünyadan gelen karmaşık verileri anlamlı kalıplara (pattern) sokmaya çalışan bir **”düzen makinesi”**dir. Ancak ard arda çok farklı konulardan çok çeşitli. içerikleri aynı anda tükettiğimizde işte her şeyi anlamlandırmaya çalışan beynimiz için bu bir saldırı anlamına geliyor. Çünkü parça parça alakasız bir sürü veriyi bilgiyi alarak zihnimizde bilişsel bir yük yaratıyor.
https://medium.com/media/b8cc43388d8533f76fe826ba313e1dcd/href
Telefonu kaydırdığınızda (scroll), beyniniz her üç saniyede bir bağlam değiştiriyor İlk saniyede bir yemek tarifi, ikinci saniyede bir savaş haberi, üçüncü saniyede ise anlamsız bir şaka videosu… Bu içerikler arasında mantıksal bir köprü yok. Beyin, her yeni içerikte eski bağlamı kapatıp yenisini açmaya çalışırken ciddi bir “bağlam değiştirme maliyeti” (switching cost) ödüyor.
Sonuçta ortaya çıkan bitkinlik, fiziksel bir yorgunluk değil; beynin bu kaosu yönetemeyip “sistem hatası” vermesi anlamına geliyor. Siz dinlendiğinizi sanırken, beyniniz arka planda hiçbir işe yaramayacak bir veri çöplüğünü ayıklamaya çalışıyor.
Buna karşılık, bir hobiye odaklanmak veya doğada yürüyüş yapmak, zihne düzen getirir. Bir hobide odak tek bir yöndedir. Bir enstrüman çalarken veya bir zanaatla uğraşırken veriler tutarlıdır, birbirini izler ve bir bütün oluşturur.
Bu derin odaklanma haline ihtiyacımız var. Odaklandığımız ve akış halinde olduğumuz dakikalar zihindeki gürültüyü temizler. Fiziksel olarak yorulsanız da zihninizdeki karmaşa azaldığı ve düşünceleriniz hizalandığı için kendinizi “hafiflemiş” hissedersiniz. Düzen, beyni rahatlatır; kaos ise beyni sömürür.
Zihnimizi bu kaostan çekip çıkarmaya ve kendimize bir uğraş, bir disiplin ve gerçek bir hobi bulmaya ihtiyacımız var.
Çünkü özgürlük, bize sunulan seçenekler arasından birini kaydırmak değil; kendi anlamımızı kendi ellerimizle belki bir müzik aleti çalarak, belki bir toprağa bir şey ekerek bizzat yaratmak anlamına geliyor.
https://medium.com/media/b8cc43388d8533f76fe826ba313e1dcd/href
Hobilerimiz Neden Hayati Derecede Önemli? was originally published in Türkçe Yayın on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.
To read the full story from the source: Medium Türkçe Yayın






