Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

Kadın emekçilerin hikâyesi: Çaresizlik değil inat

Kadın emekçilerin hikâyesi: Çaresizlik değil inat

Gamze Yücesan Özdemir

Kadın emekçi olmak, çalışmanın önüne dizilen görünmez koşulları her gün yeniden aşmaktır. Birilerini ikna ederek, ev işlerini aksatmadan, bakım yükünü bırakmadan, hayatın ağırlığını katlayarak üretime katılmaktır. Dolayısıyla kadınların emeği işyerinin kapısında başlamaz, mutfak da çocuk bakımı da yaşlı bakımı da çoktan mesaiye yazılmıştır. Bu görünmeyen emek, görünür üretimin önkoşulu olduğu halde değersizleştirilir ve sessizleştirilir. Ama tam da bu yüzden kadın emekçilerin her adımı aynı zamanda siyasal bir anlam taşır.  

Ve yine bu yüzden kadın emekçi olmak, hayatta kalmanın ötesinde hayata müdahale etmektir. Kendi ayakları üzerinde durmak, ekonomik gücünü kazanmak ve haklarını talep etmek demektir. Sesini yükseltmek, sözünü kurmak ve toplumsal yaşama eşit bir özne olarak katılmaktır. Çünkü kadınlar çalışırken sınırları zorlar, eşitsizlikleri görünür kılar ve haksızlıklara karşı kolektif itiraz biriktirir. Kadın emekçilerin hikayesi çaresizlik hali değil inatçı bir var olma halidir. 

Türkiye’de kadın emeğinin bugünkü durumunu yalnızca rakamlarla anlayamayız. Bu rakamların ardında kadınların çalışma hayatında, işyerlerinde ve toplumsal hayatta biriktirdiği deneyimlerin ağır ve çok katmanlı hikayesi var. Bu hikayenin en sert yüzü ise çalışma yaşamında görünür oluyor. Çalışma çağındaki milyonlarca kadın çalışma yaşamına katılmıyor. Kadını aileye ve eve hapseden politikalar ve geleneksel roller, kadınların üretime, siyasete ve toplumsal hayata eşit katılımının önüne kalın duvarlar örüyor. Çalışma yaşamına dahil olabilenler için de tablo çok farklı değil. İşsizlik, güvencesizlik, kayıt dışılık ve düşük ücretler kadın emeğinin olağanlaşmış gerçeklikleridir. Her geçen gün kadın emeği daha da kırılgan, daha da savunmasız bir zemine itiliyor. Kadınlar belki üretimin içindedir ama güvencesizliğin kıskacında kalarak ve emeğinin değeri sürekli aşındırılarak. 

Esnek çalışma adı altında istihdam biçimleri de kadınların güvencesizliğini derinleştiriyor. Ev eksenli çalışma, çağrı üzerine çalışma, yarı zamanlı işler… Esneklik anlatısıyla, kadın emekçiler için olumlu “söylenceler” üretildi hep, bugün de üretiliyor: çalışma saatlerinin azalması, yolda geçecek zamanın kısalması, biyolojik ritme uygun çalışılabilmesi, birden çok iş yapılabilmesi gibi. Kadın emekçiler için hem çocukların bakımını hem ev işlerini üstlenip hem de çalışma yaşamına katılabilmek bir lütuf gibi sunuluyor. Gerçekteyse iş ile ev arasındaki sınır silinirken kadınlar hem evde hem işte kesintisiz çalışma rejimine dahil oluyor.  

Esnek çalışma annelik üzerinden kurulan istihdam politikalarıyla da el ele ilerliyor. Doğum sonrası ücretsiz izin sürelerinin genişletilmesi, yarı zamanlı çalışma hakkının getirilmesi “kazanımlar” gibi sunuluyor. “Kadınlara uygun” diye sunulan bu biçimler, kadınların istihdamdaki ikincil konumunun kalıcılaşmasıdır. Kadınların çalışmasını “anneliğe göre ayarlamak” eşitsizliği yeniden üretmektir.  

İşyerlerindeki deneyimler de hikayenin önemli bir bölümüdür. İşyerlerinde kadınlar uzun saatler çalışıyor, erkeklerden daha fazla emek harcamalarına rağmen daha düşük ücretler alıyor. Sağlıksız ve kötü çalışma koşulları istisnalar değil adeta kadın emeğinin yazgısı haline gelmiştir. Ayrımcılık, tekil örneklerin ötesinde işleyişin içine sinmiş bir yapı olarak sürüyor. Terfi yolları daraltılıyor, eşit işe eşit ücret hakkı sistemli biçimde ihlal ediliyor. Ve bütün bu işleyiş evin içinde tamamlanıyor: Bakım yükü kadınların omuzlarına yıkıldıkça, işyerindeki eşitsizlik daha da derinleşiyor. 

YURTTAŞLIĞIN AŞINMASI

Toplumsal yaşamda kadınların deneyimleri, belki de hikayenin en çetin ve en sarsıcı kısmını oluşturuyor: aşınan yurttaşlık, tırmanan gericilik ve derinleşen şiddet. İçinden geçtiğimiz günlerde kadınların siyasal ve toplumsal konumu, hak ve eşitlik zemininde değil geleneksel bağlar içinde tanımlanmaktadır. Onlar yurttaşlar değil, ailenin üyeleridir. Yurttaşlığın aşınması, aynı zamanda sosyal politikaların çözülmesidir. Çocuk bakımından yaşlı bakımına, toplumsal yeniden üretimin kamusal sorumluluk alanına giren bütün başlıkları adım adım tasfiye ediliyor. “Aile yılı” söylemiyle kutsanan bu düzen, gerçekte bakım emeğinin kamudan çekilip kadınlara devredilmesinin siyasal adıdır. Çocuğun bakımı, yaşlının yükü, evin yeniden üretimi… Görünmeyen bu emek sistematik olarak kadınların omuzlarına yıkılırken, gelir yetersizliği karşısında haneyi ayakta tutma sorumluluğu da görünmez bir zorunluluk olarak yine onlara bırakılıyor. 

Tırmanan gericilik ve derinleşen şiddet… Kadınların nasıl yaşayacağına, kaç çocuk doğuracağına, nasıl davranacağına dair dayatmalar durmaksızın yeniden üretiliyor. Şiddet münferit vakaların toplamı değil kadın emeğini denetim altında tutan, kamusal alandaki varlığını daraltan yapısal bir mekanizmaya dönüşmüş durumda. Hukuki güvencelerin ortadan kalkmasıyla kadınların en temel hakkı olan yaşam hakkı da tartışmalı hale gelmiştir. Şiddet tehdidi altında yaşayan bir kadın için “istihdama katılım” basit bir iş bulmanın çok ötesinde güvenli bir yaşam, kamusal koruma ve can güvenliği konusudur.  

Ancak hikaye burada bitmiyor. Türkiye’de kadınlar haklarını bekleyerek değil mücadele ederek kazandı. 8 Mart’larda, 1 Mayıs’larda, 25 Kasım’larda meydanları dolduran binlerce kadının kolektif sesi mücadelenin sesidir. Son yıllarda grev çadırlarında, fabrika önlerinde, hastane koridorlarında ve depo kapılarında çoğalan kadın emekçiler mücadelenin ön saflarındadır. Tekstil atölyelerinden gıda fabrikalarına, belediye şirketlerinden lojistik depolarına kadar pek çok alanda kadın emekçiler ücret artışı kadar onur, eşitlik ve güvenceli çalışma talebiyle greve çıkmakta, sözü ve örgütlülüğü büyütmektedir. 

1 Mayıs geliyor. Kadın emekçiler olarak taleplerimizle alanlarda olacağız. Taleplerimiz açık ve somut: Eğitim hakkı, güvenceli ve gelir getirici istihdam, bakım yükünün kamusal olarak örgütlenmesi, sendikal mücadelenin kadınların deneyimiyle güçlenmesi, yaşam üzerinde söz ve karar hakkı, siyasette eşit temsil ve karar alma mekanizmalarında yer alma… Bunlar, toplumsal yeniden kuruluşun temel başlıklarıdır.  

Kadın emekçi olmak hayatın yüküne katlanarak çalışmak demek. Ama aynı zamanda o yükü reddetmenin, dönüştürmenin ve yeniden kurmanın da adı. Bu yüzden 1 Mayıs’ta sözümüz var: Kadın emekçilerin hikayesi çaresizlik değil inattır. Ve o inat büyüyor, çoğalıyor, yol açıyor. 

To read the full story from the source: BirGün

Advertisement
Advertisement

Related News

All news
Advertisement