Etki Can Bolatcan
Klinik Psikolog Sevi Gizem Zeybek ile okullarda artan şiddetin çocuklar ve gençler üzerindeki psikolojik etkilerini, bu sürecin arkasındaki toplumsal nedenleri konuştuk.
Zeybek, derinleşen yoksulluk, eşitsizlik ve geleceksizlik duygusunun gençleri suça sürüklediğini vurgulayarak, çözümün yalnızca güvenlik önlemlerinde değil, kapsamlı sosyal politikalarda olduğunu belirtti.
Son dönemde Urfa ve Maraş’taki okullarda tanık olduğumuz bu saldırılar, bir eğitim kurumunun en temel işlevi olan “güvenli alan” algısını çocukların zihninde nasıl bir kırılmaya uğratıyor? Bu travmaya doğrudan maruz kalan veya şahit olan çocukların, dünyayı ve insan ilişkilerini algılamasında nasıl bir etki yaşanacaktır?
Maalesef son günlerde yaşadığımız bu olaylar toplumumuzda uzun zamandır baş göstermekte olan derin çöküşün en elim yansımaları. Kuşkusuz ki şiddetin bu denli küçük yaşlara kadar inmiş olmasına tanıklık etmek gençlerimiz ve çocuklarımız üzerinde onarması zor bazı izler bırakacaktır. Çocukların dünyayı ve insan ilişkilerini anlamlandırma çabası aslında yaşanılan olayların toplum tarafından nasıl ele alınacağı ile oldukça ilişkilidir. Bu sebeple de bu olaylar sonrasında yetkililer tarafından atılacak adımlar ve toplum olarak bizlerin göstereceği tepkiler aslında olayların çocuklar ve gençler üzerindeki psikolojik etkilerini de şekillendirecektir. Travmatik deneyim sonrasında çok temel iki ihtiyaç açığa çıkar: “yaşanılan olayın anlamlandırması” ve “zedelenen temel güvenlik varsayımının onarılması”.
Ne yazık Urfa ve Maraş’ta yaşadığımız kayıplar ilk değil. Uzun zamandır ülkemizde şiddetin arttığını ve suça yönelmenin çok erken yaşlara kadar gerilediğini görmekteyiz. Ama şu ana kadar yaşanılan olaylar sonrasında verilen tepkiler, alınan önlemler yalnızca suçluyu cezalandırmaya yönelik yüzeysel adımlarla sınırlı kaldı. Gençlerin suça sürüklenmesindeki artış altında yatan sebepler ve karşılanamamış ihtiyaçlar irdelenmedi, gerekli önleyici tedbirler alınmadı. Bu birikmiş tahribatın yaşanılan son olaylara zemin hazırlayan rolü de göz önünde bulundurularak gençlerin suça sürüklenmesine zemin hazırlayan bu toplumsal çöküş en temel gündemimiz olmalı ve acil adımlar atılmalı.
Şiddetin bu denli küçük yaşlara inmesinin nedenleri nelerdir? Çocukları saldırganlığa, çeteleşmeye ve düşmanlaşmaya iten sosyo-psikolojik sebepleri nasıl okumalıyız?
Bu soruya cevap vermeden önce nasıl okumamalıyız sorusunu yöneltmek istiyorum, çünkü ne yazık ki şu an bu soruya cevap ararken yalnızca aileyi suçlayan, ya da şiddeti çocuğun psikolojik sorunlarıyla açıklayan çok indirgemeci bir anlayışa sıkışıp kalmış durumdayız. Oysa bu soruyu ancak Rakel Dink’in 20 yıl önce gösterdiği yerden bakarak, yani bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulayarak cevaplayabiliriz. Ülkemizi uzun yıllardır etkisi altına alan bu karanlıktan çocukların ve gençlerin payına düşenleri 4 başlık altında değerlendirebiliriz:
Eğitim politikalarındaki çöküş: Çocuklarımızın ve gençlerimizin en temel hak ve ihtiyaçlarından biri olan eğitim ne yazık ki iktidarın kendi ideolojik alt yapısını oluşturmak için araçlaştırılmış durumda. Müfredatın bilimsel içerikten uzaklaştırılması, dini ve milli ahlak anlayışının evrensel değerler bütününün ikamesi haline getirilmesi, tarihin yanlı bir şekilde yeniden yazılması ve daha birçoğu aslında eğitim politikalarını etkisi altına alan karanlığı gözler önüne sermekte. Özellikle son dönemde ÇEDES Projesi ve Milli Maarif Modeli ile kalıcılaştırılmaya çalışılan bu politikaların çocuğun üstün yararını gözeten bir bakış açısıyla yeniden değerlendirilmesi çok yakıcı bir ihtiyaç.
Yoksulluk ve yoksunluk kıskacı: Ülkemizde her geçen gün derinleşen ekonomik kriz ve gelir adaletsizliği yine çocuklar üzerinde derin yaralar açmakta. MESEM’lerde güvencesiz işçi haline getirilen çocuklar iş kazalarına kurban gitmekte. Okullarda bir öğün sağlıklı yemek talebi yıllardır iktidar tarafından görmezden gelinmekte. Okullarda hijyen ve güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli bütçe ayrılmamakta.
Ne yazık ki tüm bu ihtiyaçların karşılanması yalnızca ailelerin sorumluluğu haline getirilmiş durumda ve gelir eşitsizliği bu noktada gençlerimiz arasında derin uçurumlar açmakta. Yine diplomalı işsizliğin bu denli artmış olması da gençleri okulu bırakmaya ve kolay yoldan para kazanmaya yöneltir bir durumda. Gençlerin gelecekle ilgili umutlarını yitirdiği bir ülkede suça yönelmelerini ne yazık ki kaçınılmaz bir son olarak değerlendirebiliriz.
Kutuplaştırıcı nefret söylemleri: Şiddetin artmasında önemli rol oynayan bir diğer unsursa toplumda artan nefret söylemleri ve kutuplaştırıcı dil. Ne yazık ki yıllardır iktidarın kendinden olmayan herkesi ötekileştirdiği bir ülkede yaşıyoruz. Bu ötekileştirici dil özellikle kimlik gelişimi dönemindeki gençler üzerinde derin izler yaratmakta. Bu dil iki sonuca evriliyor; ya ötekileştirilenler olarak yalnızlaşıyoruz ve güçsüzleşiyoruz; ya da ötekileştiren olup gücü elinde tutan zorbalara dönüşüyoruz. İki sonuç da şiddetin gençler arasında yaygın hale gelmesinde önemli rol oynamakta. Gençlerin en temel ihtiyaçlarından biri de aidiyet kimliği kazanabilmeleri. Ancak bu kutuplaştırıcı dil aidiyet kimliğini zedeliyor ve daha da tehlikelisi ait olunan grubun karşısında bir öteki grup yaratarak şiddetin açığa çıkmasına zemin hazırlıyor.
Adalet ve eşitlik politikalarının işlememesi: Ne yazık ki suçlunun cezasız kaldığı, suçsuzun haksız yere cezalandırıldığı bir dönemden geçiyoruz. Ülkemizde adalet sistemlerine güvenimiz yerle bir olmuş durumda. Gülistan Doku’nun katilleri devlet eliyle yıllardır korunurken hiçbir suçu olmayan gazeteciler, siyasetçiler özgürlüklerinden mahrum bırakılıyor. Ülkemizde yaşanan onca felaket, katliam, kayıp sonrasında hiçbir yetkilinin sorumluluk alıp istifa etmemesi de yaşanılan şiddetin kanıksanmasına zemin hazırlıyor.
Gençler nezdinde şiddetin bu denli yaygınlaşması, suçun cezasız kalması, şiddet araçlarının bu denli ulaşılabilir hale gelmesi adeta şiddeti ödüllendiren, teşvik eden bir mekanizmaya dönüşüyor. Adaletin ve eşitlik arayışının devlet eliyle karşılanamadığı bir ülkede yaşayan gençler şiddeti kendilerini korumanın ve var olabilmenin tek yolu olarak görebiliyor.
Bu tablodan ve şiddet sarmalından çıkış için sadece okul kapılarına konulacak güvenlik önlemleri yeterli mi, nasıl bir pedagojik inşaya ihtiyaç var?
Okullarda çocuklarımızın güvenliğinin sağlanması elbette karşılanması gereken çok temel bir ihtiyaçtır. Ancak yaşanılan olaylar sonrasında atılan tek adımın okul kapılarına konulacak güvenlik önlemleri ile sınırlı kalması ilk etapta önleyici bir tedbir olarak görünse de uzun vadede şiddetin varlığını kanıksayan ve normalleştiren bir yerden gençler arasındaki şiddet eğilimini körükleyebilir. Burada devletin güvenlikçi bir bakış açısı ile şiddeti durdurma ve cezalandırma yolları aramanın ötesinde, suçun açığa çıkmasını önleyecek tedbirler için ivedilikle harekete geçmesi gerekmektedir. Gençlerimizin gelişimsel ihtiyaçlarını karşılayacak sosyal politikaların hayata geçirilmesi, eğitim alanındaki tahribatın derhal onarılması, okullara sızan dini ve siyasi yapılanmaların tasfiye edilmesi, okullardan kapı dışarı edilmiş olan bilimsel ve evrensel değerlerin yeniden kazanılması, psikososyal destek mekanizmalarının özellikle okullar bünyesinde erişilebilir bir hale gelmesi, ülkede eşitsizliği adaletsizliği besleyen politik uygulamalara son verilmesi, ve eğitimdeki bu tahribatın en görünür öznesi olan Yusuf Tekin’in derhal istifa etmesi atılması gereken asıl adımlardır.
Kaynak: BirGün

