Bayram tebriki
Aydemir Güler
Karşıdevrimcilerin yıktıklarının yerine bir Yeni-Osmanlı düzeni koymalarına halktan izin çıkmıyor. Sonuç, Türkiye’nin arafta kalma halidir. Bu bir statüko olamaz. Nihai hesaplaşmaya hazırlanıyoruz… O hesaplaşmadan başı dik çıktığımızda bayramların en coşkulusunu hak edeceğiz…
Cumhuriyet’in yıldönümünü yalnızca “kutlamak”, epey zamandır anlamsız oldu. Ortada fiilen laiklik, bağımsızlık, kamuculuk, halkçılık namına bir şey kalmamışsa ve yine de “bayram ediliyorsa”, neyi kutladığımız sorulmalıdır!Kuşkusuz AKP rejimine ne denebileceği bir yana, 29 Ekimlerde sokaklara, alanlara çıkan insanların zihninde pozitif bir Cumhuriyet algısı yerli yerinde duruyor. Büyük çoğunluk artık bunun gerçekliğe denk düşmediğinin de ayırdında…Önümüzdeki günlerde büyük kalabalıklar olarak bir kez daha kendini gösterecek olan bu “farkındalık”, bir mücadele örgütlenmesinin altyapısı olabilecekse çok büyük değer taşır. Ama buluşmaların bu işleve kanalize olması için politize edilmeleri, otuz yıla yaklaşan pop-arabesk eğlenti sınırlarının ötesine taşmaları da şarttır.İçeriksiz eğlence, yaşanan yıkımı örten, 29 Ekim’in içerdiği anlamı bozan, çürüten bir işlem. Bu yolla, Cumhuriyeti erdem bellemiş ve gidişattan rahatsız milyonların farkındalığının mücadele dinamiğine dönüşmesinin önüne geçilmiş oldu. Bir araya gelenler, tam ne kadar büyük bir potansiyeli temsil ettiklerini kavramak üzereyken enerjileri deşarj ediliyor ve evlerine geri yollanıyor. Hoş, 2026 Ekim’inin şu son günlerinde, ana muhalefetin imza attığı bu tür etkinlikleri kotaracak bir enerji bile bayağı azalmış görünüyor…Halkı her görüşte elleri ayakları titreyen karşıdevrimciler ise rahatlıyor. Eğlence bittiğinde arife gününe geri dönülüyor…Herkes biliyor ki, siyasi iktidarın ve daha geniş anlamıyla egemen güçlerin çoktan terk ettiği Cumhuriyet, halk kitlelerinin sahiplendiği bir değer olarak yaşatılmaya devam edecek. Ama bu, soygun ve aşağılamanın sürüp gitmesini önlemeyecek!Bu hüzünlü tablo bile isteye yaratıldı. İlk devrim yıllarını atlayalım; sonrasında Türkiye çok uzun zaman ulusal bayramların “resmi törene” hapsedilmesine sahne oldu. “Devletli” soğukluğun toplumun üstüne örttüğü kasvetten haklı olarak bunalanlar için olay tatilin kaç gün süreceğiydi artık…Faturayı, ne kadar doğru olsa da, “bürokrasinin beceriksizliğine” kesmek yetmez. Konu sorumluluk olunca kimse “ayaklar baş olmasın” diyen, spor gösterilerinde kız çocuklarının etek boyuna takılan, laiklikten nefret eden, hakkını arayan yurttaşta tehdit gören, halkçılığı “her şeyi devletten beklemek” olarak mahkûm edip kamu kaynaklarını kasasına bağlamakta özgürlük isteyen bir egemen güçler blokunun önüne geçemez. Toplumun Cumhuriyete yabancılaşması bunların işine yaradı.12 Eylül’le birlikte ise yabancılaşma sözcüğünün yetmeyeceği bir zirveyi gördük. İstiklal Marşının işkence eşlikçisi olarak kullanıldığına tanık olduk. Darbe lideri laik cumhuriyetin devlet başkanı sıfatıyla kürsülerde ayet okudu. Parti kurdurttukları general “elimizde taş gibi, aslan gibi polisler varken” kadınlara copla tecavüze gerek olmadığını dile getirebildi. Belediye otobüslerinin olur olmaz durdurulup üst araması yapıldığı darbe günleri geçti, Taksim Meydanında bayrak töreni diye yüzlerce insanı bağıra çağıra hazır ola geçirme türünden işlerle devam edildi. Yeri gelmişken; AKP’li yıllarda Ramazanda uluorta oruç yemenin, dayak hatta öldürme nedeni olabilmesi ile bu 12 Eylül atmosferi arasındaki mesafe pek kısadır…Elbette o günler sürgit devam edemezdi. Eski yabancılaşmaya dönmenin ise zamanı geçmişti.Yeni bir bayram tasarımı olarak içeriksiz pop-arabesk eğlencenin denenmesi AKP’den öncedir; aşağı yukarı Cumhuriyetin 75. Yıldönümü kutlamalarına denk düşer… AKP’ye kalsa tümden yasaklardı. Ama bu mümkün olmayacağına göre şeriatçı iktidar, Cumhuriyetçi enerjinin içeriksizleştirilip, en önemlisi 29 Ekim olmak üzere takvim yapraklarına sıkıştırılmasına çoktan razı olmuştur.Görüldü ki, bütün bunlar üçayaklı bir yıkım için! “Ekonomide verimlilik, dünya ile entegrasyon ve dindarlara özgürlük.” Siz sömürünün şiddetlenmesi, emperyalizme bağımlılık, laikliğin tasfiyesi diye anlayın…Bugün üçü de gerçekleşmiş bulunuyor. Hiçbiri tek başına başarılı olamayacak olan “mahşerin üç atlısının”, sermaye, emperyalizm ve dinci gericiliğin büyük ittifakı sayesinde.Ancak toplumdan şu veya bu yolla aldıkları onayın süresi çoktan bitmiş bulunuyor. Zaten bu hissedildiği için birbirlerini yiyorlar. 29 Ekim’de buluşacak olan kitlelerin işaret ettiği de budur.Karşıdevrimcilerin yıktıklarının yerine bir Yeni-Osmanlı düzeni koymalarına halktan izin çıkmıyor. Sonuç, Türkiye’nin arafta kalma halidir. Bu bir statüko olamaz. Nihai hesaplaşmaya hazırlanıyoruz…O hesaplaşmadan başı dik çıktığımızda bayramların en coşkulusunu hak edeceğiz…
To read the full story from the source: soL Haber






