Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

Eşit, özgür, onurlu bir yaşam için: Tüm öteki renkler, birleşelim!

Eşit, özgür, onurlu bir yaşam için: Tüm öteki renkler, birleşelim!

Dr. Dilek Bulut – Karya Kadın Derneği Yürütme Kurulu 
Ülkemizde derinleşen ekonomik krizden anayasal düzenin sistematik biçimde ihlal edilmesine, halk iradesinin gasp edildiği kayyum politikalarından eğitim müfredatının dinci-gerici kuşatılmasına kadar uzanan çok boyutlu bir toplumsal ve siyasal dönüşüm yaşıyoruz. Bütün bu gelişmeler birbirinden bağımsız politikalar değildir. Aksine, piyasacı-neoliberal dönüşüm ile dinsel-gerici referansların kamusal alanı baştan aşağı şekillendirdiği, bütünlüklü bir “siyasal İslamcı ve muhafazakâr otoriter rejim” inşasının yapı taşlarıdır. 
Otoriter ve muhafazakâr rejimler, toplumsal yapıyı kendi ideolojik hedeflerine uygun biçimde yeniden biçimlendirirken devletin ideolojik aygıtlarını eşgüdüm içinde harekete geçirir. Aile, eğitim, din ve medya bu yapının temel araçları olarak işlev görürken yargı paketleri ve hukuk mekanizmaları da toplumsal yaşamı aynı doğrultuda düzenlemenin araçlarına dönüştürülür. 

Bu düzenin merkezinde, kendi varlığına itiraz etmeyecek, uysal ve biat eden “makbul yurttaş”;  dindar, kindar, muhafazakâr, otoriteye itaatkâr ve toplumsal cinsiyet rollerine katı biçimde bağlı rejime uygun insanın yaratılması vardır. Heteroseksist bir toplumda insanların kendilerine biçilen cinsiyet kalıplarına uyması, işçilerin haklarını aramaması, gençlerin biat etmesi, toplumun haksızlıklar karşısında sessiz kalması beklenir. Toplumsal ahlak söylemi altında makbul sayılanlarla marjinal ilan edilenler ayrıştırılır. Ötekileştirme, damgalama toplumsal mücadeleyi kırmanın önemli bir aracı olarak kullanılır. 
Son operasyonların “Ailem Güvende” adıyla yürütülmesi de bu anlayışın bir parçasıdır. Toplumsal rıza üreteceği düşünülen “aile” kavramı üzerinden gerçekleştirilen bu operasyonlar, ötekileştirmeyi derinleştirirken aile içinde yaşanan şiddetin üzerini örtmenin de bir biçimine dönüşmektedir. Ailenin kimden ve neden korunacağı sorusu, iktidarın “makbul saymadığı” kimlikleri hedef göstermenin gerekçesi hâline getirilirken erkek şiddetinin üstü örtülüyor.  
LGBTİ+’lara ve hak savunuculuğu yapan örgütlere yönelik baskınlar, ahlak büro amirlikleri ile birlikte yürütülmesi ile itibarsızlaştırılırken, rejimin istediği yurttaş tanımının dışında kalan tüm sivil topluma ve insan hakları savunucularına gözdağı verme, onları “makbul yurttaş” çizgisine çekme operasyonlarıdır. LGBTİ+’ları nefretin hedefi hâline getirerek, yaşam alanlarını her geçen gün daraltarak bütün topluma bir mesaj verilmektedir: İtiraz etmeyin, hakkınızı aramayın, ötekileştirilenlere yapılan ayrımcılık ve zulüm karşısında susun. 
Erkek devlet, yanına aldığı gerici güruh ve yaslandığı dinsel söylemlerle ırkçılığı, milliyetçiliği, kadın düşmanlığını, homofobiyi ve transfobiyi büyütürken yoksulluğu da derinleştiriyor. “Beka, ahlak, dinimiz, aile tehlikede” diyerek nefret tohumu yaymak, ülkeyi tek tip bir hapishaneye çevirmek istiyor. Kimin nasıl yaşayacağına, neye inanacağına, kimi seveceğine ve hangi hakları talep edebileceğine hükmetmeye çalışıyor. 
Oysa ceza hukukunun konusu kişilerin kimlikleri, cinsel yönelimleri, cinsiyet kimlikleri, yaşam biçimleri ya da hukuka uygun örgütlenme ve hak savunuculuğu faaliyetleri değil, kanunda suç olarak tanımlanmış somut fiillerdir. Hiç kimse ve hiçbir toplumsal kesim, kimliği veya yaşam biçimi üzerinden kategorik olarak şüpheli ilan edilemez. Hukuk normları, uygulayıcıların öznel değerlendirmelerine göre şekillenemez. Aksi hâlde hukukun üstünlüğünün yerini keyfilik alır. 
Cinsel yönelim ve kimlikleri, hak savunuculuğunu hedef alan operasyonlar anayasal temel haklarla ve Türkiye’nin uluslararası yükümlülükleriyle bağdaşmaz. Yurttaşlık hakları, makbul sayılanlara tanınan bir ayrıcalığa dönüştürülemez. 
El ele yürüyen siyasal İslam, milliyetçilik ve muhafazakârlıkla güçlenen; kadın ve emek düşmanlığını, homofobiyi ve transfobiyi büyüten bu gerici kuşatma karşısında toplumsal özgürleşme için birlikte mücadele etmekten başka yolumuz yok. Ama birlikte mücadele ettiğimizi söylemek de yetmez. Korkmadan, linç edilenlerle ve edilmek istenenlerle yan yana olmak, dayanışmak, gerektiğinde siper olmak gerekir. İnsan hakları din, dil, ırk, cinsiyet, cinsel yönelim veya cinsiyet kimliğine göre belirlenemez. Yurttaşlık hakları seçilerek, ayrıştırılarak, ötekileştirilerek uygulanamaz. 
Tüm insanların eşit, özgür, kendini gerçekleştirebildiği onurlu bir yaşam sürme hakkı vardır. Kimsenin kimseye hükmetmediği; cinsiyetçi sömürünün, tahakkümün ve ayrımcılığın olmadığı bir dünyada insan olmanın onurunu taşıyarak yaşamak hepimizin hakkıdır. Bize benzemeyen, bizim gibi düşünmeyen herkes için de özgürlük, hukuk ve onurlu yaşam hakkı istemeliyiz. Mesele, kime yapılırsa yapılsın ayrımcılık ve hukuksuzluk karşısında aynı kararlılığı gösterebilmektir. 
Baskının hedefindeki insanlarla kurduğumuz ilişkide, haksızlık karşısında aldığımız tutumda, dayanışmayı ne kadar büyütebildiğimizde karşımıza çıkar. Başkasının hakkını kendi hakkımız kadar savunamadığımızda, iktidarın aramıza ördüğü duvarları da aşamayız. 
Tüm renkleriyle mücadele edenlerin yan yana gelişi, dayatılan tek tipleşmeye karşı ortak gücümüzdür. Mücadelenin tek bir hattı yok. Baskı, tahakküm ve şiddetin sıradanlaştığı, hukukun yalnızca yazılı bir metne indirgendiği bu zamanda sözümüz de safımızda açık olmalı: İktidarın bölerek kırmaya çalıştığı direnişi, tüm öteki renklerle birleşerek büyütebiliriz. Eşit, özgür ve onurlu bir yaşamı hep birlikte kurabiliriz. 

Neoliberal muhafazakarlığın ahlaki yüzü: Yaşamlarımız hedefte

To read the full story from the source: BirGün

Advertisement
Advertisement

Related News

All news
Advertisement