Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

Divanın tûtîsi

Divanın tûtîsi

Fadime Uslu
Demokrasi adına kurulan cümlelerin içinde halkın adı geçiyor; fakat sözün kurulmasında, kararın alınmasında, sınırların çizilmesinde kendisi ortalıkta görünmüyor. Halk adına konuşan çok, halka soran yok. Temsilin eski hüneri: Özneyi cümlenin içine koyup kararın dışına bırakmak.
“Tûtî-i mu’cize-gûyem ne desem laf değil.”* Klasik Türk Musikisi’nin kuşaklar boyunca dinlenen bu eserini bilmeyen var mıdır? Belki, gençler. Onların da kulağına bir biçimde çalınmıştır. Müzeyyen Senar’dan Zeki Müren’e, Behiye Aksoy’dan Barış Manço’ya nice yorumcunun repertuvarına giren eserin güftesi 17. yüzyıl divan şairlerinden Erzurumlu Nef’î’ye, bestesi Itrî’ye ait.Tûtî, Farsça papağan demek. Divan şiirinin bülbül kadar aşina olduğu kuşlardan. Güzel sözün, belâgatin, bazen de duyduğunu ustalıkla yinelemenin marifetli sahibi.Türkçedeki karşılığı dudu. Farsça tûtînin halk ağzında dönüşmüş biçimi. Bu kuş şeker yemeden konuşmadığından olsa gerek divan şiirinde de halk şiirinde de tatlı tatlı konuşmayla özdeşleştiriliyor.“Gönül eğlencesi ey tutu dillim / Ya benim kaşları hilalim mi var” Âşık Ömer bir şiirine böyle başlıyor. Bir başka şiirinde “Dudu dillim meclis üstüne geldin,” diyor.**Darıldın mı cicim bana adlı İstanbul kantosundaki “Esmerim güzelim tuti dillim/ Ben yanıyorum, çok seviyorum” nidasındaki tonu Giresun Şebinkarahisar yöresine ait Zülüflerin tutam tutam türküsünde de buluyoruz: “Dudu dillim, ince bellim/ Kalem kaşlım, sırma saçlım.” Sevdalıya hitaben, onu övmek için söylenen bu sözlerin bir başka yankısını 2003’te meşhur olan Nazan Öncel’in sözlerini yazdığı Tarkan’ın Dudu şarkısında duyuyoruz: “Dudu dudu dilleri lıkır lıkır içmeli/ Gözleri derya deniz.”Tûtînâme ise yaklaşık yedi yüz yıllık bir masal kitabı. Sanskritçe aslı Sukasaptati kaybolmuş. Hindistan’dan İran’a, Anadolu’dan Avrupa’ya uzanan hat boyunca okunmuş. 1330 yılına tarihlenen Fars dilindeki çeviri, çağdaş basımların kaynağı. Bu eserde elli iki gece boyunca anlatılan hikâyeler varken bugüne otuzu kalıyor.Kitabı Türkçeye çeviren Behçet Necatigil, sunuş yazısında bu anlatıların Anadolu halk masallarının birçoğuna kaynaklık ettiğini vurguluyor. Helvacı Güzeli, Değişen Kafalar, Dülger ve Kuyumcu bunlara örnek. Değişen Kafalar ise Thomas Mann’a ilham olmuş.Binbir Gece Masalları ölüme karşı bir direniş anlatısıdır. Şehrazat’ın hayatta kalması hikâyeleri anlatmasına bağlıdır.Tûtînâme’de de papağan masal anlatarak ölümden kurtulurken bir süre sonra onu dinleyenin yaşamsal gerecine dönüşür.Tûtînin sözü, dinleyenin eylemiyle arasına girer. Mah-ı Şeker’i kocasına ihanet etmekten alıkoymak için tûtî hikâyeleriyle onu oyalar.Papağan, Mah-ı Şeker’in hayatı yaşamadan masallarla deneyimleyebileceği kılavuz rolüne bürünür. Böylece masal hayatın akışına müdahale eden bir güce dönüşür.Tûtînâme’nin girişinde şöyle deniyor: “Hazreti Muhammed Mustafa’ya da binlerce selam olsun ki, Şekeristan ülkesinin tûtîsidir. Allah’ın vahyini söyler; bülbülüdür, bildirilen vahy ile konuşur. Belâgat konusunda en büyük inci, peygamberlik burcunda güneştir. Ona da binlerce selâm ki, Müslüman kullarını sapıklık çıkmazından kurtarıp doğru yola ulaştırdı.”***Hazreti Muhammed Mustafa’nın Allah’ın vahyini tekrar edip anlatması işlevi tûtîye verilerek onun dilinde ahlâklı yaşam ve hikmetli bilgiler konuşturulmuş. Hikâye yoluyla tarihten çıkarılacak dersler öğütlenmiş. Aynı zamanda anlatıldığı dönemin yaşamına ayna tutmuş.Kitapta tûtinin anlattığı “Ağaçtan yapılan kız ile âşıklarının hikâyesi” bugünü de aynalıyor. Hikâye şöyle:“Bir dülger, bir kuyumcu, bir terzi ve bir sofu seyahat etmeye karar verip yola koyuldular. Birkaç zaman dolaşıp, Allah’ın hikmeti, bir gün ıssız, dağlık bir yerde gecelemek gerekti. Vahşi hayvan, canavar korkusundan, nöbetleşe uyumaya karar verdiler. Nöbet dülgere geldi; üçü yatıp uyudular.“Oturmaktan uykusu gelen dülger, uykuyu önlemek için, âletini eline alıp bir düzgün ağaç kesip, o ağacı yontup, el ve ayak yapıp bir kız heykeli düzdü. Sonra nöbet kuyumcuya geldi. Oturmaktan kuyumcu da uyuklamaya başladı, dülgerin yaptığı heykeli gördü, arkadaşının hünerini pek beğendi. Uyumamak için o da sanatını gösterip küpe bilezik ve kadınlara lâzım ziynetler yapıp heykeli süsledi. Nöbeti sona erdi, sıra terziye geldi.“Terzi dahi kalkıp o heykeli görüp hayran oldu. Bana dahi lâyık olan sanatımı göstermektir, deyip kızın uzun boyuna göre güzel, hoş kaftanlar dikip baştan ayağa giydirdi. Kızı gören heykel olduğunu bilmeyip canlı sanırdı; cisimleşmiş ruh gibiydi heykel. “Derken terzinin nöbeti de tamam oldu. Terzi sofuyu uyandırdı, kendisi yattı. Sofu dahi uykudan göz açıp yapma heykeli görünce, halvette nur görmüşe döndü, kalıbın yanına geldi. Ne görsün? Bir suret ve bir garip nakıştır ki, kaşları mihrabı âşıklar kıblesidir ve yakut dudaklarından cânlar, gönüller beslenir! Sofu Tanrı’ya el açtı, yakardı.”****Sofu öyle bir yalvarıp yakarır ki heykel canlanır.“Böylece bu kalıp, temiz pâk bir güzel kız olup servi gibi yürümeye ve tûtî gibi dillenip söylemeye başladı.”Yeryüzü nura boğulur, dört arkadaşın bakışı bu güzele düş olur. Her biri zülfü zincirinin divanesi, güzel yüzü mumunun pervanesi olunca kız için kavgaya tutuşurlar. Verdikleri emeği öne sürerek kızı sahiplenme hakkının kendilerinde olduğunu öne sürerler.Bir çözüm bulamazlar. Hâkim huzuruna gitmek için yeniden yola koyulurlar. Karşılarına bir seyyah derviş çıkar. Onu kadı tayin edip durumu anlatınca bu defa derviş, kızı sahiplenir. O da kıza âşık olmuştur. “Be hey Müslümanlar!” der derviş, “Aptalca laflar edersiniz! Allah’tan korkmaz mısınız ki çirkin ayıp bunca şeyler edip, benim nikâhlı karımı bazınız ağaçtan yonttum ve bazınız ben dua ettim dersiniz! Bir söz söyleyin ki, akıl da kanun da onu caiz göre! Bu hâtun benimdir ve bu üzerindeki eşyayı ben yaptırdım. Ancak birkaç gündür ki aramızda bir çekişme oldu; bu gece bana darılıp evimden çıkıp gitmiş idi. Ben de onu bulmak için yollara düştüm; hamdolsun buldum,” der. Derviş dört kişiye baskın çıkar ve hepsinden davacı olur. Beş kişi çekişe çekişe bir şehre gelirler. Doğru şehrin subaşısına giderler. Dervişten farkı yoktur onun da.“Ey hain haramiler,” der subaşı, “Bu avrat benim büyük biraderimin hâtunu idi. Haramiler kardeşimi öldürüp hâtununu almışlar idi. Allah’a şükrolsun, kan yabanda kalmaz. Kendi ayağınızla yakalandınız!” deyip hepsinden ziyade davacı olur ve bunları mahkemeye davet edip kadının huzuruna götürür.Her biri hak iddiasını mahkemede anlattıktan sonra davaya bakan kadı da kızın kendi cariyesi olduğunu iddia edince işler tamamen karışır.Kadı şöyle der: “Ey yârenler! Bu sizin davanız bâtıl bir dâvadır; zira bu güzel kız benim küçükten beri evladım gibi beslediğim cariyemdir. Üzerindeki bu ziynetleri ve pek hoş elbiseyi alıp, kötü kişilere uyarak beni terk etmiş idi. Hamdolsun, himmetinizle bulundu; tekrar kavuşmak dilerdim, muradım hâsıl oldu. Ulu Tanrı katında bu hizmetiniz zâyi olmaz; ecrini mükâfatla görürsünüz!”Kadının tavrı üzerine dört davacı başlarına bir bela gelmesinden çekinir. İçlerinde bir tek sofu itiraz eder. Sofu, kadıya şöyle der:“Ay efendim! Hazreti Peygamber seccadesinde oturuyorum dersin; lâyık mıdır ki Müslümanların davasına şeriat üzre halletmeyip hâtuna alâka peyda eder ve benim cariyemdir deyip zorla elimizden almak istersin! Bu nasıl mezheptir, ve yarın yüce Allah’ın huzurunda ne cevap verirsin?”Kadı, “Ey sofu! Ey sûret uğrusu,” der, “Halkı aldatmak için az yemekle avurtların birbirine geçmiş; Allah korkusundan yaya dönmüş desinler diye! İmdi, meşhur sözdür ki, yalancıya hafıza kuvveti olduğu kadar doğru düşünce, şaşmaz görüş de lazımdır. Senin ne aklın var ne fikrin! Behey ahmak; divana bir yalan söyle ki yakışık alsın! Hiç ağaçtan insan olur mu?”Hikâyede hakikati tayin edecek son merci de tükenmiş, davacılarla hakem arasındaki sınır ortadan kalkmıştır. Hukuku uygulaması gereken yetkili, hukukun kendisine sağladığı otoriteyi çıkarı için kullanmaktadır. Temel sorun kimin yalan söylediği mi? İlk bakışta öyle görülebilir. Ama asıl soru şu: Yalanı yalan olarak teşhis edecek makamın kendisi yalana ortak olduğunda hakikat nereye başvuracaktır?Hikâyedeki emekten doğan hak iddiasına bakalım bir de. Özne var olduğu anda nesneleştiriliyor. Emekle var olan bir özne, kendi olamadan hukuki ve siyasal mülkiyet iddiasının nesnesi oluveriyor. Üstelik hüküm veren de giderek hükmün konusu üzerinde hak iddia eden kişiye dönüşüyor.İnsanın aklına ister istemez şu geliyor: Madem kız “tûtî gibi dillenip söylemeye” başlamıştı, bütün bu hengâmede neden bir kez olsun anlatıcı tarafından konuşturulmadı? Dülger, kuyumcu, terzi konuşuyor. Dervişin sözü daha gür çıkıyor, subaşınınki ondan da gür. Kadıya gelindiğinde artık sesin yükselmesine gerek kalmıyor; orada makam konuşuyor. Kızın payına ise kendisi hakkında söylenenleri dinlemek düşüyor. Üstelik herkes onun iyiliğini, hakkını, geçmişini, kime ait olduğunu kendisinden daha iyi biliyor. Birisi yaratmış, öteki süslemiş, beriki giydirmiş, biri can vermiş. Yetmiyor; hiç tanımayanlar nikâhlı karısı, kardeşinin karısı, cariyesi olduğunu söylüyor.Hikâye ilerledikçe kanıtın yerini iddianın arkasındaki kuvvet alıyor. Kadı’nın istediği de zaten hakikat değil: “Divana öyle bir yalan söyle ki yakışık alsın,” dememiş miydi? Yakışık alan yalanın divanda işi kolaydır.Geçtiğimiz haftalarda sanatta boşluğun nasıl anlam ürettiği üzerinde durmuştum. Sanatın bıraktığı boşluk okuru içeri çağırabilir. Siyaset ve hukukta bırakılan boşluksa davetsiz misafir seviyor. Derviş, subaşı, kadı… Her biri boşluğa kendi hikâyesini yerleştiriyor. En sonunda ortada adına konuşulan fakat kendisi konuşamayan biri kalıyor.Ali Rıza Aydın’ın soL portal’daki köşesinde 12.08.2026 tarihli “‘Ama’lı, ‘yama’lı demokrasi… Sömürü adına her derde deva!” başlıklı yazısında çerçeve yasa üzerine tartışırken işaret ettiği halkın konumu da böyle değil mi? Demokrasi adına kurulan cümlelerin içinde halkın adı geçiyor; fakat sözün kurulmasında, kararın alınmasında, sınırların çizilmesinde kendisi ortalıkta görünmüyor. Halk adına konuşan çok, halka soran yok. Temsilin eski hüneri: Özneyi cümlenin içine koyup kararın dışına bırakmak.Oysa bu hikâyenin öznesi tûtî dilliydi. Dili olan susunca divanın dili çözülüyor.*Erzurumlu Nef’î’nin yaklaşık dört yüz yıl önce yazdığı şiirde şunu demişti: “Tutî-i mu’cize-gûyem ne desem laf değil / Çarh ile söyleşemem âyinesi sâf değil / Ehl-i dildir diyemem sinesi sâf olmayana / Ehl-i dil birbirini bilmemek insaf değil.” Günümüz Türkçesi: “Mucize söyleyen bir papağanım, söylediklerim sıradan sözler değil. / Görüntüsü saf, içeriği arı olmadığı için Felek ile söyleşemem. / Kalbi pak olmayana gönül ehli olduğunu söyleyemem / Çünkü gönül ehli birbirini tanır, tanımaması mümkün değil.”**Sadettin Nüzhet Ergun, Âşık Ömer: Hayatı ve Şiirleri, Semih Lütfi Matbaası ve Kitabevi, 1935***Tûtîname, Behçet Necatigil’in Kaleminden, Can Yayınları, 2009****a.g.e. s.98-99

To read the full story from the source: soL Haber

Advertisement
Advertisement

Related News

All news
Advertisement