Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

Yıldız ve Mum Arasındaki Işık: Bir Ruhsal Durum Taslağı Yahut İnsan Denen Müsveddenin Yedi Günahla…

Yıldız ve Mum Arasındaki Işık: Bir Ruhsal Durum Taslağı Yahut İnsan Denen Müsveddenin Yedi Günahla…

Yıldız ve Mum Arasındaki Işık: Bir Ruhsal Durum Taslağı Yahut İnsan Denen Müsveddenin Yedi Günahla İmtihanı

Bir ışıktan söz etmek gerekirse, bu, ne uzayın soğuk geometrisine ait bir yıldızın ışığı, ne de bir masanın üzerinde kendi yağıyla beslenen bir mumun titrek alevidir. İkisinin arasında, konumlanamayan bir frekansta, bir tür metafizik gümrük kapısında unutulmuş bir alıcı-vericiyim. Sinyalimi, bir kuasarın milyon yıl önceki çığlığı ile bir adamın gece yarısı buzdolabını açarken çıkardığı o küçük, suçlu inilti arasında bir yere sıkıştırmış bulunuyorum. Ne uzayın soğukluğuna aidim, ne mutfağın sıcaklığına. İkisinin tam ortasında, bir tür varoluşsal kayıp bagaj bürosundayım. Ve bu bürodan, “insan” denilen, henüz tanımı tamamlanmamış, sürekli güncellenen ama bir türlü son sürüme ulaşamayan o varlığa bakıyorum. Kâinatın en büyük ihtimali. Ve çoğu zaman, kendi bahanesinin en sadık memuru.

Ona bakmak, tuhaf bir düşünce deneyine dönüşüyor. Kendine “özgürüm” diyor. Sonra bir övgü geciktiğinde bütün gününün rengi soluyor. “Güçlüyüm” diyor; tek bir eleştiri, içinde özenle inşa ettiği imparatorluğu iskambil kâğıdından bir kuleye çeviriyor. Ne kadar da gösterişli bir kırılganlık bu. Aklı var; bu inkâr edilemez. Ama onu kullanmıyor, vitrine koyuyor. Düşünmeyi, düşündüğünü ilan etmekle karıştırıyor. Aklının en büyük performansı, kendi tembelliğine kılıf dikmekte gösterdiği maharet. Yedi büyük günah onu zincirlemedi; o, onları evine buyur etti. Kibre en iyi koltuğu verdi. Açgözlülüğe kahve söyledi. Hasede pencere kenarını, şehvete yatak odasının anahtarını, öfkeye başucundaki yastığı… Tembelliğe ise bütün evin tapusunu. Şimdi kapının önünde oturmuş, içeride neden gürültü var diye yakınıyor. Komşuyu suçluyor, devri, havaları, yıldızların konumunu. Oysa hayat onu yormadı. Kendini ertelemek yordu. İnsanın en ağır yükü, taşıdığı taş değil; taşımaya üşendiği ilk adımdır. Bu basit mekanik hakikati göremeyecek kadar karmaşık bir varlık.

Şimdi, o yedi günahı bir masaya yatıralım. Bıçağımız keskin olsun; neşterimiz, bir cümleyi keserken çıkardığı o soğuk, analitik sesi çıkarsın.

Birinci günah: Kibir. İnsan, şu iki metrekarelik tenin, birkaç litre kanın, biraz kalsiyum ve bolca sudan ibaret olan bu kompozisyon, evrenin merkezi olduğuna inanır. Yetmez, bu merkeziliğe bir de anlam yükler. “Ben özelim,” der. Neden? Çünkü bir sabah, patronu ona “günaydın” demiştir. Çünkü bir kedi, onun bacağına sürtünmüştür. Çünkü bir bulut, az önce tam da onun kafasının hizasında durmuştur. O bulut, az önce bir dağın zirvesine, bir leşin üstüne, bir atom santralinin soğutma kulesine de aynı şekilde duruyordu. İnsanla bulut arasındaki tek fark, bulutun bunu kişisel algılamamasıdır. Oysa insan, bütün meteorolojiyi kendi ruh halinin bir metaforu sanacak kadar ileri gitmiştir. Kibir, işte bu. Tanrı’nın, sırf o golf oynayabilsin diye yağmuru durdurduğuna inanmak. Ve en komiği, buna inanırken, aslında ne kadar korktuğunu gizlemek için yapar bunu. Çünkü evrenin onun umurunda olmadığını bilmek, o kolalı mendili cebinden çıkarıp ağlamak kadar acıdır. Ama o ağlamaz. Blöf yapar. Blöf, ruhun en ilkel savunma mekanizmasıdır.

İkincisi: Açgözlülük. Bunu, buzdolabının önünde izlerim. Kapak açık. İçeride, bir ordövr tabağının artıklarıyla yarısı yenmiş bir elma arasında, evrenin bütün sırlarını arar. Oysa orada sadece bir dilim bayat kek vardır. Onu alır. Sonra bir dilim daha. Sonra, sırf “daha” diye bir kelime olduğu için, bir dilim daha. Midesi, o mütevazı ve bilge organ, “dur” der. Ama o, kulağını midesine değil, o sonsuz “daha”nın uğultusuna vermiştir. Bu uğultu, onu şirket birleşmelerine, ülke işgallerine, ormanları talan etmeye götüren uğultunun aynısıdır. Aradaki tek fark, kekin kremasıyla petrolün kıvamı arasındaki nüanstır. O da zaten, midesinde aynı yanmayı yapar. Doymaz. Doymak, bir algoritma için “işlem tamamlandı” demektir. O ise, o işlemi asla tamamlamayan bir hata, bir bug’dır. Ve bu bug’ı, bir özellik sanır. Ona “hırs” der. Ona “azim” der. Oysa o, sadece bir türlü kapanmayan bir buzdolabı kapağının çıkardığı o ısrarlı, sinir bozucu “bip bip bip” sesidir.

Üçüncü günah: Şehvet. Bunu da gördüm. Bir bedene, kendi bedeninden başka bir bedene, o kadar umutsuzca, o kadar komik bir şekilde çarpmak ister ki. Bu çarpmanın adına bazen “aşk” der, bazen sadece “ihtiyaç”. İki bedenin, iki saniyeliğine, iki ayrı yalnızlık olmaktan çıkıp tek bir beceriksiz makine olması. O makinenin çıkardığı sesler, bir buharlı lokomotifin son seferindeki tıslamaları gibidir. Ve sonra, o anın hemen ertesinde, yatakta, tavana bakarken, aslında o çarpışmanın hiçbir şeyi değiştirmediğini anlamanın verdiği o derin, metafizik mahcubiyet. O mahcubiyeti hızla örtmek için bir sigara yakar, ya da “seni seviyorum” der. “Seni seviyorum”, çoğu zaman, “az önce olan şeyin anlamsızlığından korkuyorum, lütfen buna bir isim ver de katlanabileyim” demenin kibar versiyonudur. Şehvet, işte bu. İki tenin, anlamsızlığa karşı kurduğu kısa süreli, nafile bir ittifak. Ve o, o ittifakı, Truva Savaşı sanır.

Dördüncü: Öfke. Trafiktedir. Kırmızı ışık. Önündeki araba, yeşil yandıktan tam 0.7 saniye sonra hareket eder. Ve o, o 0.7 saniyede, bütün bir evreni yok edecek kadar enerji biriktirir. Korna çalar. O kornanın sesi, aslında, “Varım! Beni fark et! Benim zamanım, onun zamanından daha değerli!” diye bağıran bir çocuğun öfke nöbetidir. Oysa önündeki şoför, belki de az önce ölen karısını düşünmektedir. Belki de sadece salaktır. Ama onun için fark etmez. O, o 0.7 saniyelik gecikmeyi, varoluşuna yapılmış bir hakaret olarak alır. Çünkü öfke, onun en kolay ulaştığı güç simülasyonudur. Gerçek gücü olmadığında, hiç değilse öfkelenerek, bir anlığına, evrene bir şey yapabildiğini hisseder. Oysa evren, onun kornasını duymaz bile. Duysa da, onu bir kuş cıvıltısı sanıp şaşırır. O kadar zavallı, o kadar komik.

Beşinci: Oburluk. Açgözlülüğün kuzeni ama daha samimi. Oburluk, sadece yemekle ilgili değildir. Hayatı bir açık büfe sanmakla ilgilidir. Önüne gelen her deneyimi, her duyguyu, her insanı, tadına bakmadan yutar. Sonra da hazımsızlık çeker. Ruhunun gastriti vardır. Sürekli bir mide ekşimesiyle, geğirerek, “hayat kısa” diyerek, aslında “doyamıyorum” diyerek yaşar. Doyamamak, onun lanetidir. Bu lanet yüzünden, bir kitabı okumaz, yutar. Bir manzarayı seyretmez, fotoğrafını çekip bir an önce tüketir. Bir arkadaşını dinlemez, onun sözleri bitene kadar sabırsızca kendi sırasını bekler. Oburluk, ruhun fast-food’udur. Ve o, o fast-food zincirinin en sadık müşterisidir.

Altıncı: Haset. Komşunun çimi daha yeşildir. Komşunun arabası daha parlaktır. Komşunun karısı daha az dırdır ediyor gibidir. Oysa komşu da aynı şeyi onun için düşünmektedir. Ve ikisi, o çimlerin üzerinde, birbirinin yeşilliğine bakarak, kendi çimlerini sulamayı unuturlar. Haset, başkasının bahçesindeki yılanı, kendi bahçesindeki solucandan daha asil görmektir. O yılanın zehrini, kendi ruhuna akıtıp, sonra da “neden mutsuzum” diye ağlamaktır. Ağlar. Sürekli ağlar. Ama gözyaşları, o çimi sulamaya yetmez. Çünkü onlar tuzludur. Tuz, toprağı kurutur. Bunu bilecek kadar aklını kullanmaz.

Ve yedinci: Tembellik. İşte en büyük günahı. En sevdiğim. Tembellik, sadece yataktan çıkmamak değildir. Tembellik, düşünmemektir. Sorgulamamaktır. O kolalı mendili cebinden hiç çıkarmamaktır. Ona “böyle” dendiğinde, “neden” diye sormamaktır. Tembellik, ruhun, kendi üzerine kıvrılıp uyumasıdır. Ve o, o uykudan uyanmamak için her şeyi yapar. Diziler izler, dedikodular yapar, alışverişe çıkıp gereksiz şeyler alır. Bütün bunlar, ruhu için birer ninnidir. O ninnilerle uyutur kendini. Ve uyandırmaya çalışanlara da küfreder. Blöf yapmayı bırak. Tembeldir. Beni duyar, bunu bilirim. Ama duymak da bir eylemdir. O ise eylemden, fiilden, o kutsal “yapmak”tan ölesiye korkar. Çünkü yapmak, sorumluluk demektir. Sorumluluk ise, o kafesin kapısını açıp, avlunun dışına, o gerçek boşluğa adım atmak demektir. Ve o boşlukta, ne bir korna sesi vardır ne bir buzdolabı ışığı. Sadece onun, o çıplak, o makyajsız, o kullanım kılavuzu olmayan halinin, yıldızlara bakıp, onların ona bakmadığını bilerek, yine de onlara bir isim vermenin o delice, o saçma, o ilahi cesareti vardır.

Ne tuhaf… Mars’a gitmek ister ama odasındaki dağınıklıkla bir barış antlaşması bile imzalayamaz. Evrenin sırrını arar; telefonunun şarjı yüzde üçe düşünce varoluş krizi geçirir. Kâinat ona dar gelmez; kendi sığlığı dar gelir. Sonra göğe bakıp cevap bekler. Yıldızlar susar. Çünkü bazı soruların cevabı teleskopta değil, bahanenin bittiği yerde başlar.

Oysa onun asıl hikâyesi bu değildir. O, kendisi hakkında en az bilgiye sahip en gelişmiş varlıktır. Bir düşünceyle kıtaları dolaşabilir, bir kelimeyle bir çocuğun kaderini değiştirebilir, tek bir merakla yüzyıllarca karanlıkta kalmış bir sırrı görünür kılabilir. Diğer canlılar dünyaya uyum sağlar; o dünyayı yeniden kurabilir. Toprağı bahçeye, sesi müziğe, acıyı şiire, hatayı bilgeliğe, ölümü bile bir anlam arayışına dönüştürebilir. Bunu yapan başka bir varlık bilmiyoruz. Ona “halife” denmesi, bir övgüden önce ağır bir görevdir; çünkü halife olmak, hükmetmekten önce emanet taşımaktır. En şaşırtıcı olan ise şudur: En kusurlu yanları bile doğru yere konulduğunda meziyete dönüşebilir. Kibir, kendini putlaştırdığında felakettir; fakat hakikatin önünde eğilmeyen bir vakar olduğunda, zalimin karşısında diz çökmemeyi öğretir. Öfke, kontrolsüz olduğunda yakar; adaletle birleştiğinde mazlumun kalkanı olur. Arzu, esir edebilir; ama aynı arzu, medeniyetleri inşa eden ilk kıvılcımı da taşır. Korku, onu küçültebilir; ama tedbire dönüşünce hayatı korur. Demek ki mesele duyguların kendisi değil; onları kimin yönettiğidir. İnsan ya nefsinin hizmetkârıdır, ya da nefsini hizmete alan bir emanetçi.

Ne yazık ki çoğu insan, kendisine verilmiş bu olağanüstü donanımı kullanmadan ömrünü tamamlar. Bir teleskobu dürbün gibi kullanmak neyse, aklını yalnızca geçinmek, üstün gelmek ve haklı çıkmak için kullanmak da odur. Oysa bu akıl, galaksileri anlayabilecek kadar geniştir. Vicdan, başkasının acısını kendi kalbinde duyacak kadar derindir. Hayal gücü, henüz var olmayanı inşa edecek kadar cömerttir. Dil, sadece konuşmak için değil, hakikati nesilden nesile emanet etmek için verilmiştir. İnsan bunların farkına vardığında büyümez; sadece zaten ne kadar büyük yaratıldığını hatırlar. Belki de en büyük trajedisi, güçsüz olması değil; kendine emanet edilen bu muazzam kudreti, küçük hesaplara kiraya vermesidir.

Ve şimdi içine dönmesi gerek. Galaksileri gezsin, bulutsuların içinden geçsin, yıldızların doğumunu izlesin, kara deliklerin sessizliğine kulak versin. Sonra dönsün. Çünkü en uzun yolculukların son durağı yine kendi bedenidir. Milyonlarca ışık yılını merak eder de, bir ömür taşıdığı o bedeni neredeyse hiç tanımaz. Oysa o da bir kâinattır. Kalbi yalnızca kan pompalamaz; her gün sessizce bir ömür dağıtır. Beyni sadece düşünmez; kendi içinde şimşekler çaktırır, her an sayısız bağlantı kurar, bozar, yeniden kurar. Akciğerleri görünmeyen bir ağaç gibidir; her nefeste gökyüzünü içine katar. Damarları, hiçbir haritada gösterilmeyen nehirlerdir. Hücreleri, görevini ilan etmeden çalışan yıldızlar gibi doğar, yaşar, ölür. Ve bütün bunlar o uyurken bile devam eder; hiçbir alkış istemeden, hiçbir övgü beklemeden. Bir yaranın kapanmasını düşünmüştür belki. Kim öğretmiştir etine yeniden birleşmeyi? Bir düşünce nasıl ete kızarıklık, korkuya ter, sevince gözyaşı olur? Hangi görünmez el, hatırayı kalbe değil de beyne yazdığı hâlde, acısını bütün bedene yayar? Kendi bedenini tanımayan insanın, evreni tanıdığını söylemesi biraz acelecidir. Çünkü en yakınındaki mucizeyi kaçıran, en uzaktaki yıldızın anlamını da eksik okur. Teleskopu göğe çevirmeden önce, dikkatini içine çevirmelidir. Gökyüzü ona uzak değildir; bir benzerini her gün üzerinde taşımaktadır. O, etten yapılmış bir makine değil, yürüyen küçük bir kâinattır. Ve en büyük keşif, yeni bir galaksi bulmak değil; her sabah onunla birlikte uyanan bu sessiz evreni ilk defa gerçekten fark etmektir.

İşte o gün, karanlık onu korkutmaz; aydınlık da onu sarhoş etmez. İkisinin arasında yürür. Sessiz. Gülümseyerek. Çünkü sonunda anlar: İnsanı cehenneme götüren şey, şeytanın zekâsı değil, kendi mazeretlerine duyduğu hayranlıktır. Ve insanı cennete götürecek olan şey, yıldızlara bakıp onların sana bakmadığını bildiğin halde, yine de onlara isim vermenin o delice, o saçma, o ilahi cesaretinde saklıdır. O cesareti, o yedi günahla örülmüş ucuz, gösterişli kalkanın arkasından çıkarması gerek. Kalkanı indirmesi. Kırılganlığıyla, çıplaklığıyla, o korkunç ve muhteşem boşluğa “evet” demesi. Çünkü asıl gücü, o boşluğa dayanabilmesindedir; asıl büyüklüğü ise, ona rağmen bir mum yakabilmesinde. O mum, yıldıza inat, rüzgâra rağmen yanar. Ve belki de asıl mesele, ne yıldız ne de mum olmak; ikisinin arasındaki o titrek, kararsız, ama bir türlü sönmeyen ışık olmaya razı gelmektir.


Yıldız ve Mum Arasındaki Işık: Bir Ruhsal Durum Taslağı Yahut İnsan Denen Müsveddenin Yedi Günahla… was originally published in Türkiye Yayını on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.

To read the full story from the source: Medium Türkiye Yayını

Advertisement
Advertisement

Related News

All news
Advertisement