Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

Küçük filmler sinema sanatının merkezinde yer alıyor

Gündem

Umursamıyorum hiç böyle lafları. Kıyıda köşede o filmleri aramaya, heyecanla oturup seyretmeye devam ediyorum. Benim gibi başka insanlar da var bu filmlerin izini süren. Ama yine de o küçük filmlerin yönetmenlerini rahat ettirecek kadar değil sayımız. Sinema bir endüstri artık. Bir pazarı, bir müşterisi, dudak uçuklatacak büyüklükte sermayesi var. Bir filme milyon dolarlar yatırılıyor ve bir filmden milyon dolarlar kazanılıyor. Küçük filmlerin ne böyle bir sermayesi var ne böyle bir pazarı ne de kapılardan taşacak çoklukta müşterisi…

Oysa tam böyle başlamamıştı sinemanın hikâyesi. Şöyle anlatıyor başlangıç noktasını Andrey Tarkovski, çok değerli kitabı ‘Mühürlenmiş Zaman’da: ‘Henüz hiçbirimiz, geçtiğimiz yüzyıl gösterilen ve gösterilmesiyle birlikte her şeyi başlatan ‘Tren Geliyor’ adlı dâhiyane filmi unutmuş değiliz. Auguste Lumière’in bu herkesçe bilinen filminin tek çevrilme nedeni, o günlerde keşfedilen film kamerası, şeridi ve gösterim aygıtıydı. Yarım dakikadan fazla sürmeyen bu şeritte, güneş ışığına boğulmuş bir istasyon, bir aşağı bir yukarı gezinen hanımefendiler, beyefendiler ve nihayet dosdoğru kameranın üstüne gelen bir tren görülmektedir. Ve tren yaklaştıkça o günün seyircilerinin paniği daha da artmış, hatta yerlerinden fırlayıp salonu terk edenler bile olmuştu. Film sanatı, işte o an doğmuştur. Söz konusu olan yalnızca teknik bir olay ya da görünür dünyayı yansıtmanın yeni bir biçimi değildi. Hayır, orada o an, estetiğin yeni bir ilkesi doğmaktaydı.’

Estetiğin yeni bir ilkesi… Kuşku yok ki insanı ve hayatı anlamanın ve anlatmanın farklı yollarını aramaktan söz ediyor bu kelimeleri bir araya getirerek Tarkovski. En başta sinema yerine ‘film sanatı’ demesi de bundan. Sinema insanın anlamı, güzelliği, derinliği arama serüveninin önemli araçlarından biriydi Tarkovski’ye göre. Şimdilerde endüstriyel sinemanın kâr marjını en çılgın seviyelere çıkarmak adına gömmeye çalıştığı anlayış da işte bu.

Sinema sektörüne yatırılan para arttıkça sinema sanatına bırakılan alan daralıyor. Pahalı efektler, kolaycı senaryolar, karton karakterler ve seyirciyi sömüren şatafatlı prodüksiyonlar hikâyeyi, hikâyeleri, hikâyelerin içine gizlenen hayatı durmadan kemiriyor. Endüstrinin büyük paralar yatırdığı ‘proje’lerden gerçek sinema eserleri çıkması neredeyse imkânsız artık. Filmler, tüccar zihniyetlerin elinde rehin kalıyor, istedikleri kalıba döküyorlar onları. Sinema sanatı, -istisnalar dışında- parası zar zor denkleştirilen küçük, bağımsız, samimi adanmışlıklarla ortaya çıkıyor, çıkabilir ancak.

Dediğim gibi ben, küçük filmleri seviyorum. Onları kıyı köşe arıyorum. Yeni keşiflerde bulunmaya bayılıyorum. Yönetmenlerin hikâyelerini kendilerine özgü bir dille anlatma haklarına saygı duyuyorum. Seyircisini hafife alan, hikâye yerine tempo, efekt ve eğlence satan filmlerle aramdaki mesafeyi de özenle koruyorum. Temel ilkem şu; sinema, ancak bize kattıkları doğrularla meşruiyet kazanabilir. Maksadı bizi eğlendirmek, hoşça vakit geçirmemizi sağlamak ve bunun ticaretini yapmaksa o zaman sinemanın hayatımızdaki yeri tartışmalıdır.

Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

To read the full story from the source: GZT

Advertisement
Advertisement

Related News

All news
Advertisement