Kimin güveni artıyor?
Son birkaç gün içinde açıklanan iki veri, Türkiye ekonomisindeki en büyük sorunun ne olduğunu belki de tek başına anlatıyor. Sorun sadece hayat pahalılığı değil; yaşanan hayatla resmî göstergelerin anlattığı hikâye arasındaki mesafenin giderek açılması.
Dün yayınlanan Türk-İş’in Temmuz 2026 araştırmasına göre dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması, yani açlık sınırı, bir ayda yüzde 3,3 artarak 36 bin 940 liraya yükseldi. Aynı ay TÜİK, tüketici güven endeksinin 87,9’dan 89,8’e yükseldiğini açıkladı. Daha da dikkat çekici olan, artışın en belirgin olduğu kalemin “hanenin mevcut maddi durumu” olmasıydı.
İşte tam da burada insan durup düşünüyor.
Bir ay içinde mutfak masrafı yüzde 3,3 artıyor. Asgari ücret yerinde sayıyor. Açlık sınırıyla asgari ücret arasındaki makas biraz daha açılıyor. Buna rağmen hanelerin maddi durumunun iyileştiği söyleniyor.
Peki bu iyileşme nerede yaşanıyor?
Markete giden insanın sepetinde mi?
Pazardan eli dolu dönen emeklinin filesinde mi?
Yoksa ay sonunda kredi kartının asgari ödemesini yapabilmek için hesap üstüne hesap yapan milyonlarca çalışanın bütçesinde mi?
Gündelik hayat bambaşka bir şey söylüyor. İnsanlar aynı parayla her ay biraz daha az ürün alıyor. Etiketler değişiyor, alışveriş listeleri kısalıyor. Eskiden “bu ay alırım” denilen pek çok ihtiyaç artık “bir süre daha beklesin” denilerek erteleniyor. Hayatın içinde hissedilen gerçeklik bu.
Buna karşılık TÜİK’in verileri, hanelerin maddi durumunun iyileştiğini gösteriyor. Elbette anketlerin kendi yöntemi vardır; ancak bu sonuç ile sokağın anlattığı hikâye arasındaki farkı görmezden gelmek de mümkün değil.
Üstelik tüketici güven endeksi yükselmiş olsa bile hâlâ 100 puanın altında. TÜİK’in kendi tanımına göre bu, toplumun iyimser değil, hâlâ kötümser olduğunu gösteriyor. Demek ki ortada güven patlaması değil, olsa olsa kötümserlikte sınırlı bir azalma var.
Belki de bunun nedeni insanların daha iyi yaşamaya başlaması değil, beklentilerini sürekli aşağı çekmek zorunda kalmalarıdır. Beklentiler düştükçe insanlar daha kötüsünü yaşamadıkları için kendilerini biraz daha iyi hissedebilir. Ama buna refah denemez. Yoksulluğa alışmak, yoksulluktan çıkmak değildir.
Yakın zamana kadar asgari ücret tartışmalarını açlık sınırı üzerinden yapıyorduk. Ben buna hep itiraz ettim. Çünkü çalışan bir insanın emeğinin karşılığı, yalnızca aç kalmamasını sağlayacak bir gelir olamazdı. Ücret, insanca yaşayabilmeyi mümkün kılmalıdır.
Bugün ise o tartışmanın bile gerisine düşmüş durumdayız.
Artık konuştuğumuz şey insanca yaşam değil. Tam zamanlı çalışan bir insanın ailesinin sadece mutfak masrafını karşılayıp karşılayamadığı. Üstelik cevap da giderek daha net hale geliyor: Karşılayamıyor.
Bu yüzden mesele yalnızca düşük ücret değildir. Mesele, emeğin karşılığının her geçen gün biraz daha aşınmasıdır.
Temmuz ayında açıklanan iki veri bunu bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. Açlık sınırı bir ayda yüzde 3,3 arttı. Tüketici güveni de yükseldi. Eğer sadece güven endeksine bakarsanız işler yoluna giriyor gibi görünebilir. Ama markete, pazara ya da kasaba uğradığınızda bambaşka bir Türkiye ile karşılaşıyorsunuz.
Ekonomiyi en doğru anlatan yer bazen göstergeler değildir. Markettir. Pazardır.
Ve bugün o pazar sepeti, açıklanan tüketici güven endeksinden çok daha yüksek sesle konuşuyor.
To read the full story from the source: BirGün






