İnsan olmak hep ben demek mi?
Bugünlerde her yerde benzer cümleler duyuyoruz: Önce kendini seç. Kimseye ihtiyacın yok. Kendi hayatına odaklan. Sınırlarını koru. Başkalarının ne düşündüğünü önemseme.
Bunların her biri, özellikle uzun süre kendini ihmal etmiş veya başkalarının beklentileri içinde kaybolmuş biri için oldukça gerekli olabilir. “Ben” diyebilmek, bazen yıllarca çıkmayan bir sesin ilk kez duyulmasıdır çünkü. Kendi ihtiyaçlarını fark etmek, hayır diyebilmek, yalnız kalabilmek ve kendi kararlarını verebilmek sağlıklı bir birey olmanın önemli parçalarıdır.
Ancak insan kendini seçmeye çalışırken, bir noktadan sonra herkesten uzaklaşmaya başlarsa ne olur?
Kendimizi korumakla bağlarımızı kaybetmek arasındaki sınırı nasıl anlayabiliriz?
Bence bugünün önemli sorunlarından biri, sağlıklı bireysellikle yalnızlaşmayı birbirine karıştırmamız. Kimseye ihtiyaç duymamayı güç, yardım istemeyi zayıflık, bir başkasına alan açmayı ise kendimizden vazgeçmek gibi görmeye başladık.
Bunu aslında gündelik hayatın içinde birçok yerde görebiliriz. Bir arkadaşımız zor bir dönemden geçerken onu dinlemeye ayırdığımız zamanı kendi hayatımızdan eksilen bir süre gibi görebiliyoruz. Bir ilişkide her anlaşmazlığı “sınırlarım ihlal ediliyor” şeklinde yorumlayıp konuşmak yerine uzaklaşmayı seçebiliyoruz. Ailemizden, arkadaşlarımızdan veya iş çevremizden biri bize ihtiyaç duyduğunda hemen çözüm üretmek istemiyor, bazen sadece orada bulunmanın da bir destek olduğunu unutuyoruz.
İlişkilerimizi bile bize ne kadar fayda sağladığı ne kadar iyi hissettirdiği veya hayatımıza ne kattığı üzerinden değerlendirmeye başladık. Karşımızdaki insanı olduğu haliyle görmekten çok, bizim hayatımızdaki işlevi üzerinden görüyoruz bazen. Bize iyi hissettirdiğinde yanında kalıyor, zorlayıcı bir duygu oluşturduğunda ise o bağı hemen sağlıksız olarak tanımlayabiliyoruz.
Elbette gerçekten zarar veren ilişkilerden uzaklaşmak gerekir. Ancak her rahatsızlık zarar, her anlaşmazlık da toksik bir ilişki değildir. Bazen bağ kurmak, sadece iyi hissetmek değil; konuşabilmek, dinleyebilmek, anlaşamadığımız yerde bile birbirimizi anlamaya çalışabilmektir.
Oysa insan sadece “ben” diyerek var olabilen bir canlı değil.
Geçen yazıda sinir sistemimizin yalnız başına sakinleşmek üzerine kurulmadığından konuşmuştuk. Bebeklikten itibaren düzenlenmeyi başka bir sinir sisteminin yanında öğreniyoruz. Buna ko-regülasyon deniyor. Yani bir sinir sisteminin, başka bir sinir sisteminin sunduğu güvenlik sinyalleriyle yavaş yavaş düzenlenmesi.
Bedenimiz bulunduğumuz ortamı ve karşımızdaki insanları, biz daha bilinçli olarak değerlendirmeden önce tarıyor. Bu sürece de nörosepsiyon adı veriliyor. Ses tonu, yüz ifadesi, bakışlar, hareketlerin hızı ve hatta konuşurken bize gerçekten alan açılıp açılmadığı bile sinir sistemimiz tarafından okunuyor.
Sakin bir ses, yumuşak bir bakış, acele edilmeden dinlenmek, sözümüz kesilmeden konuşabilmek… Bunların her biri bedenimiz için birer güvenlik sinyali. Tam tersi şekilde sürekli eleştirildiğimiz, küçümsendiğimiz veya kendimizi açıklamak zorunda hissettiğimiz bir ilişkide de beden alarmda kalabiliyor.
Bu ihtiyaç büyüdüğümüzde ortadan kalkmıyor. Sadece şekil değiştiriyor.
Bazen zor bir günün sonunda bir arkadaşımızla konuşmak, hiçbir çözüm bulamasak bile bizi rahatlatır. Bazen kalabalık bir sofrada kendimizi daha canlı hissederiz. Bazen birinin “Seni anlıyorum” demesi, tek başımıza kurduğumuz onlarca mantıklı cümleden daha fazla şey değiştirir içeride.
Çünkü o anda değişen sadece düşüncelerimiz değildir. Nefesimiz yavaşlar, omuzlarımız gevşer, kalp atışımız biraz daha düzenlenir. Sinir sistemi, karşısındaki insanın yanında şu mesajı almaya başlayabilir: Burada yalnız değilsin, şu an güvendesin.

İnsan yalnızca düşünen değil, bağ kuran da bir sistem.
Elbette “biz” diyebilmek de kendimizi kaybetmek anlamına gelmemeli. Her ilişkiye tutunmak, ait olmak uğruna kendi düşüncelerimizden vazgeçmek veya yalnız kalmaktan korktuğumuz için bize zarar veren bağları sürdürmek sağlıklı değil. Daha önce aidiyet ve fanatizm üzerine konuşurken de benzer bir yere gelmiştik. İnsan bazen bir grubun içinde kaybolabilir, bazen de kendini korumaya çalışırken herkesten kopabilir.
İki uçta da aslında kendimizden uzaklaşırız.
Belki de mesele “ben” ya da “biz” arasında bir seçim yapmak değildir. Sağlıklı bir benliği korurken, başka insanlarla gerçek bir bağ içinde kalabilmektir. Gerektiğinde sınır koyabilmek ama her duvarı sınır sanmamak. Yalnız kalabilmek ama kimseye ihtiyaç duymamayı bir başarı gibi görmemek. Kendi yolumuzu yürürken, zaman zaman bir başkasının yüküne omuz verebilmek.
Çünkü insan olmak sadece kendi yolunu bulmak değil, bazen bir başkasının yoluna eşlik edebilmektir.
“Ben” diyebilmek önemlidir. Ama hayatın bazı yerlerinde iyileşmek, gelişmek ve gerçekten insan kalabilmek için “biz” demeyi de yeniden hatırlamamız gerekiyor olabilir.
Yolunuza ışık olması dileğiyle…
İlginizi çekebilir: Beden ikna olmadan zihin değişebilir mi?
The post İnsan olmak hep ben demek mi? appeared first on Uplifers.
To read the full story from the source: Uplifers






