Filistin ve Sessizliğimiz
Dünya, biz kendi küçük sırlarımızla, sınavlarımızla veya kırgınlıklarımızla uğraşırken; sınırların ötesinde çok daha ağır bir imtihandan geçiyor. Bizim “anda kalamadığımız” bu zamanlarda, birileri için “an” sadece hayatta kalma mücadelesinden ibaret.
Filistin, bugün sadece bir coğrafyanın adı değil; insanlığın vicdanının tartıldığı o hassas terazi. Bir annenin evladına sarılışına sığdırılan koca bir vatan sancısı, bir çocuğun yıkıntılar arasından gökyüzüne bakışındaki o sarsılmaz inanç… Hepimize bir şeyi hatırlatıyor: Gerçek acı, direnişle birleştiğinde artık sadece bir keder değil, bir onur abidesine dönüşür.
Bizim sessizliğimiz, oradaki çığlıkları dindirmiyor. Aksine, kelimelerimizi bu adaletsizliğe, bu bitmek bilmeyen zulme karşı bir kalkan yapmalıyız. Kendi yorgunluklarımızı, Filistin’deki o dimdik duran zeytin ağaçlarının gölgesinde dinlendirmeli ve sormalıyız: İnsanlık, bu kadar yakın bir zulme karşı ne kadar daha “uzak” kalabilir?
Peki, neden bu kadar tepkisiz kaldık? Ne ara duyguları, merhameti ve vicdanı olmayan birer robota dönüştük? Belki de bu durumun temelinde, kurduğumuz sahte dünyaların yıkılma korkusu yatıyor. Bizler burada gündelik hayal kırıklıklarımızı dünyanın en büyük dertleri sanıp onlara gömülürken, bir halkın varlığı haritadan siliniyor. Bizim “dert” dediğimiz şeyler, oradaki bir çocuğun hayatta kalma mucizesinin yanında ne kadar lüks, ne kadar sığ kalıyor…
Unutmamalıyız ki o topraklar, sadece sınırları çizilmiş bir kara parçası değil; insanlığın ortak hafızası, inancın ve kadim tarihin sarsılmaz merkezidir. Binlerce yıldır peygamberlerin izini taşıyan, her taşında ayrı bir kutsal değer barındıran o topraklar, bugün bir halkın şahsında tüm insani değerlerin çiğnendiği bir kuşatma altında. Oraya yapılan her saldırı, aslında insanlığın en derin manevi bağlarına, ortak geçmişine ve sarsılmaz değerlerine karşı yapılmış bir hakarettir. Bu kadim ruhu savunmak, sadece bir coğrafyayı değil, insan olmanın en asil yanını korumaktır.
En kötüsü de bu görmezden gelme hali… Ekranı kaydırdığımızda karşımıza çıkan o yıkımı, sanki bir kurguymuş gibi izleyip geçiyoruz. Gözümüzün önündeki hakikate perde çekiyoruz çünkü yüzleşmek ağır geliyor.
Üstelik orada sadece bir savaş değil, en temel insan haklarının sistematik bir şekilde yok edilişi yaşanıyor. Yaşam hakkından barınmaya, eğitimden en temel gıdaya erişime kadar her türlü hak ihlalinin sıradanlaştığı bir açık hava hapishanesine dönüştürüldü koca bir halk. Uluslararası hukuk metinlerinin, sözleşmelerin ve “insan onuru” kavramının enkaz altında kaldığı bu süreçte, ihlallere karşı durmayan her ses, bu adaletsizliğin bir parçası haline geliyor.
Bu taşlaşmış kalpler ve duyarsızlık sadece uzak diyarların meselesi de değil. Kendi ülkemizde, yanı başımızda yaşanan haksızlıklara, yitip giden hayatlara ve toplumsal çürümeye karşı takındığımız o kayıtsız tavır da aynı kökten besleniyor. Filistin’e sağır kalan kulaklar, kendi sokağındaki adaletsizliğe de kapalı kalıyor. Vicdan bir kez yara aldığında, nerede olduğunun bir önemi kalmıyor; bir yerde susan insan, her yerde susmaya alışıyor. Kendi coğrafyamızın sancılarını da, dünyanın o büyük yangınını da aynı hissizlikle izler olduk.
Kanıksamak, bu çağın en sessiz ama en büyük suçu. Oysa bugün Filistin’den kendi topraklarımıza kadar uzanan bu onur sınavında, sadece başkaları için değil, kendi insanlığımızı kurtarmak için de ses çıkarmak zorundayız. Başkasının kıyametine sağır kalarak koruduğumuz bu “konfor”, bizi gerçekten biz yapmaya yetecek mi? Yoksa her sustuğumuzda kendi geleceğimizden de mi vazgeçiyoruz?
Filistin ve Sessizliğimiz was originally published in Türkiye Yayını on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.
To read the full story from the source: Medium Türkiye Yayını






