Bu Haftanın Notları#5: Bir Film, Bir Kitap ve Bir Sanat
Ben sanırım beni rahatsız eden, köşeye sıkıştıran ve uyandıran işleri tüketmeyi tercih ediyorum. Sanırım sevdiğim işler hep böyle. Beni eğlendirenler değil, biraz kurcalayanlar. Rahat bırakmayanlar. Cevap vermekten çok soru soranlar. Bu hafta masaya üç farklı isim oturdu. Thomas Vinterberg’in Jagten’i, Erich Fromm’un Sevme Sanatı ve Henry Darger. Birbirlerine hiç benzemiyorlar. Hatta aynı yazının içinde geçmeleri bile tuhaf gelebilir. Ama hepsini bitirdiğimde dönüp dolaşıp aynı yerde buldum kendimi. İnsanın içinde. Başkasını anlamanın neden bu kadar zor, yargılamanın neden bu kadar kolay olduğunu düşünürken.
Jagten
Bu filmden sonra bir süre yorum okumadım.
Ciddi söylüyorum.
Bir haberin altına yazılanları, bir videonun yorumlarını, insanların birbirinden ne kadar emin konuştuğunu görmek istemedim. Çünkü Jagten insana şunu yapıyor; başkalarının ne kadar kolay yanılabileceğini göstermiyor önce, senin ne kadar kolay emin olabildiğini gösteriyor.
Film boyunca sürekli biri çıksın istiyorsun. “Asıl suçlu bu kardeşim be.” densin. Hikâye rahatlasın. Sen de rahatla. Ama öyle olmuyor. Çünkü hayatın en tatsız taraflarından biri şu ki, bazen ortada kötü biri olmuyor. Sadece yanlış zamanda söylenmiş bir cümle, yanlış anlaşılmış bir bakış. Korkunun büyüttüğü bir sessizlik.
Lucas’ın başına gelen şey bana bir linçten çok bulaşıcı bir hastalığı hatırlattı. Önce tek kişide başlıyor. Sonra bir başkasına geçiyor. Sonra bir başkasına. En sonunda kimsenin ilk cümleyi hatırlamadığı bir yere varıyor. Ama herkes aynı şeye inanıyor.
İnsanların fikri değişmiyor çünkü.
İnsanların birbirine bakışı değişiyor.
Bunu izlemek çok tuhaf.
Bir noktadan sonra Lucas konuşsa da suçlu, sussa da suçlu. Gülümsese tuhaf, sinirlense tehlikeli. Yani mesele artık onun ne yaptığı değil. İnsanların ondan ne görmek istediği.
Bir kez birinin zihninde suçluysan, masum davranmanın bir karşılığı kalmıyor.
İzlerken aklıma çocukluğum geldi. Lisede falan biri hakkında bir laf çıkardı. Kim söyledi bilinmezdi. Ama akşam ezanı okunmadan herkes biliyor olurdu. Sonra yıllar geçti, internet çıktı, telefonlar değişti, uygulamalar değişti. Meğer değişmeyen şey bizmişiz.
Jagten’in beni en çok etkileyen yanı insanı kendisiyle yüzleştirmesi bence. Hayat nasıl akıyorsa öyle akıyor. Belki de bu yüzden bu kadar can yakıyor. Çünkü izlediğin şey bir senaryo gibi durmuyor. Gazetede üçüncü sayfada görebileceğin bir haber kadar sıradan duruyor.
Film bittikten sonra “Lucas’a çok üzüldüm.” diye düşünmedim.
Daha çok şunu düşündüm.
Ben bugüne kadar kaç kişi hakkında, sadece başkalarından duyduğum şeylerle fikir sahibi oldum?
Kaç kişinin hikâyesini hiç dinlemeden kafamda tamamladım?
Kaç kez “Kesin öyledir.” dedim?
İnsanın kendine sormaktan hoşlanmadığı sorular bunlar.
Jagten cevap vermiyor zaten.
Sadece insanın eline bir ayna bırakıyor.
Bakıp bakmamak sana kalmış.

Sevme Sanatı
Bu kitap insanı teselli etmiyor.
Canını sıkıyor.
İlk birkaç sayfadan sonra şunu fark ediyorsun; bugüne kadar aşk hakkında duyduğun şeylerin çoğu sevmekle ilgili değilmiş. Sevilmekle ilgiliymiş. Daha çekici ol, daha başarılı ol, daha ilginç ol, kendini doğru ifade et… Hep aynı hedef. Birileri seni seçsin. Fromm ise bütün bu hikâyeyi tek cümleyle dağıtıyor.
Peki sen sevmeyi biliyor musun okur kişi ? Çünkü bu soruya çoğumuzun hazır bir cevabı yok.
Sevdiğimizi sanıyoruz. Oysa çoğu zaman bağlanıyoruz, alışıyoruz, ihtiyaç duyuyoruz, yalnız kalmaktan korkuyoruz. Bunların hepsine sevgi diyoruz. Fromm bunları birbirinden ayırıyor. Acımasızca hem de.
Kitap boyunca sürekli itiraz edesim geldi. “Bu kadar da değildir.” dedim içimden. Sonra birkaç sayfa daha okudum. Bu kez kendime itiraz etmeye başladım. Çünkü insan başkasını suçlamaya alışık. Eski sevgiliyi, çocukluğu, aileyi, yanlış zamanı… Kendini masaya en son oturtuyor.
Fromm öyle yapmıyor.
Seni ilk sandalyeye oturtuyor.
Bir de kalkmana izin vermiyor.
En çok da sevginin bir duygu değil, bir emek olduğunu söylediği yerde durdum. İlk başta kulağa romantik gelmiyor. Zaten amacı da romantik olmak değil. Gerçek olmak. Sevmenin sadece hissetmek olmadığını söylüyor. İlgi göstermek. Dinlemek. Sabretmek. Karşındakini değiştirmeye çalışmamak. Her gün yeniden seçmek.
Kolay değil.
Zaten kitap da kolay olduğunu söylemiyor.
Belki bu yüzden bitirdiğimde aklımda aşk üzerine güzel cümleler kalmadı. Daha rahatsız edici şeyler kaldı. Ben gerçekten dinliyor muyum? Yoksa konuşma sırasının bana gelmesini mi bekliyorum? Birini olduğu gibi kabul edebiliyor muyum? Yoksa bana iyi hissettirdiği sürece mi yanında kalıyorum?
İnsan bazı kitapları bitirince daha bilgili hisseder.
Bu kitap öyle değil.
Biraz daha çıplak hissediyorsun.
Sanki biri yıllardır anlattığın bahaneleri sessizce elinden almış gibi.
Belki de Sevme Sanatı yıllardır bu kadar okunuyor çünkü insanlara aşkı öğretmiyor.
Önce, sevgi sandıkları şeyin ne olmadığını gösteriyor.

Henry Darger
Henry Darger’ın hayatını ilk öğrendiğimde en çok sessizliğine şaşırmıştım. Bugün yaşasaydı muhtemelen kimse ona inanmazdı. Çünkü artık üretmekle görünmek birbirinden ayrılmıyor. Bir şey yapıyorsak paylaşıyoruz. Bitirmeden gösteriyoruz. Beğenilmesini bekliyoruz. Darger ise yıllarca tek başına üretmiş. Kimse görmeyecekmiş gibi değil, gerçekten kimse görmemiş.
Hastanede çalışıyor. Eve geliyor. Yazıyor. Çiziyor. Kendi dünyasını kuruyor. Ertesi gün aynı hayat yeniden başlıyor. Böyle yıllar geçiyor. Sonra öldüğünde odasının kapısı açılıyor. İçeriden binlerce sayfalık bir roman, yüzlerce resim çıkıyor. Koca bir evren. Hayatı boyunca neredeyse kimsenin bilmediği.
İnsan ister istemez duruyor.
Bunu neden yaptı ?
Şöhret için değil.
Para için değil .
Takdir edilmek için de değil.
Bu günümüz dünyasında gerçekten anlaşılamiyor
Belki sadece içinde taşıdığı dünyayı başka türlü susturamadığı için.
Bu düşünce bana çok dokunuyor. Çünkü bazen yaptığımız işin değerini insanların verdiği tepkiyle ölçmeye başlıyoruz. Beğeni geldiyse iyi. Gelmediyse eksik. Oysa Darger’ın hikâyesi başka bir şey söylüyor. Bazı üretimler alkış için yapılmıyor. Yapılmak zorunda olduğu için yapılıyor.
Onun resimlerine uzun süre bakınca garip bir his oluşuyor. Çocukça bir masumiyet var. Aynı anda açıklayamadığın bir karanlık da. İkisi birbirinden ayrılmıyor. Tıpkı hayat gibi.
Belki de Darger’ın eserlerini güçlü yapan şey teknikleri değil.
Hayatının tamamını onların içine gömmüş olması.

Bu Haftanın Notları#5: Bir Film, Bir Kitap ve Bir Sanat was originally published in Türkiye Yayını on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.
To read the full story from the source: Medium Türkiye Yayını






