Ben Her Selada Biraz Kendimi Dinlerim
Memento Mori üzerine bir deneme
Latince iki kelime.
Memento Mori.
Türkçeye çoğu zaman “Öleceğini hatırla.” diye çevriliyor. Son yıllarda bu ifadeyle sık sık karşılaşıyoruz. Kimi onu çalışma masasına yazıyor, kimi dövme yaptırıyor, kimi de hayatını değiştiren cümlelerden biri olduğunu söylüyor. Anlatılan hikâye genellikle aynı: Ölümü hatırla ki hayatı daha dolu yaşayabilesin.
Benim hikâyem biraz farklı.
Çünkü ben ölümü hiç unutan biri olmadım.
Ölüm, çocukluğumdan beri zihnimin arka planında duran düşüncelerden biriydi. Bazen haftalarca aklıma gelmezdi ama tamamen de kaybolmazdı. Bir gün yeniden çıkıp karşıma oturur, hayatın ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatırdı. Bu yüzden Memento Mori ile ilk karşılaştığımda büyük bir aydınlanma yaşamadım. Hatta dürüst olmam gerekirse biraz hayal kırıklığına uğradım. Çünkü bana yeni bir şey söylemiyordu.
Ben zaten unutamıyordum.
Bunun nedenini uzun süre anlayamadım. Sonra fark ettim ki ölümle kurduğum ilişkinin önemli bir parçası selaydı. Her sela okunduğunda içimde tarif etmesi zor bir huzursuzluk belirirdi. Çoğu insan için sela, ölen birinin ardından okunan bir çağrıydı. Benim zihnim ise bambaşka bir yere giderdi. O sesi duyduğum anda, bir gün aynı sesin benim için de yükseleceğini düşünürdüm. Sanki o birkaç dakika boyunca gelecekteki cenazemin kenarında durmuş gibi hissederdim.
Belki bu çağrışımın nedeni çocukluğumdan beri zihnimde yer eden bir anlatıdır. Rivayete göre Osmanlı’da bir şehir düşman eline geçtiğinde minarelerden sela okunurdu. Çünkü artık yalnızca insanlar değil, şehir de ölmüştü. Bu anlatının tarihsel doğruluğunu tartışacak durumda değilim; açıkçası bu yazı açısından bunun bir önemi de yok. Benim için önemli olan, çocuk zihnimin bunu nasıl kaydettiğidir. O günden beri sela benim için yalnızca bir insanın ölümünü değil, geri dönüşü olmayan bir sonu temsil etti.
İlginç olan şu ki büyük depremlerde ya da toplu felaketlerde bile zihnim aynı çağrışımı kurmadı. Sela duyduğum anda düşüncem hep kendime döndü. Bu yüzden bazen kendi kendime şunu söylediğimi fark ediyorum: Ben her selada biraz kendi ölümümü dinliyorum.
Bunun insana ilham verdiğini söyleyemem.
Aksine, korku verdiğini söyleyebilirim.
Belki de bu yüzden Memento Mori bana ilk başta cesaret değil, sadece kaygı hissettirdi. İnsanların bu ifadeden nasıl motive olabildiğini uzun süre anlayamadım. Bana göre ölümü sürekli hatırlamak, insanı hayata değil, faniliğin ağırlığına yaklaştırıyordu. Ölümü düşünmek ile ölümün gölgesinde yaşamak arasında büyük bir fark vardı ve ben çoğu zaman ikincisini yapıyordum.
Aradan yıllar geçti. Bu ifade değişmedi ama ben değiştim. Bir gün fark ettim ki Memento Mori’yi yanlış okuyormuşum. Çünkü ben cümlenin bütün dikkatini ölüme veriyordum. Oysa belki de asıl vurgu ölümde değil, hatırlamaktaydı. Daha doğrusu hatırlanması gereken şey, ölümün kendisi değil; zamanın sınırlı oluşuydu.
Bu fark ilk bakışta küçük görünüyor ama insanın hayata bakışını değiştirebiliyor.
Ölüme odaklandığınızda kaçınılmaz sona bakıyorsunuz. Zamana odaklandığınızda ise elinizde kalan güne bakmaya başlıyorsunuz. O zaman mesele “Bir gün öleceğim.” cümlesinden çıkıp “Bugün ne yapıyorum?” sorusuna dönüşüyor. Aramak istediğim insanı neden haftaya bırakıyorum? Yazmak istediğim metni neden yıllardır erteliyorum? Başlamak istediğim işi neden kusursuz şartları beklediğim için sürekli öteliyorum?
Bu soruların çoğunun cevabı tembellik değil.
İçten içe, daha çok zamanımız olduğuna inanmamız.
Hiçbirimiz bunu yüksek sesle söylemiyoruz ama günlük hayatımızı sanki görünmez bir garanti belgesi almışız gibi sürdürüyoruz. Sanki bütün eksiklerimizi tamamlayacak, bütün kırgınlıklarımızı düzeltecek, bütün hayallerimizi gerçekleştirecek kadar uzun yaşayacağımızdan eminiz. Oysa hiçbirimize böyle bir söz verilmedi.
İşte Memento Mori benim için burada anlam kazanmaya başladı.
Ölüm korkumu ortadan kaldırmadı. Bugün de sela duyduğumda içim sıkışıyor. Bugün de bazen fanilik üzerine düşündüğüm geceler oluyor. Fakat artık ölüm bana yalnızca sonu hatırlatmıyor. Aynı zamanda başlangıçları da hatırlatıyor. Yapmayı sürekli ertelediğim şeylerin, aslında hayatın ta kendisi olduğunu fark etmeye başladım.
Son yıllarda zihnimde dolaşan başka bir kelime daha var: sefer.
Bunun biraz da kendi hayatımla ilgili olduğunu düşünüyorum. Hayatı anlatırken hep sonuçlardan söz ediyoruz. Kazandığımız unvanlardan, kurduğumuz şirketlerden, aldığımız diplomalardan, ulaştığımız hedeflerden… Oysa geriye dönüp baktığımda beni değiştiren şeylerin büyük kısmında ortada henüz bir zafer yoktu. Kimsenin alkışlamadığı uzun dönemler vardı. Dışarıdan bakıldığında sıradan görünen ama insanın iç dünyasında sessizce karakterini inşa eden yıllar vardı. Belki de bu yüzden “zafer” yerine “sefer” kelimesini daha anlamlı buluyorum. Çünkü zafer sona aittir; sefer ise yaşanan zamana.
Geçenlerde Memento Mori üzerine sohbet ediyorduk. Konuşma ölümden açıldı, zamana geldi, oradan da hayata uzandı. Bir noktada ağzımdan kendiliğinden iki kelime çıktı:
“O zaman dans.”
İlk söylediğimde güldüm. Sonra neden böyle dediğimi düşünmeye başladım. Günler geçtikçe bunun, uzun zamandır kurmaya çalıştığım düşüncenin en sade ifadesi olduğunu fark ettim.
Hayatın anlamını ölümün içinde ararsanız sonunda yalnızca karanlık bulabilirsiniz. Ama ölümün, hayatın değerini belirleyen sınır olduğunu kabul ederseniz bambaşka bir yere varıyorsunuz. Bir konseri unutulmaz yapan şey yalnızca çalan müzik değildir; bir gün bitecek olmasıdır. Gün batımını güzel yapan, karanlığın yaklaşmasıdır. Belki hayat da böyledir. Belki ona değerini veren şey sonsuz olması değil, sona erecek olmasıdır.
Müzik bir gün gerçekten bitecek.
Bunu değiştirebilecek ne iyi yazılmış bir cümle var ne de teselli veren bir felsefe. Ben hâlâ ölümden korkuyorum ve muhtemelen uzun süre de korkmaya devam edeceğim. Fakat artık korkunun tek başına karar vermesine de razı değilim. Çünkü bana öyle geliyor ki hayat, ölümden kaçabilenlerin değil; ölümün varlığını bilmesine rağmen yaşamayı seçenlerin omuzlarında ilerliyor.
Belki gerçekten de müziği duymayanlar dans edenleri deli sanıyor.
Olsun.
Ben artık müziği onlara anlatmaya çalışmıyorum.
Ben sadece biliyorum ki sefer devam ediyor.
Ve müzik çalıyorken dans etmemek, bana ölümden daha büyük bir kayıp gibi geliyor.
Ben Her Selada Biraz Kendimi Dinlerim was originally published in Türkçe Yayın on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.
To read the full story from the source: Medium Türkçe Yayın






