Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

Huzursuz Bolluk

Huzursuz Bolluk

“Gerçek hürriyet kanaatkârlık, gerçek kölelik tamahkârlıktır.” Ataullah İskenderî

Öteden beri milletler, devletler ve kişiler bolluk ile darlık arasında bir sarkaç gibi salınır durur… Her yükselişin bir inişi, her refah döneminin bir imtihanı, her düşüşün bir kalkışı olmuştur. Ancak yaklaşık bir asır önce kurumlaşan “küresel ekonomik yapı”, bu doğal döngüyü bozarak yapay ve kronik bir “küresel ekonomik darboğaz” sopası üretmiştir. Bugün insanlık, adeta bir “Bolluk Çağı” illüzyonu içinde amansız bir harcama girdabına sürüklenirken, arka planda derin yoksunluklar yaşanmaktadır.

Maddi olarak (meşru-gayri meşru ayırımı olmadan) her şeye ulaşılabilen bu çağ, insan ruhunun en çok açlık çektiği dönem hâline gelmiştir. Ekonomik krizlerin arkasında, küresel ölçekte inşa edilen “ekonomi odaklı yaşam modeli” vardır. Modern iktisadi nizam bir “üçkâğıt ekonomisi” olarak karşımızda dikilmektedir… Bu kâğıtlar: rezerv para, borsa ve faizdir!.. Ve bu üçkâğıtçılar, despotik bir “sistemler sistemi hegemonyası” yürütmektedir. Merhum filozofumuz Teoman Duralı’nın ifadesiyle bu düzen, insanı aşkın boyutundan koparıp sadece “üreten ve tüketen bir hayvana” indirgeyen, dünyayı pazar yerine çeviren “Çağdaş İngiliz-Yahudi Medeniyeti”nden başkası değildir. İnsanlığı sürekli tüketime programlayan bu düzen, kaynakları insafsızca sömürürken bireyleri de borç ve israf sarmalında köleleştirmektedir. Maddi bolluk yaşatır gibi görünen bu çağ, aslında geleceğin, iç huzurun, erdemlerin ve manevi değerlerin hoyratça yağmalandığı bir “israf çağı”dır. Sahip olduklarımızın bize sahip olduğu bu illüzyon, nesneleri çoğaltırken “insan cevheri”ni eksiltmektedir.

Büyük tarihçi filozof İbn Haldun, Mukaddime’sinde devletlerin ve toplumların çöküşünü tam olarak bu noktaya bağlar. Ona göre, bir toplumda lüks, israf ve sefahat arttıkça, o toplumun asabiyesi (dayanışma ve direnç ruhu) zayıflar… Refahın getirdiği rehavet, nihayetinde darlık ve yıkımı kaçınılmaz kılar. Çünkü her “sefahatin arkasında bir sefalet vardır”; kurulan her zulüm çarkı mutlaka başka bir coğrafyadaki sefahatin sürmesine hizmet ediyordur… Bugün resmî verilere göre, küresel ölçekte kronik açlık ve kronik yetersiz beslenmeyle karşı karşıya kalan insan sayısı 700 milyon civarındadır ve bu sayı dünya nüfusunun yaklaşık %8,5’ine tekabül etmektedir. Bu geniş kitlenin yanı sıra, savaşlar ve krizler nedeniyle anlık hayati risk barındıran “akut gıda güvencesizliği” (akut açlık) yaşayan nüfus ise 260 milyonun üzerine ulaşmıştır! Bunca aç barındıran dünyada huzur bulmak mümkün olabilir mi?

Photo by Oscar Omondi on Unsplash

Bu hegemonik kuşatma karşısında bireysel ve toplumsal olarak direnç göstermek, ruhu ve geleceği korumanın yegâne yoludur. Alınması gereken en akıllıca tedbirlerin başında israftan kaçınmak ve tüketim çılgınlığının açtığı manevi boşluğu fark etmek geliyor. Küresel dalgalanmalara karşı bugünden hazırlık yaparak yarın için tedbirli olmak, maddi kaynakları, enerjiyi ve zamanı verimli kullanmayı hayatın merkezine koyan tasarruflu bir yaşam tarzı gütmek de şart… Bencilce yaşamak yerine, toplumsal bağları güçlendirerek darlık anında birbirine omuz veren dayanışma kültürünü yaşatmak bu mücadelenin temel taşıdır. Bu dayanışma duygusuna giren insan hem kendi ruh dünyası hem de başkaları için toplumsal bir şifa kaynağına dönüşür.

Küresel sömürüye karşı geliştirilen dönemsel boykot refleksleri elbette kıymetlidir; ancak zulüm ve sömürüyü durduracak kalıcı bir çözüm sunmamaktadır. Gelecek nesillere sürdürülebilir bir yaşam modeli bırakmak için yeni bir uyanışla “müstağni olmak” mantığına geçiş yapılmalı, paradigma değiştirmeyi becermelidir. Müstağni olmak; dayatılan bu çarpık sisteme, onun markalarına, finansal enstrümanlarına ve tüketim kalıplarına ihtiyaç duymayacak bir “bağımsızlık ve içsel özgürlük” seviyesine ulaşmaktır. Müstağnilik, yapay ihtiyaçları reddederek sadeleşme ve kanaat bilinciyle kimseye minnet etmeden kendi kendine yetebilme ve ruhsal bağımsızlığa kavuşma farkındalığıdır. Hz. Mevlânâ’nın “Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok, nice elbiseler gördüm içinde insan yok” sözü, bizi eşyanın kölesi olmaktan kurtulmaya ve özümüze dönmeye çağırır. Onun konuyla alakalı bir diğer çağrısı: Bağlarını kopar da hür ol evlat” ifadesiyle karşımıza çıkar… Sadeleşmek, eşyanın yükünden kurtulup ruhun hafiflemesidir…Sadeleşmek, insan olmaya odaklanmanın ilk adımıdır!

Photo by Melissa on Unsplash

Eşyanın ve sistemin boyunduruğundan kurtulup, sade ve onurlu bir yaşam tarzı inşa etmenin ciddi bir kararlığa bağlı olduğunun önemi aşikardır… Küresel çarkların dayatmaları karşısında, kendi aklımız ve ellerimizle üreterek kanaat ve tasarruf sahibi olmak, bize huzur verecek izzetli bir duruştur. İslam âlimlerinin asırlardır vurguladığı “kanaat bitmez bir hazinedir” düsturu, bugün bizim için küresel kapitalizmin tüketim kırbacına karşı muazzam bir kalkandır. Bu şuuru toplumsal bir kalkınma ve ahlaki bir nizama dönüştürmenin tarihsel formülü Ahi Evran’ın iktisat modelinde gizlidir: “Harama bakma, haram yeme, haram içme; doğru, sabırlı, dayanıklı ol; kapını ve sofranı açık tut.”

“Küresel nizamın yapay bolluğunda israfla köleleşmek yerine; köklerimizden öğrendiğimiz kanaatle, Ahîce bir üretim ve müstağni bir ruh hâliyle “özgürleşmek” ne kadar kıymetli… Çünkü insan, tükettiği kadar değil, ürettiği ve paylaştığı kadar insandır.”


Huzursuz Bolluk was originally published in Türkçe Yayın on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.

To read the full story from the source: Medium Türkçe Yayın

Advertisement
Advertisement

Related News

All news
Advertisement