Düşün içinde bekleyen tek gerçek: Sen
Düşün İçinde Yüzyıllardır Bekleyen Tek Gerçek: Sen
Zamanın kenarlarından usulca kırıldığı o dar kordonda, perdelerin arasından sızan solgun ve gri ışık, odanın zemininde iki gölgenin birleştiği yeri puslu bir sınırla çiziyor. Kulakları sağır eden bir sessizlik değil bu; aksine, henüz telaffuz edilmemiş, havadaki nemle ağırlaşmış bir alfabenin ilk harfleri gibi asılı duran, yoğun bir sükûnet. Bir fırça darbesi gibi usulca eğilen bir başın çizgisi, duvardaki gölge tiyatrosunu evrenin en eski elyazmasına dönüştürüyor. Toz zerreleri, pencereden süzülen o tek ışık sütununun içinde, kendi galaksilerini kurmuşçasına yavaş, dairesel hareketlerle dönüyor, yükseliyor ve alçalıyor.
Parmak uçlarının havada bıraktığı o görünmez iz, kışın cama vuran ilk kar tanesinin erirken cam yüzeyinde geride bıraktığı saydam patikayı andırıyor. Ne bir vaat, ne bir geçmişin kamburu; sadece iki nehrin, yeryüzünün derinliklerinde, haritaların bile henüz adlandırmadığı kör bir ovada birleşip kendi yatağını sessizce oyması hali. Toprağın kokusu, yağmurdan hemen önce yükselen o buruk ve hüzünlü buğu, odanın tavanına kadar yükseliyor ve orada, çatlak ahşapların gözeneklerinde saklanıyor. Bir bardağın kenarında biriken tek bir su damlası gibi, yerçekimine direnen, her an düşmeye hazır ama bir o kadar da ait olduğu bütünden kopmak istemeyen bir kararlılık.
Göz kapaklarının ardındaki o zifiri oda, dışarıdaki uğultulu fırtınayı tek bir kıvılcımla dindiren sarmaşıklarla kaplı bir sığınak. Duvarların rengi yavaşça soluyor, eşyalar keskin kenarlarından eriyerek belirsizleşiyor; geriye sadece iki soluğun ritmik, neredeyse monoton ama hayatı her saniye yeniden kuran o kadim salınımı kalıyor. Bu, seslerin henüz icat edilmediği, anlamın sadece duruşlarla, mesafe aralıklarıyla ve tenin sıcaklık değişimiyle ölçüldüğü bir çağın şafak vakti.
Sayfaları sert bir rüzgârda vahşice savrulan kalın bir kitabın, tam da en derin anlamı barındıran sayfasının ortasında birden durması ve o sayfada açık kalması gibi. Rüzgâr esmeye devam ediyor, fakat yaprak kıpırdamıyor. Çünkü o cümlenin, o anın ağırlığı, kağıdın liflerine değil, boşlukta asılı duran iki bakışın tam kesişim noktasına çökmüş durumda. Bir mürekkep hokkasının beyaz mermer zemin üzerine devrilip, acele etmeden, kendi coğrafyasını ve girintili çıkıntılı kıyılarını yaratarak ilerleyişi izleniyor sanki. Siyahın beyaz üzerindeki o mutlak, yalın hakimiyeti, iki varlığın birbirinin içindeki uçurumları pürüzsüzce doldurma biçimini doğuruyor.
Gece yarısını çoktan geçmiş bir saatin kadranında, akrep ve yelkovanın üst üste bindiği o tek saniyelik mutlakiyet ve tek vücut olma anı. Zaman orada durmuyor, hayır; kenarlara doğru genişliyor, bir gölün yüzeyine düşen taşın yarattığı halkalar gibi büyüyor. Bir ormanın en kuytu, güneş görmez köşesinde, asırlık iki ağacın köklerinin toprağın metrelerce altında sessizce ve sıkıca birbirine sarılması, dallarının ise gökyüzünde, maviliğin içinde birbirine hiç dokunmadan ama aynı rüzgârın ritmiyle, aynı yöne doğru salınması. Işık odanın içinde sürekli kabuk değiştiriyor; maviden laciverte, lacivertten kızılın ve kehribarın en koyu, en korunaklı tonlarına evriliyor. Bu renk geçişleri, havada asılı kalan bir fısıltının dalga boyunu ele veriyor. Çıplak ayakların eski ahşap zeminde yürürken çıkardığı o neredeyse duyulmaz, hafif gıcırtı, dünyanın tüm gürültüsünü, şehirlerin karmaşasını dışarıda bırakan tek kişilik bir senfoniye dönüşüyor.
Uzaktaki bir deniz fenerinin, hırçın dalgalarla gece boyunca yaptığı o dilsiz, kıvılcımsız konuşma. Yolunu kaybetmiş, fırtınaya yakalanmış hiçbir gemi yok ufukta; sadece fenerin yayılan beyaz ışığının, siyah suyun yüzeyinde kırılıp binlerce, milyonlarca küçük parıltıya bölünmesi ve sonra yeniden bir araya gelmesi var. İşte o parıltıların her biri, hiçbir sözlüğün sayfaları arasına sıkışmamış, hiçbir dilde ses karşılığı bulunmayan, sadece o odadaki iki gölgenin ezbere bildiği bir geometrinin noktalama işaretleri.
Açık pencerenden içeri sızan serin gece havasıyla dalgalanan tülün ardında, birbirinin avcuna bırakılmış iki elin silueti kalıyor duvarda. Sabit, rüzgârdan etkilenmeyen, zamanın yıpratamayacağı kadar ağır ve köklü. Kendi sessizliğinde yankılanan, kelimesiz, harfsiz ve kesintisiz bir akış.
Açık pencerenden süzülen serinliğin tül dalgalarını yatıştırdığı o son anda, odadaki o gizli dünya, sislerin arasından sıyrılan bir zambakların vadisi gibi bütünüyle yalın ve göz alıcı bir sessizliğe açılıyor. Bu tenha ovada ne rüzgârlar sert esiyor ne de gölgeler birbirini yitiriyor; sadece şafağın ilk parıltısıyla uyanan o kırılgan çiçeklerin dokusu, iki nefesin birleştiği o ılık boşluğu bütünüyle kaplıyor. Gece tamamen yerini günün ilk uyanışına bırakırken, kalplerin en gizli kıvrımında can bulan bu son manzara, tüm dünyevi sınırları aşarak evrenin en korunaklı hafızasına mühürleniyor.
Neşe Usta
Düşün içinde bekleyen tek gerçek: Sen was originally published in Türkiye Yayını on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.
To read the full story from the source: Medium Türkiye Yayını






