Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

Encıls

Gündem

Solculuğa hevesli olduklarını söyleyen bir grup hazırlık öğrencisi bizimle takılmaya başlamıştı. Bir gün her nasılsa, “Neden sosyalizm?” konulu bir konuşma başladı. Herkes kendince bir şeyler anlatmaya başladı ve söz, o ana kadar hiç konuşmayan bıyıkları yeni terlemeye başlamış bir delikanlıya geldi.

“Sosyalizm bence neden çok iyi bir şeydir?” diye soruyu tekrarladı ergen. Sanki bu soruyu hiç düşünmemiş gibiydi. Kendine biraz zaman tanıdı ve konuşmaya başladı: “Çünkü, kapitalizme bakarsanız hep bir erkek vardır ama sosyalizmde Marks ve hanımı Encıls elele vermişler, fakirlere yardım etmişler, beraber bir sürü kitap yazmışlar. Hatta Encıls tek başına da kitap yazmış. Bence bu çok güzel.”

Hepimiz birbirimize baktık. Acaba bu oğlan bizi mi kafalıyordu? Bizi kafalıyor olmasını tercih ederdik ama hiç de böyle bir hali yoktu. Aramızdan biri trollemek istedi:

“Peki o zaman soyadları neden aynı değil?”

Ergen bunu da hiç düşünmemiş gibiydi ama biraz düşünürse bu soruya da bir açıklama getirebileceğine dair bir inanca kapılmıştı. On saniye düşünmek yetti ve yanıtı yapıştırdı:

“O zaman daha soyadı kanunu çıkmamıştı ki…”

***

Genç insanlar acımasız olur. Biri saçmalar veya hata yaparsa herkes alay eder. Alaycılık bir oranda savunma mekanizmasıdır: Ne kadar alaycı bir genç olursan, senle alay edilmesini o kadar engellersin.

Ayağımıza bir ömür kolay kolay gelemeyecek türden bir top gelmiş. Bunu doksana çakmaz mıyız? Hepimiz kahkahalarla gülüp, bu cahil ötesi oğlanla dalga geçmez miyiz?

Ama öyle yapmadık. Sanki bir ses telepatiyle hepimize emir vermiş gibi, bu sözleri duymazdan geldik. Sadece biz değil, o oğlanın yaşıtları da gülmedi, kimse bir densizlik yapmadı.

O kadar safça konuşmuştu ki, şu an onunla alay etsek sonsuza dek aramızdan uzaklaşabilir, hatta utancını gizlemek için solcu düşmanı bir faşiste dönüşebilirdi. Ona bunu yapamazdık. En yaşlımız yirmi yaşındaydı ama hepimiz bilgece bir suskunluğu tercih ettik.

Christopher Nolan’ın son filmi The Odyssey ilaç gibi geldi. Gitgide manyaklaşan bir dünyadan bunalmış biz faniler sinemaya koşup bu kahramanlık destanını izlemek için sıraya giriyoruz. Çok mutluyuz, çok umutluyuz, sırada beklerken birbirimizle şakalaşıyoruz. Tam o sırada saçı sakalına karışmış topal bir ihtiyar bize acıyarak bakarak yanımızdan geçiyor. Kim bu moruk? Şurada bir sinema keyfimiz var, bizi niye böyle ezikliyor? Deli midir, nedir? Biri kulağıma fısıldıyor: “Tanımadın mı, Mihail Bahtin o… Sevmez böyle filmleri.”

Umut Sarıkaya’nın çok paylaşılan bir karikatürü var. Bir el Thom Yorke’un yakasına yapışmış: “Milleti üze üze kendine ev yaptın Radiohead” diyor. Ferdi Tayfur’un yüzlerce evlik mirasını duyunca aklıma bu karikatür gelmişti.

Milleti umutlandıra umutlandıra ev yapanlar da var. Marvel ve DC Comics şirketleri örneğin. Bu ikisi, neredeyse yüzyıldır kahramanlar yaratarak, bu kahramanları pazarlayarak insanlara umut satıyorlar. Bir zamanlar bunlar iki çizgi roman atölyesiydi. Baskılar altında ezilen Amerikan halkının kahraman hikayelerine hayranlıklarını keşfedince milyarlarca dolarlık şirketlere dönüştüler. Superman, Örümcek Adam, Hulk, Batman, hepsi bunların eseri. Gece gündüz antik destanları okuyup oradan esinlerle yeni senaryolar yazıyorlar. Müşteri profilini genişletmek için kadın, siyah, Çinli, Müslüman yeni karakterler oluşturuyorlar.

Kahraman miti işimizi kolaylaştırıyor. Evet baskılar içinde bunalıyoruz ama bunun için mücedele edecek cesaretimiz veya enerjimiz yok. O halde bir kahraman olsa, Superman gelse, bizi kurtarsa.

Kahramanlık anlatılarının iyi para yaptığını ilk anlayan müteşebbis Homeros olabilir. Kimileri gerçekte onun da bir kahraman olduğunu, hiç yaşamadığını söylüyor ama bunu kimler için söylemiyorlar ki? Yaşadıysa yaşadığı zaman kendine Ege gören üç oda bir salon ev yapabildi mi bilinmiyor ama destanlarının Büyük İskender’in elinden düşmediği, birçok Yunan şehrinin “Homeros bizim şehrin evladıdır” diye birbiriyle yarıştığı kesin. Muhtemelen o çağlar da herkes için kolay değildi ve Homeros’un yazdığı veya derlediği destanlar hem ezenlerin, hem de ezilenlerin ilgisini çekmişti.

***

Günümüz milyarlarca dolarlık destanlardan geçilmiyor. Sadece Marvel ve DC kahramanları değil, örneğin Star Wars, Avatar, Yüzüklerin Efendisi gibi serilerin tamamı Homeros’un izinden gidiyor.

Peki Mihail Bahtin’in bu destanlarla derdi ne? Bahtin destanları değil romanları seviyor. Ahlakı da bedeni gibi temiz, son derece asil (ve neredeyse her zaman beyaz ve erkek) kahramanların hikayelerinden midesi bulanıyor. Karşılığında bize Rabelais denilen bir zibidinin gelmiş geçmiş en kahraman olmayan simaları anlattığı Gargantua ve Pentagruel romanlarını övüyor.

Bu iki roman her biri kendi kürsülerinde kahraman olan nice edebiyat ve tarih profesörünün öylesine nefretini kazanmış ki, tarihteki ilk roman diye, yetmiş yıl sonra yazılmış Don Kişot’u göstermişler, Rabelais’i görmezden gelmişler. Doğruya doğru, Don Kişot da bir “anti kahraman” hikayesi ve bu açıdan tam bir roman ama Bahtin’e göre ondan çok önce yaşamış Rabelais varken kimse Cervantes’e ilk romancı diyemez. Akademilerdeki cici beyler, onun grotesk, terbiyesiz karakterlerinden rahatsız oldukları için Rabelais’i yüzyıllar boyunca yok saymışlar. Bahtin diyor ki: “Roman burjuva realizmi ve birey psikolojisinden ibaret olamaz. Romanın asıl damarı sokağın çok sesliliğidir, iktidarın her türüyle savaşıdır, roman bir karnavaldır ve Rabelais bu türün ilk ve en saf yaratıcısıdır.”

Sokağın çok sesliliğinin yanında ve iktidarın her türlüsüne karşı bir dilin yardımıyla seçimi kazanan İmamoğlu’nun “Kahramanın Yolculuğu” adlı Homeros’a göndermeli bir kitapla kutsanması bu nedenle içimi yakmıştı. Bu söylem beraberinde iktidara karşı yeni bir iktidar adacağı yaratma, “kahramanımsın, superman’imsin, şeyhimsin, uç uçabildiğin kadar, belki bizi de uçurursun” kolaycılığını oluşturma zemini hazırlıyordu.

Kızılay’ın deprem çadırlarını sattığı bir ortamda Haluk Levent’in de bir kahraman olarak havalanması, Haluk Levent’ten önce müridler için sorgulanmaya değer bir konu değil mi?

Bir üniversite kampüsünde hevesli bir oğlanın Engels’i “Encıls” olarak tanımladığı günlerde Deniz Göktaş henüz doğmamıştı. Göktaş o gün aramıza olsa, bu oğlanın cahilliğine güler miydi? Hiç sanmıyorum. Tıpkı destan ve roman gibi, komedi ve mizah da apayrı kavramlar. Komedi ve destan güç dengelerini kollayıp, güçlüyü onama ve güçsüze boş bir rahatlama verme gayreti. Her zaman iş yapan, anlatıcısına itibar, çiftlik, yalı, tekne filan kazandıran bir gayret.

Mizah aynı titizlikle güç ve iktidar (ki ikisi aynı şey aslında) odaklarını arar ve bunların her türlüsünü değersizleştirir. Mizahçının maaşı, ödeneği, hatta huzuru bile olmaz. O her an zindana atılacak, her an görmezden gelinecek belki de en büyük “suçludur”. Mizahçı cahil, saf bir oğlanla alay etmez ama cehaleti yayanlarla, bundan güç kazananlarla ölümüne dalga geçer.

Bu nedenle “Ölü Deniz” gösterisinde Göktaş, sadece mevcut iktidara değil, iktidar olan her şeye dokundu. Destanları sevenlere romanları, komedi sevenlere mizahı gösterdi.

O gün alay etmediğimiz delikanlı büyüdü, hastanelerde gece gündüz çalışıp kanserli hastalara derman veren bir tıp profesörü oldu. Geçenlerde onu gördüm ve bu kırk yıllık anıyı anımsattım. “Öyle bir laf etmiştim di mi?” dedi gülerek. “Neyse ki Marks, Encıls’dan ayrıldı ve Spencer adlı biriyle ortak olup tekstil işine girdi. Şimdi paraya para demiyor.”

İkimiz de kahkahalarla güldük ve kadehlerimizi tokuşturduk.

To read the full story from the source: BirGün

Advertisement
Advertisement

Related News

All news
Advertisement