Yeni Düyun-u Umumiye: Pandemiden NATO Zirvesi’ne Avrupa’nın 'kalkınma' bankaları

Abdülkadir Deveci
Defterin bir yüzünde EBRD’nin hisseleri, BBVA’nın yurt dışına akan kârı, EIB’nin yeşil kredileri, zirvenin silah siparişleri duruyor. Öbür yüzünde borcu sırtlanan, faizini ödeyen, “rekabet gücü” adına ücreti baskılanan, “yeşil uyum” adına işi belirsizleşen emekçiler var. Düyun-u Umumiye’nin memurları tütün tarlasında köylünün ürününe el koyardı; bugünkü tahsilat bordrodan, faturadan ve fiyat etiketinden yapılıyor, o kadar.
Aynı sahnenin iki yüzü
Temmuzun ilk haftasında Ankara, NATO liderlerini ağırladı. İttifakın 36’ncı zirvesi 7-8 Temmuz’da Saray’da toplandı. Türkiye, 2004 İstanbul’dan sonra ikinci kez ev sahibiydi ve masada Trump da vardı. Günlerce yollar kapandı, kortejler geçti. Ankara’nın dokuz merkez ilçesinde kamu emekçilerine bir hafta boyunca zorunlu “idari izin” verildi. Kent, zirve için fiilen kilitlendi.
Zirvenin çerçevesini en net Erdoğan’ın kendisi çizdi. Zirve sonrası uluslararası basın toplantısında Türkiye’nin 1952’den beri ittifakın üyesi olduğunu hatırlattı, “Hâlihazırda NATO’nun ikinci büyük kara ordusunu sevk ve idare ediyoruz. On yıllardır NATO’nun güneydoğu kanadının güvenliği önemli ölçüde ülkemize emanet edilmiştir” dedi. Resmi dil bu konumu bir gurur kaynağı olarak sunar. Sınıfsal bir gözle bakınca aynı sözler, Türkiye’nin emperyalist iş bölümü içindeki yerini anlatır.
Ama bu yazının derdi zirvenin vitrini değil. Aynı yılın şubat ayında, hiçbir yol kapanmadan çok daha sessiz bir şey oldu: Avrupa Yatırım Bankası (EIB), yıllar süren bir aranın ardından Türkiye’ye kredi musluğunu yeniden açtı. Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) ise 2025’i rekorla kapatmış, Türkiye’yi dünyadaki en büyük yatırım sahası yapmıştı. Bu gelişmelerden ötürü tankla bankayı bir arada inceleyerek, emperyalizmi anlamaya çalışacağız. İkisi aynı gövdenin iki elidir. Biri kılıçla hizaya getirir, öteki keseyle.
Tanıdık bir mekanizma: Düyun-u Umumiye’den bugüne
Bu mekanizmayı tarihimizden iyi biliriz. Osmanlı 1854’te dış borçlanmaya başladı, yirmi yıl içinde iflasa sürüklendi ve 1881 Muharrem Kararnamesi’yle alacaklı Avrupa sermayesinin yönettiği Düyun-u Umumiye İdaresi kuruldu. İdare damga, içki, tuz, tütün, ipek ve balık vergilerinin gelirine el koydu. Tablo o kadar çarpıcıdır ki 1912’ye gelindiğinde Maliye Nezareti’nde 5 bin 500 memur çalışırken, alacaklıların idaresinde 9 bin memur çalışıyor ve devlet gelirlerinin yaklaşık üçte biri bu idarece tahsil ediliyordu. Avrupa sermayesi Osmanlı’ya yalnızca mal satmakla yetinmiyor, tahvil yoluyla borç vermeyi borçlu ülkeyi mali denetim altına almanın aracı olarak kullanıyordu.
Yirminci yüzyılın ikinci yarısında aynı işlev daha “teknik” kurumlara devredildi. Marksist iktisatçı Samir Amin, Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) üç büyük para birimi arasındaki ilişkilere hiç karışmayıp yalnızca çevre ülkeleri disipline etmesine bakarak kurumu tek cümleyle tanımlar: IMF, merkez kapitalizmleri adına “kolektif bir sömürge para otoritesi” işlevi görür; Dünya Bankası’nı ise büyük güçlerin propaganda aygıtı olarak niteler. Kurgunun mimarlarının da bunu sakladığı söylenemez, borçlu ülkeler için yargıçlarını, memurlarını ve polislerini borç verenlerin seçip finanse ettiği bir tür vesayet yönetimini önermekte çok cesurdurlar.
Bugün Türkiye’de IMF programı yok ama mekanizma emekli olmadı, el değiştirdi. Dünün Düyun-u Umumiyesinin ve IMF’sinin yaptığını bugün “kalkınma bankası” adı taşıyan kurumlar yapıyor: Kredi verirken koşul yazmak, mevzuata ortak olmak, gelir akışlarını ve mülkiyeti ABD ve Avrupa sermayesine bağlamak bu kurumların başlıca sömürü yöntemleri olarak karşımıza çıkıyor. Eskiden farklı olarak daha gizli ve sessiz ilerliyor bu yöntemler. Bu yazıda defterleri açarak gizleneni göstermeyi hedeflemekteyiz.
Bu bankalar kim?
Önce oyuncuları tanıyalım. Yazı boyunca üç kurumdan söz edeceğiz:
“Kalkınma bankası” adı kulağa yardım kuruluşu gibi gelir. Oysa Lenin’in yüz yıl önce gösterdiği gibi, çağımızın emperyalizmi her şeyden önce mali sermayenin egemenliğidir; belirleyici olan yalnızca mal satmak değil, sermaye ihraç etmektir. Sermaye ihracının somut anlamı şudur: “Yatırım” adıyla gelen para, bu ülkede üretilen değerin bir bölümünü her yıl faiz, kâr ve temettü olarak dışarı taşıyan kalıcı bir boru hattı döşer. Amin bu transferin adını da koyar: Çokuluslu tekellerin çevre ülkelerden çektiği sıradan dilde aşırı kârlar diye ifade edilen şey, gerçekte tekel rantıdır; emperyalist ranttır. Kapitalist doğası gereği bu rant bir yandan merkez ile çevre ülkeler arasında, öte yandan sermaye ve işçi arasında kutuplaştırıcıdır. EIB, EBRD ve CEB, bu rantın Avrupa kanadındaki tahsildarlarıdır.
Bir uyarı da baştan yapalım: Bu bir “satılmışlık” hikâyesi değildir. Türkiye burjuvazisi dışarıdan dayatılmış bir kukla değil, sistemin organik ama kıdemsiz bir ortağıdır. Avrupa sermayesi bu ülkeye yerli sermayeye rağmen değil, onunla kol kola girer. Defteri açmak bu yüzden yalnızca “yabancıyı” değil, onunla ortaklık kuran yerli grupları da görünür kılar.
Kırılma anı: Pandemi
Bu mekanizmanın 2020’lerdeki işleyişini görmek için pandemiye bakmak yeterli. Dünya kapanırken, hastaneler yoğun bakım yatağı ararken EBRD Türkiye’de gaza bastı: Bankanın Türkiye finansmanı 2019’daki 1 milyar avrodan 2020’de 1,7 milyar avroya fırladı ve Türkiye, Mısır’ı geçerek bankanın dünyadaki en büyük yatırım alıcısı oldu. Peki, bu “dayanışma” parası nereye gitti? Yarıdan fazlası doğrudan özel bankalara; Akbank, Aklease, Alternatifbank, Denizbank, Garanti, İşbank, QNB Finansbank ve Yapı Kredi’ye aktarıldı. Kamuya değen tek büyük kalem ise Sağlık Bakanlığı’na, yoğun bakım üniteleri ve ventilatör monitörleri dâhil acil tıbbi ekipman alımı için verilen 130 milyon avro, hibe değil faiziyle geri ödenecek bir borçtu. Halk salgınla boğuşurken “kalkınma” bankasının önceliği, patronların likiditesini korumaktı. Halkın sağlığı ise borç hanesine yazıldı.
Pandemi bir istisna değil, yeni sömürü mekanizmasının hızlandırılmış hâliydi. Türkiye 2021’de 2 milyar avroyu aşan yatırımla yine bankanın bir numaralı ülkesiydi. 2024’te 2,6 milyar avroyla üst üste beşinci kez birinci oldu; bankanın Türkiye’deki birikimli yatırımı 22 milyar avroyu geçti ve EBRD, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile 2030’a kadar 5 milyar dolarlık yatırımı hedefleyen bir sanayi karbonsuzlaştırma platformunun kuruluşuna öncülük etti. 2025’te ise rekor tazelendi: 2,7 milyar avronun yüzde 91’i özel sektöre aktarıldı. Aynı yıllarda EIB’nin siyasi nedenlerle kapattığı musluk kapalı kaldı. Ekonomiyi büyük ölçüde Körfez devletlerinin ve Rusya’nın mevduatı ayakta tuttu. Yani pandemi ve sonrası, bu iki elin iş bölümünü açığa vurdu: Özel sermaye kanalı hız kesmedi, siyasi kanal kaldıraç olarak bekletildi.
Avrupa neden şimdi döndü?
Ukrayna savaşı Avrupa’yı ucuz Rus enerjisinden kopardı. Trump ikinci döneminde müttefiklerine bile gümrük duvarı ördü ve Türkiye gibi AB de tarifelerden nasibini aldı. Bu sıkışma Türkiye’nin değerini yükseltti: Carnegie Europe, ekonomik güvenlik bakımından ABD’den de önemli bir noktaya koyarak Türkiye’yi AB’nin altıncı en kritik ortağı olduğunu ilan etti. Öte yandan Avrupa, Türkiye’yi üye yapmadan bağlı tutma niyetinde ısrarcıdır. Türkiye 1995’ten beri Gümrük Birliği’nin içinde, Brüksel’in ticaret kurallarına uymak zorunda ama o kuralların yazıldığı masada oyu yok. Bu teknik bir ayrıntı değil, egemenlik meselesidir: Brüksel Hindistan’la serbest ticaret anlaşması imzaladığında bunun sonuçlarına Türkiye pazarlıksız katlanır. Bağın gücü rakamlarda görülmektedir: Son yirmi yılda gelen yabancı yatırımın yarıdan fazlası AB’den geldi, ikili ticaret 2023’te 206 milyar avroyu aştı. Sermaye, siyasetin kurmadığı bağı kuruyor; AB parayla yönetiyor, çünkü üyelik kapısını kapalı tutuyor.
Denklemin Türkiye tarafı da var. Maliye Bakanı Şimşek yıllık cari açığın Ocak 2026’da 32,9 milyar dolara ulaştığını, yükselen enerji fiyatları nedeniyle bu açığın 2026’da “program öngörülerimizin üzerinde gerçekleşebileceğini” itiraf etti. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) verilerine göre ise 12 aylık açık şubatta 35,4 milyar dolara tırmandı. Boyut hafızalardadır: Yıllık açık 2023 baharında 57 milyar dolara dayanmış, merkez bankasının net rezervleri Mayıs 2023’te 2,33 milyar dolarla 21 yılın dibini görmüştü. Burjuva iktisadın “kronik cari açık” diye teknik bir talihsizlik gibi andığı şey, Türkiye kapitalizminin emperyalist iş bölümündeki yerinin bilançosudur: Enerjisi ve ara malı ithal, Avrupa değer zincirlerine montaj hattı olarak bağlanmış bir birikim modeli, her ihracatın içine ithalatı gömer; açık bu modelin sapması değil, ürünüdür. Üstelik defterin aynı sayfasında rantın kendisi de kayıtlıdır: Yabancı sermayenin her yıl dışarı taşıdığı kâr, faiz ve temettü, cari açığın kalemlerinden biridir.
Amin’in emperyalist rant dediği akış, ödemeler dengesinde adıyla durur. Dövize “muhtaç” olan da millet değil, borcunu çevirmek isteyen devletle sendikasyon peşindeki bankalar ve holdinglerdir; faturayı ödeyen, sermayeyi geri çağırmak için faiz yüzde elliye çıkarılırken kemer sıkan emekçidir. Şimşek’in itirafı bu yüzden kıymetlidir: Türk kapitalizmi, kronik cari açığı yüzünden dış paraya yapısal olarak muhtaç. Haziran 2023’te iş başına gelen ekonomi yönetiminin programı faizi yüzde elliye çıkarmak, krediyi kısmak, kemeri sıkmak gibi yöntemleri faaliyete geçirerek açıkça Batı sermayesini geri çağırmak içindi. Sonuç geldi: TCMB rezervleri Ocak 2026’da 218 milyar dolarla tüm zamanların zirvesini gördü. Ne var ki aynı rezervler, baharda patlak veren İran savaşının şokuyla haftalar içinde eridi; brüt rezerv nisanda 174,5 milyar dolara indi, temmuz ortasında 163 milyar dolar dolayındaydı. Sermaye girişine yaslanan “istikrarın” ne kadar istikrarsız olduğunun en güncel kanıtı budur. Şimşek programının gelişini ilk alkışlayanlardan birinin EBRD’nin Türkiye baş ekonomisti olması tabloyu özetler. Türk büyük sermayesi de aynı yönde hareket etti ve Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK), Financial Times’ta yayımlanan açık mektupla derin entegrasyonu “stratejik zorunluluk” ilan etti.
Para nereye gidiyor?
EBRD’nin Türkiye karnesinde en az sorgulanan rakam şudur: Paranın neredeyse tamamı özel sektöre gider; 2025’te bu oran yüzde 91’di. Üstelik bu ucuz ve uzun vadeli fon, halkın ihtiyaçlarına değil patronların bilançosuna akar: Kâr özelleşir, ülkenin dış borç yükü toplumsallaşır. Banka daha 2012’de, koyduğu her avronun yanına başka kaynaklardan 2,2 avro çekiyordu. Yani yalnızca kendi parasını değil, küresel sermayenin nereye akacağını da belirliyordu. İşin asıl yüzü, borç vermekle yetinmeyip şirketlere doğrudan ortak olmasıdır:

İki satır durumu güzel özetler: Hayat Varlık örneğinin gündelik karşılığı şudur: Krizde ödenemeyen krediler bankalardan iskontoyla toplanır ve emekçinin borcu, tahsilat baskısıyla birlikte, ortakları arasında EBRD’nin de bulunduğu bir şirketin kâr kalemine dönüşür; banka, kendi kredi genişlemesinin ürettiği batıktan ikinci kez kazanır. Templeton hamlesinin anlamı da nettir: “Halka arza hazırlamak”, yerli aile şirketlerinin mülkiyetinin küresel fonlara devrinin kibar adıdır; şirket burada üretmeye devam eder, hissesi ve kârı başka coğrafyada el değiştirir.
Bu adımlar tek tek haber, birlikte mekanizmadır. Sermaye önce gelir, sonra şirketin ortağı olur; ardından banka, kendi ifadesiyle “yerel otoritelerin politika reformunda ortağı” sıfatıyla mevzuatı biçimlendirir. Sanayi Bakanlığı ile kurulan karbonsuzlaştırma platformu bunun en taze örneğidir. Düyun-u Umumiye vergi tahsildarlarını kendisi atıyordu; bugünkü ince yöntem, kuralı birlikte yazmaktır. Sonuç aynı kapıya çıkar: uluslararası sermaye parayı verir, mülkiyeti ele geçirir ve sömürü yasalarını Türkiye’ye taşır.
Bankaların sahibi kim?
Sermaye iç piyasaya aracılar üzerinden de yayılır. EIB’nin şubattaki dönüşü buna örnektir: banka 200 milyon avroyu kendi eliyle dağıtmadı; Türkiye Kalkınma ve Yatırım Bankası ile Türk Eximbank’a yüzer milyon avro verdi, parayı küçük ve orta büyüklükteki işletmelere (KOBİ) onlar dağıtacak; Hazine ve Maliye Bakanı dönüşü memnuniyetle karşıladı.
İlk bakışta itiraz edilecek ne var, küçük işletmeye ucuz kredi gibi düşünülebilir. Defter açılınca üç şey görünür. Birincisi, bu bir bağış değil borçtur; avro olarak girer, faiziyle avro olarak döner; KOBİ’nin ödediği faiz Lüksemburg’daki bankanın geliridir, kur oynarsa fark da bizim haneye yazılır.
İkincisi, para koşulludur ve koşulun adı aldatıcıdır. Kredinin resmi başlığı “şirketlerin karbonsuzlaştırılması”dır. Kulağa sürdürülebilirliğe katkı gibi gelir. Oysa bu koşulun mimarı olan mekanizmanın kendi gerekçesi, kaynaklarda açıkça ifade edilmektedir: Karbonsuzlaştırma sistemi devreye girdiğinde ek ithalat vergisi ödememek asıl amaçtır. Yani dönüşümün ölçüsü atmosfer değil, Avrupa pazarına giriş biletidir; karbon fiyatı ödeyen Avrupa tekelini korumaya yarayan, yeşile boyanmış bir gümrük duvarıdır. İklim politikası olsaydı hibe ve teknoloji devri olurdu; bu, faiziyle geri dönecek borçtur. İki yüzyıldır atmosferi kirleten Avrupa kendi geçişinin maliyetini çevreye kredi olarak ihraç eder. Ve temizlenen de Türk atölyesi değildir: Alman tekeli tedarik zincirim yeşil diyebilsin diye Türk fasoncusu borçlanıp dönüşür; karbon muhasebesi Münih’te aklanır, borç Bursa’da kalır.
Üçüncü gerekçe şudur: Bu KOBİ’ler büyük ölçüde Avrupa değer zincirlerinin fason atölyeleridir; onlara akan işletme kredisi, Avrupa tekellerinin ucuz tedarik tabanını ayakta tutan bakım masrafıdır. Alman otomotivine parça basan atölye kredilendirildiğinde desteklenen, o parçayı ucuza almayı sürdürecek olan zincirin tepesidir. Devletin kalkınma bankalarına düşen rol, bu düzenekte iletim kayışlığıdır: Fonu verenin önceliklerini yerli imzayla, yerli memurla uygulamak; kur riskini ve geri ödeme yükünü kamunun sırtında bırakmak. Düyun-u Umumiye’nin tahsildarları da Osmanlı tebaasıydı, aparat yerliydi, alacaklı yabancı. Asıl çarpıcı tablo bankacılığın kalbindedir:

Garanti örneği, sermaye ihracının ne demek olduğunu tek başına anlatır. Bankada ödenen her faiz ve komisyon, dönüp dolaşıp Madrid’deki bir sermaye grubunun bilançosuna kâr olarak yazılır; BBVA payını büyütme teklifini duyururken, analist tahminlerine göre bu işlem tek başına grubun hisse başına kârını 2022’de yüzde 13,7 artıracaktı. Türkiye’de bir emekçinin ödediği kredi faizi, dönem sonunda Madrid’de hissedara temettü olarak dağıtılır; banka burada ne kadar büyürse, dışarı akan kaynak da o kadar büyür. Amin’in emperyalist rant dediği şey, soyut bir kavram değil, işte bu somut akıştır.
UniCredit’in çıkışı da öğreticidir: Avrupa sermayesi sabit durmaz, kâr-risk hesabına göre kimi derinleşir, kimi çekilir. Çıkışın mekaniği basittir: liralık varlık satılır, eldeki avroya çevrilip götürülür; her çıkış döviz talebidir ve akış tersine döndüğü an kur, sermayenin verdiği cezaya dönüşür. “Piyasa güveni” denen şey, bu ceza tehdidinin kibar adıdır; nitekim beğenilmeyen tek bir siyasi karar bile lirayı diplere sürebilmiştir. Cezayı kimin çektiği ise bordroda görünür: emekçi lirayla maaş alır ama enerjisi, gıdasının girdisi, ilacı dövizle fiyatlanan bir ülkede yaşar. Devalüasyon bu yüzden pazarlıksız bir ücret kesintisidir. Kimse maaşa dokunmaz, maaşın satın aldığı şey küçülür. Lira 2021’de değerinin yüzde 44’ünü, 2022’de yüzde 30’unu kaybettiğinde olan buydu. Ve döngü burada kapanır: devalüasyon, avro cinsinden Türk emeğini ucuzlatır; çöküşün kendisi, bir sonraki giriş dalgasının iskonto kuponudur. Sermaye pahalıyken çıkar, emek ucuzlayınca geri döner; EBRD’nin 2025’te 2,7 milyar avroyla kırdığı rekor, bu dönüşün belgesidir. Kriz, düzenin arızası değil, rantın tazelendiği bakım molasıdır.
Musluğun tarihi: Açıldı, kısıldı, yeniden açıldı
Kredinin bir baskı aracı olarak nasıl kullanıldığını en iyi kronoloji gösterir:

Tabloda iki olay dikkat çekicidir. Birincisi 2019: EIB’yi durduran, anlatılanın aksine öncelikle “demokrasi” değildi; bankayı geri çeken asıl mesele Doğu Akdeniz’deki sondaj krizi ve Kıbrıs’tı.AB Komisyonu’nun kendi belgesi, o yılki tedbirlerden sonra deprem istisnası dışında yeni kredi imzalanmadığını yazar. Finans, bir enerji ve paylaşım kavgasında baskı aracı olarak kullanıldı. İkincisi 2017: AB katılım fonlarını kısarken EBRD aynı yıl rekor kırıyordu. Bir el “demokrasi yok” diye siyasi fonu keserken öteki el patronlara rekor kredi açıyordu; buna çelişki denmez, iş bölümü denir. Kesilen fonların serüveni ayrıca ibretliktir: 2014-2020 için ayrılan yaklaşık 4,45 milyar avroluk katılım parasının bir kısmının Cobra II zırhlı araç alımında kullanıldığı ortaya çıkınca Avrupa Parlamentosu tepki göstermişti.
‘İnsani’ maske: Göç mutabakatı
Bu yılların en kirli sayfası 2016 göç mutabakatıdır. AB, “mültecilere yardım” başlığıyla Türkiye’ye 6 milyar avro ayırdı; 2020 sonuna dek bunun 3,9 milyarı harcandı. Paranın bir bölümü, tam da bu yazının konusu olan kurumların; CEB’in, Alman KfW’nin, Fransız AFD’nin eliyle dağıtıldı. Etiketin örttüğü işlev açıktır: bu, mültecileri Avrupa’dan uzak tutması için Türkiye’ye ödenen bir sınır bekçiliği düzenlemesiydi. Sonuç rakamlardadır: Yunanistan’a varışlar 2015’te 861 bini aşarken, mutabakatın imzalanmasının ertesi yılında 36 bine indi; 2019’da yeniden 75 bine yaklaşsa da eski düzeyinin çok altında kaldı. (Migration Policy Institute, 2021). Onuncu yılında insan hakları örgütlerinin özeti şuydu: sığınmacılara acı, hukuka çürüme.
Yeni koşul: Yeşil tasma
Peki 2026’daki dönüşün gerekçesi ne? Kaynakların hiçbirinde “demokratikleşme” geçmiyor. EIB’nin dönüşü açıkça güven inşa edici bir jest olarak sunuldu; AB Genişleme Komiseri’nin Ankara ziyareti ve Gümrük Birliği’nin modernizasyonu müzakereleri aynı paketin parçalarıydı. İtici güç Ukrayna savaşı ve Karadeniz güvenliğidir; Avrupa basını yakınlaşmayı açık açık pazarlığa dayalı bir sıfırlama olarak adlandırıyor; üstelik Türkiye’nin AB dış politikasıyla uyumu yüzde altıdan yüzde dörde gerilemişken. Koşulun yeni adı ise “yeşil dönüşüm”: AB’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (CBAM) devreye girerken Türkiye, ek ithalat vergileri ödememek için Avrupa Yeşil Mutabakatıyla hizalanmaya yöneldi. Yeşil uyum bir tercih değildir; “ya hizalan ya vergi öde” denklemidir. Nitekim EBRD’nin 2025 fonlamasının yüzde 66’sı “yeşil ekonomi” başlığıyla aktı ve banka 1 milyar avroluk üçüncü yeşil finansman programını başlattı. Düyun-u Umumiyenin gelir kolonları neyse, karbon taahhüdü de odur: dışarıda yazılmış kurala içeriden imza. Uyumun faturası bellidir: karbon maliyeti fiyatlara, “rekabet gücü” kaygısı ücret baskısına çevrilir; dönüşümün yükü sermayeye değil emeğe taşıtılır. Tasma aynı; rengi değişti.
Zirvenin asıl bilançosu
Şimdi temmuza dönelim. NATO Ankara Zirvesi’nden ne çıktı? Uzun bir siyasi bildiri değil; bir alışveriş listesi:

Zemin geçen yıl hazırlanmıştı: 2025 Lahey zirvesinde bütün üyeler, askeri harcamaları 2035’e kadar millî gelirin yüzde beşine çıkarmaya söz vermişti; daha ilk yılda harcamalar yüzde dörde dayandı. soL’un zirve günü aktardığı gibi, Savunma Sanayii Forumu silah tekelleriyle devletleri aynı masaya oturttu; Türk silah şirketleri de bu pastadan pay kapmanın peşindeydi. Bu bir doktrin zirvesi değildi; bir satın alma zirvesiydi. Türkiye’ye düşen pay da çerçeveye oturdu: Trump, S-400 alımı yüzünden
2020’de Amerika’nın Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası (CAATSA) kapsamında konan yaptırımları kaldıracağını açıkladı ve F-35 satışına yeşil ışık yaktı. Bir yanda askeri bütünleşme tazeleniyor, öte yanda finansal bütünleşme: EIB’nin dönüşü, EBRD’nin rekoru. İki el, aynı anda, aynı ülkenin etrafında kapanıyor.
Defterin öbür yüzü
Bu tabloyu okurken iki yanlıştan uzak durmak gerekir. Birincisi, Türk burjuvazisini emperyalizmin mağduru sanmaktır. Değildir: o, Garanti’yi BBVA’yla paylaşan, şirketine EBRD’yi ortak eden, EIB kredisini dağıtan, silah siparişinden pay kapan bir sınıftır. Komünistler “önce dış düşman” diyerek kendi burjuvazileriyle mücadeleyi erteleyemezler; çünkü buradaki sermaye, emperyalizmin buradaki taşıyıcısıdır. İkinci yanlış, emperyalizme karşı çıkayım derken başka bir efendinin kucağına koşmaktır: “Avrasyacılık” diye pazarlanan şey, tasmayı tutan elin Brüksel’den Moskova-Pekin’e geçmesinden ibarettir. Paylaşım kavgasında işçi sınıfının tarafı yoktur; onun tarafı kendisidir.
Faturaya gelince: Defterin bir yüzünde EBRD’nin hisseleri, BBVA’nın yurt dışına akan kârı, EIB’nin yeşil kredileri, zirvenin silah siparişleri duruyor. Öbür yüzünde borcu sırtlanan, faizini ödeyen, “rekabet gücü” adına ücreti baskılanan, “yeşil uyum” adına işi belirsizleşen emekçiler var. Düyun-u Umumiye’nin memurları tütün tarlasında köylünün ürününe el koyardı; bugünkü tahsilat bordrodan, faturadan ve fiyat etiketinden yapılıyor, o kadar. Dün Muharrem Kararnamesi vardı, dün IMF niyet mektupları vardı; bugün “yeşil dönüşüm taahhütleri” ve “politika reform ortaklıkları” var. Kılık değişti, işlev değişmedi.
Çıkış, emperyalizmin masasında daha iyi bir sandalye kapmak değil, o masayı büsbütün terk etmektir. NATO’dan çıkmakla sermaye düzeninden çıkmak, tek bir kavganın iki adımıdır. Defterleri sonuna kadar açmanın vardığı yer de bu yüzden tek cümledir: bağımsızlık ve sosyalizm. Ankara’ya gelen yalnızca NATO değildi; ama bir gün gidecek olan da yalnızca NATO olmamalı.
To read the full story from the source: soL Haber






