Yaşlanmak Yıllarla Değil, Vazgeçtiğimiz Anlarla Başlar
Bedenimiz zamanla değişir; fakat bizi asıl yaşlandıran, hayata dair anlattığımız hikâyeyi kaybettiğimiz andır.
Dün torunlarımla birlikte parktaydım. Çocukların neşeli kahkahaları havaya karışırken ben de bir bankta oturmuş onları izliyordum. Çocukların koşuşmalarında, küçük mutlulukların peşinden hiç düşünmeden gitmelerinde hayatın en doğal hâlini görmek mümkündü. Tam o sırada gözüm, parkın içinde yavaş adımlarla yürüyen yaşlı bir hanıma takıldı. Yaşını bilmiyordum ama doksanın üzerinde olduğunu düşündüm. Yüzündeki ince çizgiler, narinleşmiş bedeni ve ağırlaşan yürüyüşü yılların onda bıraktığı izleri açıkça gösteriyordu. Fakat dikkatimi çeken şey bunların hiçbiri değildi. Üzerinde özenle seçilmiş zarif bir ceket, boynunda sade ama şık bir eşarp, temiz ayakkabılar ve kendine hâlâ değer verdiğini hissettiren bir duruş vardı. Hiç konuşmadı, hiçbir şey söylemedi; ama sanki sessizce bana şunu anlatıyordu: “Evet, yıllar geçti. Bedenim eskisi gibi değil. Ama ben kendimden vazgeçmedim.” O an fark ettim ki bazı insanlar yaşlarını taşırken, bazı insanlar yaşlarına rağmen hayatı taşımaya devam eder.
Bu görüntü beni kısa süre önce Türkiye’de yaptığım başka bir gözleme götürdü. Farklı ortamlarda birçok yaşlı insanın sohbetine tanık olmuştum. Sohbetlerin çoğunda benzer bir akış vardı. Önce biri bir rahatsızlığından söz ediyor, ardından bir başkası kendi yaşadığı sağlık sorununu anlatmaya başlıyordu. Birinin diz ağrısı, diğerinin ameliyat hikâyesi, bir başkasının yıllardır devam eden hastalığı konuşmanın merkezine yerleşiyordu. Sanki kimse farkında olmadan görünmez bir yarış başlıyordu. “Benim dizlerim ağrıyor.” diyen birine, “O da bir şey mi, benim yıllardır çektiğim hastalıklar var.” cevabı geliyor, ardından başka biri daha ağır bir hikâyeyle sohbete katılıyordu. Belki hiçbiri bunu bilinçli olarak yapmıyordu. Belki sadece yaşadıklarını paylaşmak istiyorlardı. Fakat zamanla konuşmaların yönü hayattan uzaklaşıp yalnızca bedenin yaşadığı zorluklara doğru kayıyordu.
O gün kendi kendime şu soruyu sordum: Acaba insan yaş aldıkça gerçekten sadece hastalıkları mı artıyor, yoksa hayatında konuşacak başka hikâyeler azaldığında hastalıkları mı daha fazla yer kaplamaya başlıyor? Elbette bu sorunun cevabını tek bir ülkeye ya da tek bir topluma bağlamak doğru olmaz. Dünyanın her yerinde hayatla bağını güçlü tutan insanlar da vardır, farkında olmadan bütün varlığını yaşadığı zorlukların etrafında anlatmaya başlayan insanlar da… Çünkü asıl mesele yaşadığımız yerden çok, kendi içimizde hangi hikâyeyi büyüttüğümüzle ilgilidir.
İnsan, kendine en çok anlattığı hikâyenin içinde yaşamaya başlar. Eğer her gün kendimize “Ben artık yaşlandım, benim zamanım geçti, artık eskisi gibi yapamam.” cümlelerini tekrar edersek, bir süre sonra zihnimiz de hayatı bu pencereden görmeye başlar. Bu, yaşlanmayı inkâr etmek anlamına gelmez. Çünkü beden gerçekten değişir. Gücümüz azalabilir, bazı şeyleri yapmak daha fazla zaman alabilir, hastalıklar hayatımıza girebilir. Bunların hepsi insan olmanın doğal parçalarıdır. Fakat insan sadece bedeninden ibaret değildir. Bir insanın dizleri ağrıyabilir ama hâlâ bir çiçeği sevgiyle yetiştirebilir. İlaç kullanabilir ama hâlâ yeni bir şey öğrenmenin heyecanını yaşayabilir. Yaşı ilerleyebilir ama torununa anlatacağı güzel hikâyeleri, paylaşacağı sevgisi ve hayata duyduğu merakı devam edebilir. Beden yaş alırken ruhun hayattan çekilmesi zorunlu değildir.
Belki de parkta gördüğüm o yaşlı hanım bana yılların değil, kendine duyulan saygının ne kadar önemli olduğunu gösterdi. O kadın genç görünmeye çalışmıyordu. Yaşını saklamaya çalışmıyordu. Sadece hâlâ kendi varlığına değer veriyordu. Üzerindeki özen, başkalarının beğenisini kazanmak için değil; kendisine verdiği değerin küçük bir yansımasıydı. Çünkü insan önce kendi gözünde değerini korur. Kendine gösterdiği özen bazen bir kıyafette, bazen bir gülümsemede, bazen sabah kalkıp hayata yeniden katılma isteğinde ortaya çıkar. Yaş almak, kendimizi hayatın kenarına çekmemiz gerektiği anlamına gelmez.
Belki de gerçek yaşlanma, takvim yapraklarının ilerlemesiyle değil; içimizdeki merakın, umudun ve yaşam sevincinin yavaş yavaş kaybolmaya başlamasıyla gelir. İnsan sadece eksiklerini görmeye başladığında, geçmişte kalan güzel anılarla bugünü kıyaslayıp bugünün değerini unuttuğunda, yeni şeylere kapısını kapattığında fark etmeden kendini küçültmeye başlayabilir. Çünkü bazen insanı yoran şey yaşadığı yıllar değil, kendisi hakkında tekrar ettiği ağır cümlelerdir. “Artık olmaz.”, “Benim için geçti.”, “Benden bu kadar.” gibi sözler zamanla yalnızca bir düşünce olmaktan çıkar ve insanın dünyaya bakışını şekillendirmeye başlar.
Buna karşılık sekseninde, doksanında hâlâ öğrenmeye devam eden, bir kitabın sayfalarında yeni dünyalar keşfeden, yürüyüşe çıkan, güzel giyinmekten mutluluk duyan, insanlarla bağ kuran ve hayret etmeyi unutmayan insanlar vardır. Onların sırrı yaşlanmamak değildir. Onlar da yılların izlerini taşırlar. Fakat hayatla aralarındaki bağı koparmamışlardır. Çünkü insanın gençliği yalnızca bedenindeki enerjiyle değil, kalbindeki merakla ve zihnindeki açıklıkla da ilgilidir.
Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: “Ben kaç yaşındayım?” değil, “Ben hayatımı hangi hikâyeyle anlatıyorum?” Çünkü insan yalnızca yaşadığı yıllarla değil, her gün kendine tekrar ettiği cümlelerle de şekillenir. Kimi insan zamanla sadece kaybettiklerini sayar, kimi ise hâlâ sahip olduklarının değerini görür. Kimi hayatının kapılarını yavaşça kapatır, kimi ise yaşadığı her güne yeni bir anlam eklemeye devam eder. Çünkü insanı asıl yaşlandıran yıllar değildir; vazgeçtiği anlardır. Ve belki de geriye kalan, takvimde yazan yaşımız değil, bütün bir ömür boyunca ruhumuza anlattığımız hikâyedir.
Yaşlanmak Yıllarla Değil, Vazgeçtiğimiz Anlarla Başlar was originally published in Türkiye Yayını on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.
To read the full story from the source: Medium Türkiye Yayını






