Gökyüzünü İzleyen Bir Kuyu: Pessoa’nın Huzursuzluğu
“Kendimizi asla gerçekleştiremiyoruz. Biz iki uçurumuz; gökyüzünü izleyen bir kuyu.”
Şöyle nefis bir cümle var kitapta..
Ve bu, sıradan bir umutsuzluk cümlesi mi yoksa bir paradoks mu bilemedim bir takıldım..
Öyle ya kuyu aşağıya iner, oysa gökyüzü yukarıdadır. Bir kuyunun kaderi gökyüzünü görmek ama ona asla ulaşamamaktır. Gökyüzü kuyunun tam karşısındadır; en açık olduğu şey, aynı zamanda en erişilmez olanıdır.
İnsanı düşünüyorum da, biraz böyledir aslında. Bir yanı bedenin ağırlığına, gündelik hayatın zorunluluklarına bağlıdır; diğer yanı ise sürekli daha yükseği, daha güzeli, daha anlamlı olanı arar. İkisi aynı varlığın içindedir ama birbirine tam kavuşamamaya da yazgılıdır. İnsanın bedeni kuyuda, ruhunun gökyüzünde olması gibidir de kimi zaman. Beden, kuyunun taş duvarları gibi sınırlı; ruh ise hep göğe dönük. Aynı bedende iki varlık yaşıyor ama birbirlerine hiçbir zaman tam ulaşamazlar ne çâre ki..
Belki de bu yüzden Huzursuzluğun Kitabı insana bu kadar dokunuyor. Pessoa’nın anlattığı huzursuzluk, başımıza gelen bir olay değil; insan olmanın yapısına âit bir gerilim. İçimizde sürekli iki yön var, biri yaşamak, çalışmak, alışmak isteyen; diğeri sonsuzu, hakîkati, güzelliği isteyen. İkisi de aynı kişiye âit ama aynı ritimde yaşamıyor.
Bu bana Blaise Pascal’ın bir düşüncesini de hatırlatıyor. Pascal, insanı “hiçlik ile sonsuzluk arasında” duran bir varlık olarak tanımlar. Pessoa ise bunu tek bir imgeyle anlatıyor; gökyüzünü izleyen bir kuyu.
Belki de huzursuzluk tam burada doğuyor. Gökyüzünü görebilecek kadar bilinçliyiz; ama ona ulaşamayacak kadar sınırlıyız. Bu yüzden insan bazen kendi içinde iki ayrı hayat yaşıyormuş gibi hissediyor ya, biri dünyada yürüyen, diğeri sürekli ufka bakan. Bu iki hayat tamamen kopuk değil; birbirini besliyor ama hiçbir zaman bütünüyle birleşemiyor. Pessoa’nın metinlerindeki o ince sızı da sanırım tam bu ayrılıktan geliyor galiba..
Bir de şunu düşünüyorum;
Bir insan bütün ömrünü aynı muhasebe masasında ve tek odalı evinde geçirebilir. Dışarıdan bakınca anlatacak hiçbir şeyi yoktur. Ama zihninde her gün evrenler kuruyorsa, o hayat boş mudur bunu düşünüyorum. Pessoa’nın kahramanı Bernardo Soares tam da böyle. Dışarıdan sıradan bir kâtip; içeride ise bitmek bilmeyen sınırsız bir bilinç.
İster istemez şunu soruyorum? Bir insanın gerçek hayatı hangisidir? Pasaportundaki damgalar mı, iş değiştirmeleri mi, evlilikleri mi, aşkları mı? Yoksa kimsenin görmediği o iç konuşmalar mı?
Bilmiyorum, bu soruya tek bir mutlak cevap vermek imkânsız..
Pessoa için dış dünya, iç dünyanın yanında o kadar sığ, o kadar gürültülü ve kaba ki, eyleme geçmek her zaman bir şeyleri kirletmek ya da basitleştirmek demek. Misâl bir barda harika bir akşam geçirebilirsin, ama o akşam bittiğinde elinde sadece solup gidecek bir anı kalır. Oysa Soares, o tek odalı evinde oturduğu yerden Hindistan’ı hayâl ettiğinde, coğrafyanın sınırlarından âzâde, kusursuz bir Hindistan yaratıyor. Onun kurduğu evrende ne sıcaklık canını sıkıyor, ne gürültü kafasını şişiriyor, ne de cüzdanı onu yarı yolda bırakıyor.
Oysaki bir barda birinin gözlerinin içine bakarak gülmenin, pasaport kuyruğunda beklemenin o yorucu heyecânının, hattâ kalbinin kırılmasının yarattığı o gerçeklik hissini, en kusursuz hayâl bile verebilir mi?
Eyleme geçmeyen bilinç, bir süre sonra kendi kendini yiyen bir canavara dönüşmez mi? Soares’in o nahif ama daraltıcı hüznü de tam buradan gelir bana kalırsa. O, hayatın acısından kaçmak için hayâllere sığınmıştır ama sığındığı o hayâller de onu yaşayan bir ölüye çevirmiştir çok açık ki.
Belki de gerçek hayat, bu ikisinin birbiriyle çarpıştığı o ara kesittir. Ne sadece pasaport damgalarıyla övünen sığ bir dış dünyadır, ne de dışarıya tamamen kapalı o karanlık kuyu. Gerçek hayat; o içimizdeki devâsa, sınırsız evreni alıp, bu küçük, kusurlu dünyaya sığdırmaya çalışma cesaretidir. Bir ayağının gökyüzünde olması harikadır, ama diğer ayağının bu dünyadaki toprağa, çamura, bir başka insanın tenine basması gerekir ki yaşadığını anlayasın. Pessoa ise acı çekmemek için yaşamı bütünüyle reddediyor. Onun yaptığı şey bilgece bir inziva değil, bir tür varoluşsal korkaklık. Korkakça bir nahiflik.
Samuel Beckett’ı anımsadım ve bence Fernando Pessoa ile aynı karanlık gökyüzüne bakıyorlar ama oradan çıkardıkları sonuç farklı.
Sanki Beckett, Pessoa’nın pasifliğine isyan eder sanki “yenilsen de yine dene, devam et” rûhu en ikonik o meşhur düsturunu ona hitap etmiş gibi gelir bana. Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Yine dene, yine yenil. Daha iyi yenil. Anlam yok olabilir. Başarısız olacaksın da. Ama yine de devam et. Beckett başarısızlığı kabul eder ama eylemi terk etmez.. İkisi de insanın kırılganlığını görür ve fakat biri kırılganlığa rağmen hareket eder, diğeri kırılganlığın içinde ikamet eder.
İşte Bernardo Soares’te (veya Pessoa’da) eksik olan ve bence okuyanı bu kadar çileden çıkaran şey tam olarak bu. Daha iyi yenilme cesareti. Gerçekten de hayat yalnızca düşünerek yaşanmıyor. Bazen eksik kararlar, kötü seçimler, pişmanlıklar.. Bunların hepsi yaşamın parçası. İnsan, düşünce kadar eylemle de oluşur çünkü. Belki de bu yüzden Soares bizi hem büyülüyor hem de off yeter be adam dedirte dedirte sabrını taşırıyor. Ne ki yalnızlık bazı rûhların hem hapishanesi hem de sığınağı..
Gökyüzünü İzleyen Bir Kuyu: Pessoa’nın Huzursuzluğu was originally published in Türkiye Yayını on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.
To read the full story from the source: Medium Türkiye Yayını






