Emperyalizmin askeri yapay zekâ projesi: Veri sömürgeciliği ve NATO
NATO ittifakının yeni bir stratejik yönelime geçişini temsil eden Liderler Zirvesi pek çok boyutuyla konuşuldu ve görünen o ki konuşulmaya devam edecek. Rusya ve Çin’in temel tehdit olarak mühürlendiği ve sınırlandırılmaya çalışıldığı bu yeni stratejinin yaşamsal ayaklarından birini de Yapay Zekâ (YZ) ve veri analitiği teknolojileri üzerinden yürüyen çekişme oluşturacak. Fiziksel ve endüstriyel kapasiteye dayalı güç dengesi, veri akışlarının, bilgi işlem altyapısının ve algoritmik karar sistemlerinin kontrolüne dayalı daha karmaşık bir jeopolitik anlayışla yeniden yapılanmak zorunda. Zirve vasıtasıyla bir kere daha açığa çıktı ki, NATO, askeri yapay zekayı (YZ) kolektif savunma ve güvenlik çerçevelerine resmen entegre ediyor. NATO’nun “sorumlu kullanım” ve “etik ilkeler” gibi sterilize edilmiş diliyle sunduğu bu teknolojik hamle, detaylı incelendiğinde dijital kolonyalizm ve nekro-ekstraktivizm (ölüm üzerinden kaynak çıkarma) sisteminin bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır.
ETİK MASKESİ ALTINDA VERİ SÖMÜRGECİLİĞİ
NATO’nun 2021’de kabul edilen ve 2024’te revize edilen yapay zekâ stratejisi; yasallık, sorumluluk, açıklanabilirlik ve tarafsızlık gibi genel geçer ifadelerin altında, ittifakın temelindeki güç ilişkilerini gizleyen “yumuşak hukuk” mekanizmaları olarak işlev görmekte. NATO’nun söz konusu ilkeleri, kuvvet kullanımını teknik bir “açıklanabilirlik” standardına uygun olduğu sürece meşrulaştıran bir “hesap verebilirlik” modelini işaret ediyor.
Askeri YZ, bir boyutuyla “dijital kolonyalizm” olarak ifade edilebilecek nevzuhur ekonomiden ayrılamaz. Tarihsel sömürgecilik toprakları işgal edip ham maddeleri yağmalarken, günümüzün dijital kolonyalizmi veriyi —milyarlarca insanın davranışsal izlerini— rızasız bir şekilde toplayarak metalaştırmaktadır. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında bu ekstraktivizm (kaynak çıkarma) temelde üç düzeyde gerçekleşiyor:
Doğal Kaynak Ekstraktivizmi: YZ donanımı için gerekli olan kobalt ve lityum gibi mineraller, Küresel Güney ülkelerinden sömürü koşullarında çıkarılmakta.
Veri Ekstraktivizmi: Makine öğrenmesi modellerini eğitmek için post-kolonyal popülasyonlardan kitlesel veri hasat edilmekte.
Bağımlılık Tuzağı: Küresel Güney, askeri “güncelliklerini” korumak için Batılı teknoloji devlerinin (Nvidia, Palantir, Amazon) mülkiyetindeki donanım ve bulut altyapılarına bağımlı hale getirilmekte.
CANLI LABORATUVAR OLARAK SAVAŞ ALANI: NEKRO-EKSTRAKTİVİZM
Ancak konunun özellikle İsrail’in Filistin soykırımıyla beraber açığa çıkan bir başka yakıcı boyutu daha var. NATO’nun teknolojik modernizasyonu, Küresel Güney’deki aktif çatışma bölgelerini kurumsal makine öğrenmesi için “canlı laboratuvarlara” dönüştürmektedir. YZ modelleri, eğitim verilerinin dışındaki ortamlarda “kırılganlık” göstererek hata yapmaya meyillidir. Savunma teknolojisi şirketleri ve devletler, bu teknik sınırlamayı aşmak için aktif çatışma bölgelerini birer deneme sahası olarak kullanır.
Bu noktada yakın dönemde kavramlaştırılan ve askeri YZ sistemlerinin, savaş alanlarından gerçek zamanlı savaş telemetrisi ve saha verileri hasat edilmesi suretiyle, marjinalleştirilmiş popülasyonların bedenleri üzerinde hedefleme algoritmalarını optimize etmesi anlamına gelen nekro-ekstraktivizm bu dijital sömürgeci politikanın dördüncü düzeyi haline geldi.
İsrail ordusunun Gazze’de kullandığı “uzman” sistemler, mobil telefon metaverileri ve sosyal ağ bağlantılarını analiz ederek binlerce kişiyi “hedef listelerine” otomatik olarak ekleyen, şiddeti rutinleştiren, algoritmik prosedürlerle öldürmeyi meşrulaştıran, insan faktörünü devre dışı bıraktığı için de neredeyse “tekno-teolojik” bir mertebeye yükseltilen saldırganlık biçiminin en özlü örneği olarak, bu durumun endüstriyel ölçekteki en trajik örneği olarak öne çıkıyor.
Konunun tekrar tekrar ve önemle vurgulanması gereken bir diğer boyutunu da insan faktörünün devre dışı bırakılması oluşturuyor. NATO’nun ilgili politika dökümanları, YZ’nin savaşa kesinlik ve doğruluk getireceği iddiasını kullansalar da gerçekte bu sistemler, insan faktörünün sembolik bir onaya indirgenmesine ve makinelerin, algoritmayı oluşturan elitlerin niyetini dışa vuran kararlarını sorgusuz sualsiz kabul etmesine yol açmakta.
Ayrıca, askeri ve ticari çıkarlar arasındaki sınır hızla belirsizleşmekte. Askeri YZ sistemleri, devletlerin kendi rutin bilgi işlem kapasitesini aşan devasa altyapılara ihtiyaç duyduğu için, “ölüm bulutları” olarak adlandırılan hesaplama altyapıları için Big Tech ile iş birliği yapılmakta ve savaşın ve şiddetin teknoloji endüstrisi için doğrudan bir kâr ve model geliştirme kaynağı haline gelmesine yol açmaktadır. Pentagon ve NATO, Palantir ve OpenAI gibi şirketleri askeri hedefleme süreçlerine doğrudan dahil edecek ve hatta şirketlerin kimi üst düzey yöneticilerine askeri rütbe vermeyi dahi gündeme getirecek bir politikayı açıkça savunuyor.
DİJİTAL BANDUNG
Sonuç olarak emperyalizmin askeri yapay zekâ projesi, özünde, Küresel Güney’in zaten türlü yeni-sömürgeci pratiklerle aşınmış olan egemenliğini tamamen yok etmeyi hedefleyen ve yakın tehlike arz eden bir hegemonya aracıdır.
Bu algoritmik hegemonyaya karşı koymak için belirli politikaların ve önlemlerin ivedilikle tartışılması gerekiyor. Her şeyden önce radikal bir ayrışma temel bir zorunluluk; bağımlı ülkelerin ulusal savunma ve yönetim altyapılarını Batılı mülkiyetindeki modellerden ve bulut sistemlerinden arındırması birincil öncelik haline geldi. Bu noktada Küresel Güney ülkelerinin “Dijital Bandung” (1) benzeri bir mantıkla veri egemenliği ve ortak teknolojik ekosistemler için iş birliği yapmalarını sağlayacak öneriler de dikkat çekiyor.
1955 Bandung deneyiminin yapısal açmazları ve hazin sonu hepimizin malumu. Emperyalist tahakküm ilişkilerinin kapitalist sömürü mekanizmaları ile bağını kurmayan, emperyalizmin içsel bir olgu olduğunu dikkate almayan her girişim yenilgiye mahkûm. Ancak teorinin saflığına sığınıp, siyasi mücadelenin temelde bir hegemonya mücadelesi olduğunu, bunun yolunun da ayakları yere basan ve uygulanabilir bir ittifak politikası olduğunu dikkate almamak da bir diğer büyük hata olur. Bu nedenle tamamen savunulabilir bir öneri olarak görmemekle birlikte tartışmaları derinleştirebileceği umuduyla önerinin temel noktalarını kısaca özetlemek isterim:
Bu vizyonun savunduğu temel ilkeler şunlar:
Entelektüel ve Dijital Egemenlik: Dijital Bandung, Küresel Güney ülkelerinin kendi verileri ile altyapıları üzerinde tam kontrol sahibi olmasını savunur.
Çok Kutupluluk : Tek bir gücün veya teknoloji devinin kuralları dikte etmediği, farklı seslerin ve değerlerin teknolojik standartların belirlenmesinde rol oynadığı çok kutuplu bir dijital düzeni hedefler.
Dijital Adalet: Bu ilke, veriden elde edilen değerin hakkaniyetli bir şekilde paylaşılmasını, Küresel Güney’in yalnızca emperyalist teknolojilerin pasif bir tüketicisi olmaktan çıkıp, dijital ekonominin eşit bir paydaşı olmasını içerir.
Güney-Güney İş Birliği ve Dayanışma: Tek bir devletin dijital devlere karşı duramayacağı gerçeğinden hareketle, Küresel Güney ülkeleri arasında stratejik iş birliği ve teknolojik dayanışma kurulmasını öngörür.
Özerklik ve Kendi Kaderini Tayin: Teknolojik bağımlılık tuzaklarından kurtularak, toplumların kendi kültürel, yasal ve stratejik çıkarlarına uygun teknolojik altyapıları inşa etme özerkliğini savunur.
Özetle Dijital Bandung, dijital çağı sadece bir teknolojik ilerleme süreci olarak değil, aynı zamanda haysiyet, özerklik ve sömürgecilik sonrası tam bağımsızlık mücadelesinin bir parçası olarak tanımlamaktadır.
(1) www.theideasletter.org/essay/digital-bandung
To read the full story from the source: BirGün






