Elektronik ve insansız
Baskıya karşı direnme hakkı, insanın doğal haklarından. Zaman zaman yasalarca da tanınır ancak bu hakkın kullanılması genellikle bir kanuna bağlı olmaz. İnsanlık tarihini de direnme hakkını kullananlar yazdı. Antik çağlardan beri köylüler ve köleler, sonrasında işçiler isyan etti, insanlık onuruna uygun bir yaşam için.
***
Filozofların ve hukukçuların da tartışma başlıklarındandır. Burdeau direnme hakkının, gerektiğinde hukuki müeyyide olduğunu söyler, Kant ise topluma direnme hakkı diye bir hak tanınamayacağını savunur. Neticede direnme hakkı öncelikle hukukun değil siyasetin konusudur. Siyaset, kanunu belirler.
Tüm bunları hapishaneden gelen bir mektup hatırlattı: “Süresiz açlık grevleri veya ölüm oruçları zulme direnmenin bir biçimi olarak tartışılabilir ama hiç kimse direnme ihtiyacını reddetmez.” Mektubun konusu, kamuoyunda “kuyu tipi” diye bilinen, yüksek güvenlikli cezaevlerinden diğer cezaevlerine sevk edilmek için açlık grevi yapanlardı. Tutuklu ve hükümlülerden 20’den fazlasının sevk talebi kabul edildi. Aynı sebeple açlık grevinde olan Gürkan Türkoğlu’nun talebi de kabul edildi ancak sevk geldiğinde, iradesi dışında bulunduğu Antalya Şehir Hastanesi’nde 3 aydır komadaydı, 5 Temmuz’da hayatını kaybetti. (Bu noktada tedaviyi reddetme hakkını da konuşabiliriz, felsefe tarihine gitmeye gerek yok, bu hak bizim yasalarımızda tanınıyor.)
Bana gönderdiği son mektup elimde şimdi, komaya girmeden önce göndermiş. O dönem Madura’nın kaçırılması haberlerdeydi, Gürkan Türkoğlu da “Tarih tanıktır ki direnen halklar karşısında emperyalizm, daima kağıttan kaplan olarak kalacaktır. Süresiz açlık grevimizin üç gününü dost ve kardeş Venezuela halkına ithaf ediyoruz. Biliyoruz ki Venezuela halkı kazanacak, biz kazanacağız…” diye yazmış.
Gürkan Türkoğlu neden öldü? Tutuklular neden bu cezaevlerinde kalmak istemiyorlar? Nedir bu “kuyu tipi” denen hapishaneler?
Kamuoyu bu hapishaneleri, Ekrem İmamoğlu’nun avukatı Mehmet Pehlivan ve ardından komedyen Deniz Göktaş’ın tutulduğu Çorlu’daki Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaeviyle tanıdı. Zaten bu hapishanelerin geçmişi de çok uzun değil. Ancak 2020’den beri pıtrak gibi yükselen yüksek güvenlikli binaların mimari yapısı, bugüne dek Türkiye’de görülmeyen bir infaz rejimine sahip.
Malum, hapishanelerdeki her “reform” müjdesiyle hücreler daha da daraldı, izolasyon daha da ağırlaştı. Bu hücrelerin sonuncusu, Y ve S tipi cezaevlerinde.
Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü internet sayfasındaki bilgiyi göre toplam 31 yüksek güvenlikli cezaevleri var. Ancak hepsi “kuyu tipi” denilenlerden değil. Tam izolasyonun hakim olduğu “kuyu tipi” mimarisindekiler Y ve S tipleri. Bunlar, 12 Y tipi, 7 S tipi ve Erzurum H Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi olmak üzere toplam 20 tane. Bu arada cezaevlerindeki tüm hücreler aslında adlandırmada tarif edildiği gibi değil, yani örneğin bazı Y tipi hücrelerde havalandırma var.
***
İçinden çıkmak için açlık grevi yapılan hücrelerin durumunu ise yine bir mahpus mektubundan öğrenmiştim: “Her şey tek başımıza yaşamamıza göre ayarlanmış. Girişte de söylüyorlar, ‘Artık tek başınasın’… Hücre 6 adım uzunluğunda, 5 adım genişliğinde. Tabii bunun 2 adıma 2 adımlık kısmı banyo ile kaplı. Tezgah, masa, dolap, ranza derken doluyor hücre. Burada bize adeta ‘kafes hayvanı’ muamelesi yapılıyor.”
Hücrenin havalandırması yok. Her birim için ayrı havalandırma yapılmış. Tutuklular bu ayrı bölüme infaz koruma memuru eşliğinde götürülüyor, 1 saat kalıyorlar. (Burada da yalnızlar.) Gökyüzü sık tellerin ardından zor seçiliyor, hücrede olduğu gibi. Havalandırmalar yüksek duvarlı, tutuklu kamerayla sürekli izleniyor. Hücrede de infaz koruma memuru kapıyı dışarıdan açmak için butona basıyor. Yani her şey elektronik ve insansız.
Başta insanlık onuru demiştik, hala aynı yerdeyiz.
To read the full story from the source: BirGün






