Bu Haftanın Notları#4: Bir Film, Bir Kitap ve Bir Sanat
Kurak Günler
Allah’ın belası bir film bu.
Gerçekten öyle. Hatta öyle bir film ki, izlediğiniz gün kim olduğunuz bile fikrinizi değiştirebilir. Hayatınız yolundayken açarsınız, “iyi çekilmiş bir filmmiş” deyip geçersiniz belki. Ama olur da insanlara güvenmeyi yeni yeni bırakmaya başladığınız bir döneme denk gelirse… Bir şeyler için mücadele etmekten yorulduğunuz, adalet kelimesini duyunca sadece gülümsediğiniz, herkesin bir maskeyle dolaştığını düşünmeye başladığınız günlerde izlerseniz… İşte o zaman film bitmiyor.
Sizinle birlikte eve geliyor.
Ben uzun zamandır bir film izlerken bu kadar boğulduğumu hatırlamıyorum. Çünkü Kurak Günler size sürekli size hey burada kal telefona bakma diyen bir film değil çünkü ihtiyacı yok. Sessiz. Ama o sessizliğin içinde öyle büyük bir ağırlık var ki, nefes almak zorlaşıyor bazen. Her sahnede biraz daha kirleniyor hava. Biraz daha daralıyor odalar. İnsanlar biraz daha küçülüyor gözünüzde. Sonra bir bakıyorsunuz, filmdeki kasabayı değil, yıllardır yaşadığınız dünyayı izliyormuşsunuz.
Belki de bu yüzden bu kadar can yakıyor.
Çünkü film size “Bakın, kötüler bunlar.” demiyor. Keşke dese. O zaman her şey daha kolay olurdu. Birini suçlar, rahatlar, filmi kapatırdık. Ama öyle yapmıyor. Size kötü insanların hikâyesini değil, sıradan insanların yavaş yavaş nasıl sustuğunu gösteriyor. Nasıl alıştığını. Nasıl “Benim başıma gelmedi.” diyerek yaşamaya devam ettiğini.
İnsan bazen kötülükten çok sessizlikten korkmalı galiba.
Film boyunca bunu düşündüm.
Bir insan gerçekten kötü doğduğu için mi kötü olur, yoksa yıllarca susa susa mı dönüşür? Bir yerde itiraz etmeyi bıraktığında mı başlar çürüme? İlk yalanında mı? İlk görmezden gelişinde mi? Yoksa herkes biraz çürümüş olarak mı büyüyor zaten?
Bilmiyorum.
Ama film bittiğinde bildiğim tek bir şey vardı.
İnsan sandığı kadar sağlam bir varlık değil.
Hepimiz kendimizi çok güçlü sanıyoruz. “Ben olsam öyle yapmazdım.” diyoruz. “Ben susmazdım.” diyoruz. “Ben karşı çıkardım.” diyoruz. Sonra hayat geliyor. İş, güç, korkular, insanlar, çıkarlar, yalnız kalma ihtimali… Bir bakıyorsun o büyük cümlelerin yerini küçücük sessizlikler almış.
Savcı Emre aslında tek bir karakter değil. Hepimiz biraz oyuz. Bir yere büyük ideallerle gidiyoruz. Doğrunun gerçekten bir karşılığı olduğuna inanıyoruz. Sonra insanlar çıkıyor karşımıza. Güç çıkıyor. Düzen çıkıyor. Kimsenin değiştirmek istemediği yıllanmış ilişkiler çıkıyor. Ve insan ilk defa şunu fark ediyor:
Haklı olmak başka bir şey.
Haklı kalabilmek bambaşka.
Film boyunca Emre’nin yüzüne baktıkça yorgunluğu hissediyorsunuz. Çünkü bazı savaşları kazanmanız gerekmiyor, sadece uzun süre içinde kalmanız bile insanı tüketmeye yetiyor. Sürekli yanlışın içinde yaşamak… Sürekli insanların gerçeği bildiğini ama bilmezden geldiğini görmek… Herkesin birbirinin gözünün içine baka baka yalan söylemesi… Bir süre sonra insanın kendi aklına bile güveni kalmıyor.
Önce küçük tavizler geliyor. Sonra sessizlik. Sonra alışkanlık. Sonra utanmamaya başlıyor insan.
Çünkü o kasabayı izlerken aklımdan bir an bile “Burası çok uç bir yer.” diye geçmedi. Tam tersine, fazlasıyla tanıdık geldi. O bakışlar, o dedikodular, o güçlü olanın etrafında kümelenen insanlar, gerçeği bildiği hâlde konuşmayanlar… Hep bir yerlerden tanıyoruz bunları. Belki haberlerden. Belki yaşadığımız şehirden. Belki kendi hayatımızdan.
Kuraklık filmde sadece toprağın kuruması değil.
Vicdanın kuruması.
Merhametin kuruması.
İnsanların utanma duygusunun kuruması.
Bir noktadan sonra yağmur yağsa bile düzelmeyecek şeylerin olduğunu anlıyorsunuz. Çünkü bazı çatlaklar toprağın değil, insanın içinde oluşuyor.Film bittiğinde kendimi kötü hissettim.
Ama öyle ağlatan bir kötü his değil bu. Daha sessiz. Daha ağır. Sanki uzun zamandır bildiğim ama kabul etmek istemediğim bir gerçeği biri yüzüme söylemiş gibi.
Belki de bu yüzden “çok güzel film” diyemiyorum.
Çünkü güzel hissettirmiyor.
Zaten buna gerek var mı ?

Kral Katili Güncesi
Evet, pek edebi bir eser değil. Bir fantezi kurgusu aslında. Fakat alışık olduklarınızın dışında.
Bir de bazı kitaplar vardır; sanki biri gelip zihninizin içinde küçük bir oda açmıştır. Kitabı bitirirsiniz ama o oda kapanmaz. Aradan aylar geçer, bir cümlesi gelir aklınıza. Bir melodi duyarsınız, Kvothe’u hatırlarsınız. Bir cafeden geçersiniz, Yol Taşı Hanı gelir gözünüzün önüne. Ya da gece gökyüzüne bakarken hiçbir sebep yokken Ademleri düşünürsünüz.
Kral Katili Güncesi benim için tam olarak böyle bir seri oldu.
Evet, edebi bir eser değil. Bir fantezi kurgusu aslında. Ejderhalar, büyüler, efsaneler anlatıyor gibi görünüyor. Ama işin garip tarafı, kitabı okurken bunların hiçbiri asıl mesele olmuyor. Asıl mesele insan.
Patrick Rothfuss öyle bir dünya kurmuş ki, bir süre sonra o dünyanın gerçek olmadığını unuttum. Çünkü sizi etkileyen şey büyü sistemi değil, karakterlerin hisleri oluyor. Kitap boyunca sayfaları çevirmeye devam etmenizin sebebi “Acaba sonra ne olacak?” sorusundan çok, “Bu çocuk daha ne kadar dayanabilecek?” oluyor. Tek suçu saz çalmak olan bu çocuk.
Kvothe’u sevmek de kolay değil aslında.
Kibirli, inatçı bir velet gibi bazen.
Çoğu zaman kendine gereğinden fazla güveniyor.
Bazen aptalca kararlar alıyor.
Ama tam da bu yüzden gerçek geliyor. Kusursuz kahramanlardan sıkıldığımız bir dönemde, sürekli hata yapan ama yine de ayağa kalkmaya çalışan birini okumak çok başka hissettiriyor. Onun başarıları kadar yanlışlarını da izliyorsunuz. Ve belki de bu yüzden, başına gelen her şey biraz sizin de başınıza gelmiş gibi geliyor.
Çoğu fantastik romanda dünya karakterlerden daha büyüktür. Haritalar, savaşlar, krallıklar, yaratıklar… Sayfalar boyunca evreni öğrenirsiniz. Buradaysa tam tersi oluyor. Dünya çok büyük olmasına rağmen gözünüz sürekli insanların üzerinde kalıyor. Bir bakışta, yarım kalan bir cümlede, söylenmeyen bir itirafta.
Rothfuss’un yazım dili de bunu inanılmaz destekliyor.
Bazen sayfalarca hiçbir büyük olay olmuyor.
Kimse ölmüyor.
Kimse dünyayı kurtarmıyor.
Ama yine de okuyorsunuz.
Hem de durmadan.
Çünkü adam olay yazmıyor.
Atmosfer yazıyor.
Sessizlik yazıyor.
Özlem yazıyor.
Bir hanın ahşap kokusunu yazıyor. Yağmurun taşlara düşüşünü yazıyor. Ateşin başında anlatılan hikâyelerin insanda bıraktığı o garip huzuru yazıyor. Kitap ilerledikçe olaylardan çok hisleri hatırlamaya başlıyorsunuz.
Müzik…
Sanırım uzun zamandır hiçbir kitapta müzik bu kadar canlı hissettirilmedi bana. Kvothe lavtasını çalarken gerçekten duyuyorsunuz o melodiyi. Sayfalarda nota yok belki ama ritim var. Bazen öyle cümleler geliyor ki insan okurken yavaşlıyor. Hatta aynı paragrafı ikinci kez okuyor. Çünkü acele edersen büyüsü bozulacakmış gibi geliyor.
Bir de hüzün var tabii.
Serinin üzerine çökmüş ince bir hüzün.
Daha ilk sayfalardan itibaren hissediyorsunuz bunu. Çünkü size hikâyeyi anlatan kişi, efsane olmuş Kvothe değil sadece. Aynı zamanda o efsanenin geriye kalan gölgesi. Daha ilk bölümden biliyorsunuz; ne yaşanacaksa yaşansın, sonunda bu adamın gözlerinde gördüğümüz yorgunluğa dönüşecek her şey.
İnsan bazen sonunu bildiği hikâyeleri daha dikkatli dinliyor.
Belki bu yüzden Kvothe’un çocukluğunu okurken bile içiniz rahat etmiyor. Güldüğü sahnelerde bile bir burukluk var. Çünkü o kahkahanın bir gün tamamen susacağını biliyorsunuz.
En çok sevdiğim tarafı ise şu oldu.
Kitap size sürekli büyük laflar etmiyor.
Hayatı öğretmeye çalışmıyor.
Ama satır aralarında öyle cümleler bırakıyor ki, kitabı kapattıktan saatler sonra bile dönüp onları düşünüyorsunuz.
İyi yazılmış bir cümle bazen koca bir bölümden daha fazla iz bırakıyor.
Kral Katili Güncesi böyle cümlelerle dolu.
Belki de bu yüzden insanlar üçüncü kitabı yıllardır beklemeye devam ediyor. Sadece hikâyenin nasıl biteceğini merak ettikleri için değil. O dünyanın içine bir kez daha girebilmek için. Rothfuss’un kurduğu cümlelerin arasında biraz daha yaşayabilmek için. Lütfen yayınla artık şu kitabı be adam.

Nan Goldin
Fotoğrafçılık son zamanlarda hayatıma yavaş yavaş girmeye başladı. Henüz yolun çok başındayım. Teknik tarafını öğreniyorum, bol bol farklı isimlere bakıyorum, neden bazı fotoğrafların insanı durdurduğunu anlamaya çalışıyorum. Ama daha ilk günlerde karşıma çıkan bir isim vardı ki, diğerlerinden ayrılması uzun sürmedi.
Nan Goldin.
Bazı sanatçılar zamanla etkiler insanı. Önce anlamaya çalışırsın, sonra sevmeye başlarsın.
Nan Goldin öyle olmadı.
İlk fotoğrafını gördüğüm anda durdum.
Çünkü baktığım şey bir fotoğraf gibi hissettirmedi bana.
Sanki yıllardır tanıdığım ama adını koyamadığım bir anıya bakıyordum.
Garip olan da buydu zaten.
Fotoğraftaki insanların hiçbirini tanımıyordum. Nerede yaşadıklarını bilmiyordum, hikâyelerini bilmiyordum, seslerini bile duymamıştım. Ama buna rağmen içimde tuhaf bir tanıdıklık hissi oluştu. Sanki o odada daha önce bulunmuşum gibi. Sanki o sarı ışığı bir yerden hatırlıyormuşum gibi. Sanki o insanların sessizliği bana yabancı değilmiş gibi.
Bir fotoğraf bunu nasıl yapabilir?
Hâlâ bilmiyorum.
Belki de bu yüzden günlerdir dönüp dönüp aynı fotoğraflarına bakıyorum.
Çünkü her baktığımda başka bir ayrıntı görüyorum.
Ama asıl değişen fotoğraf olmuyor.
Ben oluyorum.
Bazen çocukluğumdaki ev geliyor aklıma. Bazen yıllardır görmediğim insanlar. Bazen hiçbir zaman geri dönemeyeceğim akşamlar… İşin en garip tarafı ise Nan Goldin bunların hiçbirini bana göstermiyor aslında. Sadece bir kare bırakıyor önüme. Gerisini zihnim tamamlıyor.
Sanırım beni en çok etkileyen tarafı da bu. O, fotoğraf çekmiyor gibi. Hatıraların kapısını baya bir zorluyor özel olsalar bile aralıyor.


Bu Haftanın Notları#4: Bir Film, Bir Kitap ve Bir Sanat was originally published in Türkiye Yayını on Medium, where people are continuing the conversation by highlighting and responding to this story.
To read the full story from the source: Medium Türkiye Yayını






