Skip to content
Advertisement
Advertisement
Gündem

Otoriter rejimler ve emperyalizm kıskacında feminist stratejiler-7: NATO 3.0’ın yükü kadına

Otoriter rejimler ve emperyalizm kıskacında feminist stratejiler-7: NATO 3.0’ın yükü kadına

NATO’nun Ankara Zirvesi’nin ardından savunma harcamalarının artırılması ve silahlanmanın güçlendirilmesi yeniden siyasetin en önemli başlıklarından biri haline geldi.

İktidarlar askeri bütçelerini büyütürken sosyal harcamalarda kesintiler ve refah devletinin gerilemesi de birçok ülkede eş zamanlı tartışılıyor.

Sosyal harcamalarda yaşanan kesintiler sebebiyle bakım yükü kadınların omuzlarına yükleniyor. Peki güvenlik gerçekten yalnızca sınırların ve orduların güvenliği mi? Feminist bir güvenlik yaklaşımı nasıl olur? Artan militarizasyon kadınların, emekçilerin ve toplumun kırılgan kesimlerinin gündelik yaşamını nasıl etkiliyor?

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Özlem Kaygusuz ile feminist uluslararası ilişkiler perspektifinden güvenlik kavramını, küresel silahlanma yarışını ve NATO’nun son dönemdeki yönelimini konuştuk. 

Devletlerin güvenlik politikaları çoğunlukla askerî tehditler üzerinden şekilleniyor. Peki feminist güvenlik yaklaşımı “güvenlik” kavramını nasıl tanımlıyor? Bu yaklaşım, hâkim güvenlik anlayışından hangi yönleriyle ayrılıyor?

Feminist güvenlik nedir sorusuna şunu belirterek başlayayım: Feministler, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, siyasal bir topluluk ve hareket olarak -dış politika da dahil olmak üzere- siyasette hakim olan, sorgulanmadan kabul edilen ve alternatifsizmiş gibi görülen anlayışlara neredeyse yüzyıllardır sağlam eleştiriler getiriyorlar; başka türlü bir yaşam mümkün diyorlar. Ve bunu sadece kadınları özgürleştirmek için yapmıyorlar. Yüzyıllardır kökleşmiş, sürekli yeniden üretilen, ataerki ve sınıf tahakkümü gibi şiddet yapılarının sınırladığı, baskı altında tuttuğu, görünmezleştirdiği tüm toplumsal gruplar adına da bu sorgulamaları yapıyorlar. Siyasetin gündemine getirdikleri ayırımcılık, eşitsizlik, yok sayılma ve düşmanlaştırılma biçimlerinin, toplumun çoğunluğunu doğrudan ilgilendiren gerçek güvenlik sorunları ürettiğinini açığa çıkarıyorlar. Dolayısıyla adına feminist güvenlik desek de, feministlerin kurguladığı güvenlik, sadece dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınların değil, ezilen, ötekileştirilen, baskı altında tutulan, yok sayılan ve güvenlik politikalarının muhatap almadığı tüm toplumsal kesimlerin gerçek güvenliğinin ne olduğu ve ne tür politikaları gerektirdiğini ortaya koyan, kapsamlı bir güvenlik anlayışıdır.

Devletleri yönetenler ve siyasi elitler ise güvenliği tek bir şeye indirgerler: Devletin sınırlarının ve kurumlarının fiziksel anlamda güvende olması. Ülke topraklarının işgal altında olmaması ve siyasi bağımsızlığın korunması. Bu anlayışa göre güvenlik, devletin dış tehditlere karşı ayakta kalabilmesi demektir ve bunun dışında bir anlam içeremez. Toplumun bir bütün olarak güvenliği de devlet güvenliği ile özdeş sayılır. Devlet güvendeyse, toplum da zaten güvendedir.

Elbette vatandaşlar olarak güvenliğimizin önemli bir boyutu budur. Kimse savaş altında yaşamak istemez. Ancak demokratik düzenlerde devlet gücünü toplum adına kullanan yöneticilerin güvenliği buna indirgemesi basit bir sorun değildir. Feminist perspektif tam da burada şunu sorar: Peki bu güvenlik, özünde kimin güvenliği? Güvenlik politikaları kimin güvenliğini sağlar? Neyin tehdit, neyin güvenlik olduğuna kim karar verir? Küresel güvenlik ilişkilerini biçimlendiren ve devletlerin güvenliğe dair kararları alan, bunları uygulayan ve de bunlar üzerine düşünüp politika alternatifleri üreten, bir bütün olarak güvenlik alanında eylemlerde bulunan siyasetçiler, uzmanlar, gazeteciler, hukukçular vb kimlerdir?

Yanıt çok açık: Küresel siyasetin ana aktörleri Batılı/ beyaz, varlıklı, özgür ve erkek bireyler ve onların idaresindeki siyasal yapılardır. Bu da doğrudan kadınların, yoksulların, emekçilerin, azınlıkların, bağımlılık ağları içine sıkıştırılmış kadın/ erkek/ cinsel yönelimi farklı olan bireylerin, Batılı olmayan halkların deneyimlerinin ve ihtiyaçlarının hiç bir şekilde temsil edilmediği anlamına gelir. Batılı, zengin, özgür ve erkek özne dünyaya güç merceğinden bakar. Farklı yaşam deneyimlerini, güçle ilişkili olmayan güvenlik ihtiyaçlarını görmezden gelir.

Diğer yandan bir devlet askeri açıdan “güvenli” görünse bile, o devletin sınırları içinde kadınlar ve farklı toplumsal kesimler sürekli bir şekilde şiddete, yoksulluğa, çok boyutlu ayrımcılıklara maruz kalabilir ki, günümüz toplumlarındaki güvenlik meselesi tam olarak budur. Devlet dışarıdan gelecek bir saldırıya karşı sürekli tahkim edilirken, silahlanmaya ulusal bütçelerin geniş bir bölümü ayırılırken, evin içinde, sokakta, iş yerinde, plazalarda, fabrikalarda, göçmen kamplarında insanları her gün şiddete maruz bırakan, korku içinde yaşamalarına neden olan tehditler önemsizleşir, görünmezleşir.

Feministlerin ilk itirazı buradadır: Güvenliği yalnızca devletin fiziksel güvenliği ile sınırlamak, aslında toplumun büyük bir kesimini, elbetteki kadınları, bu tanımın dışında bırakır. Devlet güvenliğinde toplum basitçe ‘‘yok’’tur. İkinci itiraz, yine bununla ilgili olarak hangi konuların “önemli” sayıldığıyla ilgilidir. Devleti, güvenliği sağlanacak en önemli nesne olarak gören, siyaset önceliklerini buradan kuran bakışa göre, devletin dış tehditlere karşı güçlü bir ordusunun olması, ekonomik kaynaklarının öncelikle silahlanmaya ayrılması gibi meseleler “ciddi” siyasettir. Buna karşılık, iklim krizi ve çevresel yıkımın tetiklediği seller, yangınlar, salgınlar, kirlilik gibi, aslında yönetilebilir sorunlar yüzünden insanların yaşamlarını, evlerini, işlerini, ürünlerini kaybetmeleri bu kadar ‘‘ciddi’’ bir mesele değildir. Ya da devlet politikalarının yol açtığı kitlesel göçlerin milyonlarca insanı, insan onuruna yakışır bir kamusal düzenden mahrum bırakması da ‘‘ciddi’’ bir sorun değildir. Askeri teknolojileriyle övünen ülkelerde kadınlara, gençlere ve çocuklara yönelen açık şiddet, aşırı yoksullaşma, eğitim hakkından mahrumiyet gibi gerçek güvenlik sorunları da ikincil ve acil olmayan sorunlardır.

Feministler bu ikincilleştirmenin hiç bir şekilde masum olmadığını söylerler. Çünkü devlet güvenliğinin, “erkeklerin yönettiği ve birincil önemde”, toplum güvenliğinin ise ‘‘ikincil ve katlanılması gereken’’ olarak kodlanması, erkekler lehine işleyen mevcut toplumsal düzeni ve bu düzen içindeki ayırımcılık ve hiyerarşileri normalleştiren, yeniden üreten bir mekanizmadır. Sürekli gündemde tutulan dış tehditler ve savaş riski söylemleri, toplum adına devlet gücünü kullanan egemen grupların ikinci grup güvenlik sorunlarındaki sorumluklarını ve yetersizliklerini de kolayca örter. Oysa insanların gerçek hayatta karşılaştığı güvensizlikler, çoğu zaman savaş meydanından değil, tam da bu “önemsiz” sayılan alanlardan kaynaklanır.

Diğer bir itiraz da şudur: Feministler devlet güvenliği, dış tehdit/ savaş riski anlatısından beslenen ve yüzyıllardır toplumsal cinsiyet rollerini biçimlendiren ‘‘koruyan erkek’’, ‘‘korunması gereken, mağdur, kurban kadın’’ etiketlendirmesine de karşı çıkarlar. Çünkü kadınlar yeterince güçlendirildiklerinde toplumsal yaşamın her alanında katkı sunan öznelerdir. Burada mesele yine “kadınları da unutmayalım” değil, güvenlik kavramının kendisinin sorgulanmasıdır. Feministlere göre mesele güvenliğin ne demek olduğunu sil baştan yeniden düşünmektir. Bir ülke ordusunu güçlendirerek “güvenliği” sağlayabilir ama o ülkede kadına yönelik şiddet artıyorsa, orada güvenlikten bahsedilebilir mi? Kısacası feminist bakış, güvenlik politikalarının sadece “devlet saldırıya uğramasın” diye değil, “yapısal şiddet koşulları altında yaşamak zorunda kalan, bu şiddet karşısında sessizleştirilen, baskı altında tutulan ve savunma araçlarından mahrum bırakılan insanların, gündelik hayatlarında güvende olmaları’’ için kurgulanması gerektiğinin altını çizer. Bu güvenlik esas olarak askeri yatırımlarla değil, devletin, vatandaşların gerçek ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla yapacağı kamusal harcamalarla olur.

Son yıllarda dünyanın birçok bölgesinde silahlanma yarışı hız kazanırken sosyal harcamalarda da kesintiler tartışılıyor. Artan militarizasyonun kadınların gündelik yaşamı üzerindeki ekonomik ve toplumsal etkileri neler oluyor? Militarizmin etkileri yalnızca savaş dönemleriyle mi sınırlı? Barış zamanlarında da toplumsal cinsiyet ilişkilerini nasıl şekilleniyor?

Son birkaç yıldır dünya, II. Dünya Savaşı sonrası dönemin en hızlı silahlanma dalgasını yaşıyor. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) 2026 verilerine göre, küresel askeri harcamalar 2025’te 2,89 trilyon dolara ulaştı. Bu, üst üste 11 yıldır süren bir artış ve 2009’dan bu yana görülen en yüksek seviye. Avrupa’da artış yüzde 14, Asya ve Okyanusya’da yüzde 8’in üzerinde. Bu tablo tesadüfi değil: İlk bakışta Ukrayna savaşı, ABD’nin NATO’dan çekilme tehditleri, Ortadoğu’daki savaşlar hükümetleri hızlı bir silahlanmaya itmiş görünüyor. Ancak bu tabloya farklı bir yerden bakmak gerekiyor. Aslında Soğuk Savaşın sona ermesinden bu yana geçen otuzbeş yıl, görünür gelecekte bir dünya savaşı riski olmamasına rağmen, devletlerin askeri harcamalarını, askeri teknolojilere yapılan yatırımları sürekli arttırdıkları bir dönem oldu.

Bu dönem aynı zamanda dünya genelinde ekonomi yönetiminin toplumsal ihtiyaçlardan yalıtıldığı, sermayenin ihtiyaçlarının her alandaki devlet politikalarını belirlediği, kamusal harcamaların hem azaltıldığı, hem de sağlık, eğitim, güvenlik gibi devletin asli görevlerinin özel şirketlere devredildiği bir tarihsel dönemdi. Politik ekonomi yazarları 2008 küresel finansal kriziyle birlikte, kapitalist üretim ilişkileri düzeneğinin niteliksel bir özelliği olan, azalan karlar ve döngüsel birikim krizlerinin yeni bir aşamasına geçildiğinin altını çizerler. Dolayısıyla bir yandan 1980’lerin sonlarından bu yana kapitalist ekonomilere yön veren sermaye yanlısı neoliberal rasyonalite, diğer yandan da halen devam eden küresel finansal kriz, devlet bütçelerinde ortaya çıkan büyük deliklerin toplumsal harcamaların kısılmasıyla kapatılabileceği anlayışını meşrulaştırdı.

Bu tabloya bir de neoliberal ekonomik düzenleri esir alan yolsuzluk, mafyalaşma ve yasadışılık sarmalını ekleyelim. Sonuç olarak içinde bulunduğumuz küresel ekonomik ve ekolojik kriz durumunda hiç bir sorumluluğu olmayan, tersine, çalışmaya, üretmeye ve vergi ödemeye devam eden tüm kesimler, esas olarak da iş gücünün önemli bir bölümünü oluşturan kadınlar, bu irrasyonel ekonomik işleyişin devasa maliyetlerini ödemeye mahkum edildiler. İnsana yaraşır bir ücret, hakkaniyetli bir emeklilik düzeni, parasız sağlık, çocuk ve yaşlı bakımı, parasız eğitim hakkı gibi sosyal güvencelerini kaybederek, sosyo-ekonomik açıdan muazzam güçsüzleştiler. BM Kadın Birimi’nin bazı verileri bu tabloyu çarpıcı bir karşılaştırmayla özetliyor: Örneğin Ukrayna Savaşı’nın ardından 2024’te dünya ülkeleri silahlanmaya 2,7 trilyon dolar harcarken, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak için gereken yıllık miktar sadece 420 milyar dolar. Yani askeri harcamalar, kadın hakları için gereken kaynağın altı katından fazlasını yutuyor.

Kadınlar ve diğer toplumsal kesimler bu gidişata itiraz etmek istediklerinde ise, ağır bir siyasal baskı ve kriminalizasyon ile karşılaşıyorlar. Çünkü neoliberal rasyonalite bunu da hesaplamış durumda. Haklarının bilincinde olan örgütlü toplumsal kesimlerin refah devletinin geri çekilmesine itiraz edeceklerini öngörmüş ve güvenlik aygıtını bu ‘‘iç tehditlere’’ yani kendi toplumuna karşı tahkim etmiş durumda. 20. yüzyılın refah devletleri, 2000’lerin başlarından itibaren Hardt ve Negri’nin ‘‘içerde savaşan devletler’’ dediği siyasal yapılara adeta polis devletlerine dönüştürüldü. Neoliberal devletin en büyük meselesi, dış tehditlerin bertaraf edilmesi değil, içerdeki toplumsal itirazın kontrol altında tutulması.

Bu tabloya kadınlar özelinde baktığımızda, bugün kadınlar yüzyıllardır mücadelesini verdikleri siyasi, sosyo-ekonomik ve hatta sivil haklarının fiilen ellerinden alındığı/ alınmaya çalışıldığı siyasal düzenlerde yaşıyorlar. Bu Amerika Birleşik Devletleri’nde de, İran’da da böyle. Ancak bu küresel dönüşümler, farklı yerel özgünlükler içinden çok güçlü kadın hareketlerinin çıkmasını da sağladı. Kadın örgütleri, partileri, hareketleri, dünyanın dört bir yanında devlet güvenliğinin dışladığı tüm toplumsal kesimleri birleştirebilen bir itiraz siyasetini geliştirebildiler. Militarizme, demokratik gerilemeye, ekonomik sömürüye itiraz tüm baskı politikalarına rağmen güçlenmekte.

Bununla birlikte Ukrayna Savaşı, o beyaz, özgür, varlıklı, erkek siyaset statükosunun devamı için en çok ihtiyaç duyulan unsuru tekrar sahneye çıkardı: Hayatta kalma, işgal ve savaş korkusu. Bu durumu en açık şekilde Avrupa siyasetinde görüyoruz. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, 2025’te Avrupa Parlamentosu’na yaptığı konuşmada bunu açıkça itiraf etti: Savunmaya daha fazla harcamak, “emeklilik, sağlık ve sosyal güvenlik sistemlerinden kaynak aktarmayı gerektiriyor’’ dedi. Almanya Başbakanı Merz, “Bugünkü haliyle refah devletinin artık finanse edilemeyeceğini” söyleyip, tüm yaşamını çalışmaya adamış sıradan Alman vatandaşı için emeklilik yaşının yükseltilmesini tartışmaya açtı. Kadınlara Yönelik Şiddetle Mücadele Avrupa Ağı’nın hazırladığı bir rapor, bu bütçe kaymasının somut sonuçlarını sıralıyor: Bulgaristan’da şiddet mağduru kadınlara yönelik hizmetler kronik olarak yetersiz kaynaklı kalıyor, Macaristan’da toplumsal cinsiyet eşitliği çalışan STK’lara destek kısıtlanıyor, İtalya’da kadına yönelik şiddetle mücadele fonları öncelik sırasından düşürülüyor. İran Savaşıyla birlikte Avrupa’da bu söylemlerin ve politikaların daha da yükseleceğini öngörmemek mümkün değil. Geçtiğimiz NATO Ankara Zirvesinde de gördük ki, tüm Avrupa siyaseti, iştahlı bir biçimde yüksek kârlarının kendilerine geri dönmesini bekleyen ulusaşırı sermaye aktörlerinin güdümüne girmiş durumda. NATO’nun Avrupalılaşması, aslında Avrupa ve yakın çevresinin yeni militarizasyonu demek. Bu da toplumlar için, kadınlar, gençler, azınlıklar, göçmenler, çalışanlar, yoksullaştırılmış kitleler için, yukarda çizdiğim tablodan daha karanlık bir yakın geleceğe işaret ediyor.

Bu noktada feministlerin yüzyıllardır vurguladıkları ‘‘Özel olan kamusaldır.’’ mottosundan alınan ilhamla feminist güvenlik yaklaşımının ortaya koyduğu şu saptamayı anımsatmak isterim: “Kişisel olan uluslararasıdır”. Yani bir ülkenin savunma bütçesine dair sayılar, soyut ifadeler değildir. Bazen o ülkeden kilometrelerce uzaktaki bir masada, bazen de devlet gücünü elinde bulunduranların kapalı kapılar ardında aldıkları somut kararların toplumsal alanda doğrudan yansımaları olur. Trump ve etrafındaki beyaz, varlıklı, özgür erkekler, Avrupa ülkelerinin ve Türkiye’nin hangi ABD şirketlerinden, ne kadar silah alacaklarına karar vermekteler. Ancak bu kararlar emeklilik hakları tırpanlandığı için 60’ından sonra çalışmak zorunda kalan, çocuklarını gönderebileceği devlet kreşi olmayınca çalışma hakkından, devlet yurdu olmayınca eğitim hakkından ve yine devletin sağlaması gereken şiddetten korunma imkanlarından mahrum kalan kadınları doğrudan ilgilendiriyor. Çünkü bu harcamalar doğrudan refah kesintileri, devletin kamusal görevlerinden çekilmesi anlamına geliyor. Dolayısıyla militarizasyon tartışmasını sadece “kaç tank, kaç uçak” sorusuna indirgemek, bu zincirin en görünmez ama en yaygın halkasını, yani kadınlar, gençler, çalışanlar ve yoksullar için gündelik hayatta yükselen maliyet ve adaletsizlikleri gözden kaçırmak anlamına gelir.

Meselenin elbette bir de bakım emeği kısmı var: Sosyal harcamalar kısıldığında, devletin çekildiği alan boş kalmıyor. O boşluğu kim dolduruyor? Cevap büyük ölçüde kadınlar. BM Kalkınma Programı’nın verilerine göre, kadınlar dünya genelinde günde ortalama 4 saat 25 dakika ücretsiz bakım emeği harcarken, erkeklerde bu süre sadece 1 saat 23 dakika. Devlet kreş, yaşlı bakımı, sağlık hizmeti gibi alanlardan geri çekildikçe, bu iş resmi ekonomiden çıkıp hanenin içine, yani kadının omuzlarına yıkılıyor. UN Women’ın hesaplamasına göre, ücretsiz bakım yükü yüzünden dünya genelinde 708 milyon kadın işgücü piyasasından çekiliyor. Militarizasyon tartışmalarında bu boyut neredeyse hiç konuşulmuyor, ama sonuçları en az bir füze sistemi kadar somut: Kadının ekonomik bağımsızlığının, emeklilik hakkının, tüm bir yaşam iradesinin fiilen elinden alınması.

Ankara’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi’nin ardından savunma harcamalarının artırılması ve silahlanmanın güçlendirilmesi yönündeki mesajlar öne çıktı. Feminist uluslararası ilişkiler perspektifinden bakıldığında, bu gelişmeler nasıl okunmalı?

 7-8 Temmuz’da Ankara’da toplanan NATO zirvesi, tüm bu gerçeklerin en somut, görünür ve en “yerel” hâlini bize sundu. Zirvede müttefikler, 2025 Lahey Zirvesi’nde kabul edilen hedefi teyit ettiler: Savunma harcamaları 2035’e kadar kademeli olarak GSYİH’lerin yüzde 2’sinden yüzde 5’ine çıkarılacak. Savunma Sanayii Forumu’nda tek günde 50 milyar doların üzerinde yeni tedarik anlaşmaları imzalandı. Önümüzdeki beş yılda insansız sistemlere 40 milyar dolar, yakıt altyapısına 27 milyar avro yatırım yapılacağı açıklandı. NATO Genel Sekreteri Rutte bunu bizzat “Sözden eyleme geçiş zirvesi” olarak tanımladı. Peki tüm bunlar, feminist bir lensle baktığımızda ne demek? Yine sadece kadınlar değil, devlet güvenliği anlayışından dışlanmış tüm kesimler adına şunları söyleyebiliriz:

İlk olarak bu hedefler, ülkelerin mevcut ekonomik durumlarındaki farklılıklara, örneğin dış borç oranlarındaki farklılıklara, bütçe açıklarındaki farklılıklara, kamusal ihtiyaçlarındaki farklılıklara bakılmaksızın savunma harcamalarını, reel ya da öngördükleri büyüme oranlarından çok daha fazla arttıracakları anlamına geliyor. Bu hiç de adil olmayan ortak kararın sonuçları da adil olmayacaktır. Bu harcamalar için gereken kaynakların nereden kısılarak yaratılacağını elbette biliyoruz: Sosyal harcamalardan. Ancak örneğin Türkiye’nin özgün durumuna bakalım: Türkiye, 2020’den bu yana yüksek enflasyonla seyreden, ortalama vatandaşın muazzam fakirleştiği, derin bir ekonomik kriz içinde. Üstelik ondan fazla kentin etkilendiği büyük bir deprem felaketini yaşayalı daha 3 yıl oldu ve o bölgede halen çok büyük kamusal harcamalar yapılmak zorunda. Ama Türkiye de savunma harcamalarını, İsveç ve Hollanda gibi GSYİH’sının yüzde 5’ine çıkarmak durumunda. Bu durum Türkiye’deki kamusal kısıtlamaların çok çok daha artacağı ve maliyetlerin topluma kaçınılmaz bir şekilde yansıyacağı anlamına geliyor. Peki Türkiye akut bir savaş riski altında mı? Feminist güvenlik burada şu soruyu bize sordurur: Bu harcamalar kimin güvenliğini önceliyor, kimlerin hangi somut güvenlik ihtiyaçları erteleniyor?

Diğer yandan NATO Zirveleri güvenliğin sadece askeri güvenlik olarak algılanmasının önünü açan, statükoyu ve güç siyasetini meşrulaştıran görkemli siyasal ortamlardır. Bu ortamların kamuoyuna aktarımı, ön plana çıkan semboller, söylemler, temsiller buradaki siyasetin kimin güvenliğini sağlamaya dönük olduğunu sorgulamayı zorlaştırır. Örneğin kimse Ukrayna Savaşı için sağlanacak 70 milyar Avro’nun, savaşın devamı demek olduğunu, Ukrayna ve Rusya’da genç insanların ölmeye devam edecekleri anlamına geldiğini, savaşın ekonomik etkilerinin Avrupa ve Türkiye’de süreceği anlamına geldiğini düşünmez. Askeri analistler İttifakın bu zirveden ‘‘güçlü’’ bir şekilde çıktığını söylüyorlar ama bu ‘‘gücün’’ milyonlarca insanın gündelik yaşamında pahalı doğalgaz faturaları, işsizlik, güvencesizlik, hatta sömürü anlamına geldiğini kimse düşünmüyor. Kimin bakım yükünün arttığı, kimin sosyal güvencesinin gerilediği bu ‘‘gücün’’ gölgesinde kalıyor.

Diğer yandan elbette ki her NATO zirvesi, savunma bütçelerinin arttırılmasını protesto eden toplumsal eylemlere yol açar. Feminist bir bakış açısı, bu noktada sadece savunma bütçelerinin ne kadar arttırıldığına değil, sivil alanın ve muhalefet etme imkânının ne kadar daralttığına da dikkatimizi çeker. Güvenlik söylemi büyüdükçe, o söyleme itiraz eden sesler için siyasal alan daralır. Bu seslerin önemli bir kısmını da kadın hakları ve barış hareketleri oluşturur. Zirvede öne çıkan kelimeler ve sloganlar da bize çok şey söyler. Ankara Zirvesi’nde Ankara caddeleri ‘Dayanışmada Ortak Gelecek’, ‘Güvenliğin Anahtarı’, ‘Barışın Anahtarı’ gibi sloganlarla bezendi. Bunlar güç, rasyonellik, kapasite üzerinden kurulan, eril bir siyaset diline işaret ediyor ve zirve kararlarının devletleri yaklaşan bir savaşa hazırladığı gerçeğini çok güzel maskeliyor. Bu dilin kendisi bile bir seçim: “Güvenlik” denince akla önce silahlar, mühimmat üretimi, SİHA’lar gelsin diye kurulmuş bir söylem. Oysa feminist bakış, aynı zirvenin gündemine “Bu harcama artışı kadın istihdamını nasıl etkiler?”, “Bakım altyapısına ne olacak?” gibi soruların da girmesi gerektiğini söyler. Bu açıdan bakıldığında Ankara Zirvesi, küresel silahlanma dalgasının soyut rakamlardan somut siyasi ve ekonomik taahhütlere, imzalanmış sözleşmelere dönüştüğü bir eşik oldu. Feminist perspektiften bakıldığında bu sadece “daha fazla silah” meselesi değil; kimin güvenliğinin öncelendiği, kimin emeğinin görünmez kılınacağı ve hangi seslerin bu tartışmanın dışında bırakılacağına dair bir dizi sessiz karar anlamına geliyor.

***

NATO’YA KARŞI KADINLARIN 45 YILLIK MÜCADELESİ

Feminist hareketin militarizm eleştirisi yeni değil. Bugün kadın örgütlerinin yükselttiği “silahlanmaya değil, yaşama bütçe” çağrısının kökleri, 1981 yılında İngiltere’de başlayan Greenham Common Kadın Barış Kampı’na uzanıyor.

1981’de İngiliz hükümetinin ABD’ye ait nükleer Cruise füzelerini RAF Greenham Common Üssü’ne yerleştirme kararı üzerine “Women for Life on Earth” (Yaşam İçin Kadınlar) adlı grup, Galler’den üsse yürüdü. Protesto, kısa sürede yalnızca kadınların katıldığı kalıcı bir barış kampına dönüştü. Yaklaşık 20 yıl boyunca süren kamp, nükleer silahlanmaya karşı dünyanın en uzun soluklu kadın eylemlerinden biri olarak tarihe geçti. 1982’de yaklaşık 30 bin kadın üssün çevresinde el ele vererek insan zinciri oluşturdu; sonraki yıllarda on binlerce kadın üs çevresini kuşatan eylemlere katıldı. Greenham Common, yalnızca nükleer silahlara karşı değil, militarizmin erkek egemen siyaset anlayışına karşı da küresel feminist hareketin sembollerinden biri haline geldi.

Son yıllarda NATO zirveleri de bu mücadelenin önemli adreslerinden biri oldu. Madrid, Vilnius, Washington ve Lahey’de düzenlenen zirvelere paralel olarak uluslararası kadın ağları karşı zirveler, yürüyüşler ve forumlar düzenledi. “Global Women for Peace United Against NATO” gibi oluşumlar, artan askeri harcamaların kadınların bakım yükünü büyüttüğünü, sosyal hakları gerilettiğini ve toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini derinleştirdiğini savunuyor. 

To read the full story, source site: BirGün

Advertisement
Advertisement

Related News

All news
Advertisement