Dönemin son zili güvencesizlik için çaldı!
Ayşe Alan
Okullar kapandı. Milyonlarca öğrenci yaz tatiline çıktı. Her yaz olduğu gibi bu yıl da aynı cümle yeniden dolaşıma girdi: “Öğretmenler üç ay tatil yapıyor.”
Oysa dönemin son zili herkes için aynı anlama gelmiyor. Binlerce özel okul öğretmeni için o zil, tatilin değil, işsizliğin başlangıcını haber veriyor. Öğrenciler karne alıp evlerine dönerken bazı öğretmenler insan kaynakları birimine çağrılıyor. Önlerine yeni bir sözleşme konuluyor ya da hiçbir sözleşme konulmuyor. Kimi zaman SGK çıkışları yapılıyor, kimi zaman “Eylül’de haberleşiriz” denilerek belirsizliğe uğurlanıyorlar. Bazıları ise son anda değiştirilen koşullarla, daha kötü çalışma koşullarına, daha düşük ücretlere ya da daha sınırlı özlük haklarına razı olmaya zorlanıyor.
ÖĞRETMENLERİN YAZ TATİLİ BİR AYRICALIK MI?
Bu noktada yaygın bir yanılgıyı sorgulamak gerekiyor. Öğretmenin yaz tatili bir ayrıcalık değil, eğitimin sürdürülebilirliğinin ön koşuludur. Çünkü öğretmenlik yalnızca ders anlatmaktan ibaret değildir. Bir eğitim yılı boyunca onlarca çocukla kurulan ilişki, sınıfta taşınan duygusal yük, sürekli dikkat, kriz yönetimi, ölçme-değerlendirme süreçleri ve görünmeyen hazırlıklar öğretmenliği yüksek düzeyde zihinsel ve duygusal emek gerektiren bir mesleğe dönüştürür. Yaz ayları öğretmen için yalnızca dinlenme zamanı değil, okuma, düşünme, kendini yenileme ve yeni eğitim yılına hazırlanma dönemidir. Öğretmenin dinlenme hakkı, çocukların nitelikli eğitim hakkının ayrılmaz bir parçasıdır.
Ne var ki özel okul öğretmenlerinin önemli bir bölümü için yaz ayları yenilenmenin değil, geçim ve gelecek kaygısının mevsimidir. Böylece öğretmenin elinden yalnızca ekonomik güvencesi değil, iyi bir eğitim verebilmesi için ihtiyaç duyduğu dinlenme hakkı da alınmış olur.
ÖĞRETMENLERİN ÇALIŞMA KOŞULLARINA ODAKLANMALIYIZ
Türkiye’de öğretmenlik mesleği üzerine yürütülen tartışmaların önemli bir bölümü, öğretmenlerin ne kadar çalıştığına odaklanıyor. Oysa asıl konuşulması gereken, öğretmenlerin hangi koşullarda çalıştırıldığıdır.
Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de örgün eğitim kurumlarında yaklaşık 1 milyon 187 bin öğretmen görev yapıyor. Bunların 177 bin 738’i özel öğretim kurumlarında çalışıyor. Başka bir ifadeyle, her yedi öğretmenden biri özel sektörde istihdam ediliyor. Son yirmi yılda özel okul sayısı ve öğrenci sayısı hızla artarken aynı büyüme öğretmenlerin çalışma koşullarına yansımadı. Tam tersine, sektör büyüdükçe öğretmen emeği ucuzladı.
Bugün büyükşehirlerde veliler çocuklarının eğitimi için yıllık yüz binlerce lirayı bulan okul ücretleri öderken, aynı okullarda çalışan çok sayıda öğretmen asgari ücret düzeyinde ya da bunun biraz üzerinde maaşlarla yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Nitelikli üniversitelerden mezun olmuş, yabancı dil bilen, pedagojik formasyona sahip ve sürekli kendini geliştirmesi beklenen öğretmenler geçinebilmek için özel ders veriyor, hafta sonları kurslarda çalışıyor, yaz aylarında ise bambaşka sektörlerde iş arıyor.
PİYASALAŞMIŞ EĞİTİMİN UCUZ İŞGÜCÜ ARAYIŞI
Özel okul öğretmenlerinin önemli bir kısmı için yaz tatili, dinlenme değil gelir kaybı demek. Eğitim gibi süreklilik gerektiren kamusal bir hizmeti yürüten insanlar, mevsimlik işçiler gibi her yıl yeniden iş aramak zorunda bırakılıyor.
Bu tablo tesadüf değil, eğitimin piyasalaştırılmasının doğal sonucu. Öğretmen artık eğitim sisteminin asli öznesi olarak değil, maliyet kalemi olarak görülüyor. Ne kadar düşük ücretle çalıştırılırsa okulun kârı o kadar artıyor. Özel okullar velilere “başarı”, “uluslararası program”, “yabancı dil” ve “kişiselleştirilmiş öğrenme” vaat ediyor. Ancak bu vaatleri hayata geçirecek öğretmenlerin insanca yaşayabilecek ücret talebi çoğu zaman maliyet hesabının içinde değerlendiriliyor. Eğitim yatırım olarak sunulurken öğretmen gider kalemine indirgeniyor.
SENDİKAL MÜCADELE ÖĞRETMENLİK MESLEĞİNİ SAVUNMAKTIR
İşte bu nedenle Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın yıllardır yürüttüğü mücadele yalnızca ücret artışı talebi değildir. Taban maaş, iş güvencesi ve eşit özlük hakları gibi talepler, öğretmenliği profesyonel bir meslek olarak savunma mücadelesinin talepleridir. 2014 yılında özel okul öğretmenlerinin kamudaki emsallerine yakın ücret almasını güvence altına alan taban maaş uygulamasının kaldırıldı. Bunun ardından ücretler hızla geriledi. O günden bu yana sendika Meclis önünde, Milli Eğitim Bakanlığı önünde ve ülkenin birçok kentinde bu hakkın geri verilmesi için mücadele ediyor. Açlık grevlerinden Ankara yürüyüşlerine uzanan bu direniş, yalnızca öğretmenlerin değil, eğitimin bütünüyle piyasa kurallarına teslim edilmesine karşı yükselen bir itirazdır. Buna rağmen bu mücadele kamuoyunda hak ettiği görünürlüğü bulamıyor.
GÜVENCESİZLİK, EKONOMİK DEĞİL PEDAGOJİK BİR SORUNDUR
Müfredatı tartışıyoruz. Sınav sistemini tartışıyoruz. LGS’yi, YKS’yi, başarı sıralamalarını konuşuyoruz. Ama o sınıflarda eğitimi mümkün kılan insanların yaşam koşullarını konuşmuyoruz.
Güvencesiz çalışan bir öğretmenin pedagojik sorumluluklarını tam anlamıyla yerine getirmesi, her şeyden önce duygusal olarak ağır bir yüktür. Öğretmen çocuklara yalnızca bilgi aktaran biri değildir. Onların kaygısını, merakını, kırılganlığını ve gelişim süreçlerini gözeten sosyal ve duygusal bir rehberdir.
Bu nedenle öğretmenin esenliği, sınıftaki ilişkinin niteliğini doğrudan belirler. Kendi geleceği belirsizlik içinde olan, geçim kaygısıyla yaşayan ve mesleki saygınlığı sürekli aşındırılan bir öğretmenin çocuklara güven, istikrar ve umut duygusu vermesi kolay değildir.
Buna karşılık emeğinin karşılığını alabilen, meslek onurunu koruyabilen ve kendini gerçekleştirebilen öğretmenler çocuklar için yalnızca bilgi kaynağı değil, aynı zamanda güçlü birer rol modeldir. Bu yüzden güvencesizlik yalnızca ekonomik bir sorun değil; öğretmenin ruhsal dayanıklılığını, sınıf içi ilişkileri ve dolayısıyla eğitimin niteliğini doğrudan etkileyen pedagojik bir sorundur.
Benzer bir güvencesizlik, Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde görev yapan sözleşmeli öğretmenler için de geçerli. Kadrolu öğretmenlerle aynı sınıflarda, aynı öğrencilerle ve aynı sorumluluklarla çalışan sözleşmeli öğretmenler, tayin hakkı, iş güvencesi ve özlük hakları bakımından daha kırılgan bir konumda. Eğitimde sürekliliği sağlaması beklenen bu model, uygulamada güvencesizliği kurumsallaştırıyor.
ÖĞRETMENİ KORUMAK ÇOCUKLARIN EĞİTİM HAKKINI KORUMAKTIR
Bugün sınav sonuçları, müfredat değişiklikleri, okulların fiziksel ortamının yetersizliği gibi sorunlarla birlikte öğretmen emeğinin sistematik biçimde değersizleştirilmesini ve mesleki itibarının yok edilmesini konuşmadan Türkiye’deki eğitim krizini tam olarak tarif edemeyiz. Öğretmen emeğinin sistematik biçimde değersizleştirildiği bir yerde nitelikli eğitimden söz etmek mümkün değildir.
Öğretmenlerin kaç gün tatil yaptığını değil, neden binlerce öğretmenin tatil yapma hakkına bile sahip olmadığını tartışmamız gerekir. Çünkü dönemin son zili her öğretmene aynı şeyi haber vermez. Binlerce öğretmen için o zil, işsizliğin, belirsizliğin ve güvencesizliğin başlangıç sesi olur. O sesin hissettirdiklerinden kurtulmadan öğretmenlik mesleğinin itibarını yeniden kuramayız.
To read the full story from the source: BirGün






