İçerideki Karşı-Kanıt: Bir siyasi krizi Freud, Nietzsche ve Marx’la okumak
Münir Karataş
Bir siyasi krizi yalnızca kişisel hırs, kırılmış gurur ya da yenilgiyi kabullenememe ile açıklamak ilk bakışta cazip görünür. Çünkü bu tür açıklamalar hızlıdır, anlaşılırdır ve insanlara psikolojik olarak tatmin edici bir cevap verir. Bir lider neden geri çekilmez? Çünkü vazgeçilmezliğinin sorgulanmasına dayanamaz. Neden yenilgiyi kabul etmez? Çünkü kendisi hakkında yıllar içinde kurduğu hikâyenin çöküşünü kaldıramaz. Neden başarılı bir halefi tehdit olarak görür? Çünkü o halef, aynı seçmene başka bir yolun da mümkün olduğunu gösterir.
Bütün bunlarda doğruluk payı vardır. Fakat sorun da tam burada başlar. Bir siyasi kriz yalnızca bireyin ruhsal savunma mekanizmalarıyla açıklanmaya başladığında, siyasetin asıl zemini geri çekilir. Kurumlar, çıkar ilişkileri, parti içi iktidar yapıları, hukuk düzeni, medya atmosferi ve tarihsel bağlam görünmezleşir. Geriye, neredeyse klinik bir vaka gibi ele alınan bir “lider” kalır.
Oysa siyaset yalnızca kişiliklerin sahnesi değildir. Siyaset, kişiliklerin içinde hareket ettiği iktidar ilişkilerinin alanıdır.
Freud açısından bakarsak, burada basit bir kibir meselesinden daha karmaşık bir savunma düzeni görürüz. İnsan benliği, özellikle uzun yıllar boyunca kendisini belirli bir hikâyenin merkezine yerleştirmişse, o hikâyenin çöküşünü kolay kolay kabullenmez. Kişi yalnızca bir koltuğu, bir unvanı ya da bir makamı kaybetmez; kendisi hakkında kurduğu anlatının tutarlılığını da kaybetme tehlikesiyle karşılaşır.
Bu yüzden başarılı halef, mağlup olmuş bir lider için sıradan bir rakipten daha tehlikelidir. Rakip dışarıdadır; onun varlığı beklenir, hatta çoğu zaman onun üzerinden kimlik kurulur. Ama halef içeriden gelirse, aynı kuruma, aynı seçmene, aynı mirasa seslenir. En önemlisi de şunu gösterir: Başka türlü de mümkünmüş.
Freudcu anlamda narsisistik yara tam da burada açılır. Seçim yenilgisi çeşitli gerekçelerle açıklanabilir. Koşullar, medya, ittifak dengeleri, seçmen davranışı suçlanabilir. Ama başarılı bir halefin varlığı başka bir soruyu gündeme getirir: Eğer başka türlü mümkün idiyse, yıllardır savunulan yol gerçekten zorunlu muydu?
Bu soru yalnızca bugünü değil, geçmişi de yaralar.
Fakat Freud bize yalnızca ilk katmanı gösterir. Benliğin kendisini nasıl koruduğunu, yenilgiyi nasıl rasyonalize ettiğini, hatayı nasıl dışsallaştırdığını anlatır. Bu koruma çabasının hangi dile büründüğünü anlamak için Nietzsche’ye ihtiyaç vardır.
Nietzsche açısından mesele artık yalnızca yaralanmış benlik değil, güç istencidir. Siyasal aktörler iktidar arzularını çoğu zaman çıplak biçimde dile getirmezler. “İktidarımı korumak istiyorum” demezler. Bunun yerine “kurumu koruyorum”, “partinin hafızasını savunuyorum”, “ilkesel davranıyorum”, “ihanete karşı duruyorum”, “hukuku temsil ediyorum” derler. Güç arzusu, ahlaki bir dile tercüme edilir.
Nietzsche’nin bizi rahatsız eden tarafı tam da budur: Yüksek ahlaki cümlelerin arkasındaki güç ekonomisini sorgular. Bir insanın ne söylediğinden çok, o sözün hangi iktidar konumunu koruduğuna bakar. Bu yüzden “haklılık ısrarı” dediğimiz şey, bazen hakikat sevgisinden değil, kaybedilen merkezi yeniden kurma arzusundan doğar.
Burada lider yalnızca haklı olduğunu kanıtlamaya çalışmaz. Kendisinin hâlâ ölçü olduğunu, hâlâ merkez olduğunu, hâlâ onsuz düşünülemeyecek bir siyasi anlam taşıdığını kanıtlamaya çalışır. Başarılı halefin tehdidi de buradadır. Halef yalnızca yeni bir yönetim önermez; eski merkezin artık zorunlu olmadığını gösterir.
Bu aynı zamanda bir değer krizidir. Çünkü eski liderlik yalnızca kararlar üzerinden değil, değerler üzerinden de kurulmuştur. “Doğru olan budur”, “makul olan budur”, “sorumlu siyaset budur”, “ülkeyi tanıyan akıl budur” gibi cümlelerle bir siyasal ahlak inşa edilmiştir. Başarılı halef bu ahlakı doğrudan reddetmese bile, fiilen aşındırır. Çünkü başka bir yolun da seçmenle temas kurabildiğini, umut yaratabildiğini, örgütü harekete geçirebildiğini gösterir.
Bu noktada mesele artık yalnızca “kim lider olacak?” sorusuyla sınırlı kalmaz. Daha derin soru şudur: Yıllarca siyasal gerçeklik diye sunulan şey gerçekten gerçeklik miydi, yoksa belirli bir iktidar konumunun kendi varlığını sürdürmek için ürettiği bir yorum muydu?
Ama Nietzsche de tek başına yetmez. Çünkü güç istencini yalnızca bireysel irade olarak okursak yine psikolojiye geri düşeriz. Asıl soru şudur: Bu güç istenci hangi maddi ve kurumsal ilişkiler içinde etkili olur? Bir kişinin haklılık ısrarı, tek başına milyonlarca insanın iradesinden daha ağır basamaz. Bunun için kurumlar, hizipler, mahkemeler, medya düzeni, bürokratik alışkanlıklar ve siyasal çıkar hesapları gerekir.
İşte burada Marx devreye girer.
Marksist açıdan bakıldığında, kişilik merkezli açıklamalar fazla konforludur. Çünkü dikkati bireye toplar ve yapıyı geri plana iter. Oysa siyasal krizlerde asıl soru hiçbir zaman yalnızca “bu kişi neden böyle davranıyor?” değildir. Asıl soru şudur: Bu davranış hangi ilişkiler ağı tarafından mümkün kılınıyor ve kimin işine yarıyor?
Bir liderin geri dönme arzusu psikolojik olabilir. Ama o arzunun siyasal sonuç üretebilmesi için bir aygıta ihtiyacı vardır. Parti içi gruplar, hukuk mekanizmaları, medya dolaşımı, çıkar blokları ve egemen siyasal düzen bu arzuyu ya sınırlar ya da kullanışlı hâle getirir. Dolayısıyla mesele yalnızca bir kişinin kendisini vazgeçilmez sanmasının çok üstündedir. Mesele, bazı yapıların o vazgeçilmezlik yanılsamasından fayda üretmesidir.
Marksist bakış bize şunu hatırlatır: Siyasette hiçbir kriz yalnızca kişisel değildir. Kişisel gibi görünen her kriz, belirli maddi çıkarların, kurumsal pozisyonların ve iktidar mücadelelerinin içinden geçerek biçim kazanır. Bir liderin egosu, ancak bir yapının ihtiyacıyla birleştiğinde tarihsel etki yaratır.
Bu nedenle bugünkü tartışmayı yalnızca “kaybettiğini kabul edemeyen lider” anlatısına sıkıştırmak yetersizdir. Elbette kaybetmeyi kabul edememe vardır. Elbette narsisistik yara vardır. Elbette başarılı halefin yarattığı psikolojik tehdit vardır. Ama bütün bunlar sadece ilk düzeydir.
Daha derinde başka bir şey işler: Eski siyasal aklın kendi zorunluluğunu kaybetme korkusu.
Çünkü başarılı halef yalnızca yeni bir lider değildir. Başarılı halef, geçmişe yönelmiş bir sorudur. Eğer bugün başka türlü mümkünse, dün neden mümkün değildi? Eğer bugün kitleler başka bir siyasal enerjiye cevap veriyorsa, dün bu enerji neden bastırıldı? Eğer bugün değişim umudu üretilebiliyorsa, yıllarca seçmene neden imkânsızlık anlatıldı?
İşte bu yüzden başarılı halef, başarısız lider için rakipten daha tehlikelidir. Rakip dışarıdaki düşmandır; halef içerideki karşı-kanıttır.
Popüler politik psikoloji bize bu konuda önemli ama sınırlı bir açıklama sunar. Bilişsel uyumsuzluk, kendini haklılaştırma, grup düşüncesi, narsistik yaralanma gibi kavramlar elbette işe yarar. Fakat bu kavramlar siyasetin maddi zemininden koparıldığında, krizi bireyin zihnine hapseder. O zaman siyaset bir tür terapi odasına dönüşür. Oysa mesele terapiyle çözülecek bir kişilik sorunu değil, iktidarın kendisini hangi yollarla yeniden üretmeye çalıştığıdır.
Freud bize benliğin kendi hikâyesini nasıl savunduğunu gösterir. Nietzsche, bu savunmanın nasıl ahlaki bir üstünlük diline büründüğünü gösterir. Marx ise bu psikolojik ve ahlaki dilin hangi iktidar ilişkilerini örttüğünü gösterir.
Üçü birlikte okunduğunda tablo daha berraklaşır: Kriz yalnızca bir kişinin neyi kaybettiğiyle ilgili değildir. Aynı zamanda bir siyasi anlatının, bir güç konumunun ve bir kurumsal düzenin çözülme krizidir.
Bu yüzden bugün tartışılan şey, yalnızca bir liderin neyi kaybettiği perspektifinden değerlendirilemez. Asıl mesele, kaybı kabul etmeyen bir siyasal aklın bir topluma daha ne kadar kaybettirebileceğidir.
Ve belki de en rahatsız edici soru şudur: Bir liderin egosu mu siyaseti rehin alır, yoksa zaten çürümüş bir siyasal düzen mi o egoyu kullanışlı bir araç hâline getirir?
To read the full story from the source: BirGün






