Engin Solakoğlu – Emekli Diplomat
NATO Ankara Zirvesi, emperyalizmin duraklama ve gerileme evresinde gerçekleşiyor. Ankara’da son 30 yılda eni konu aşınan küresel hegemonyanın yeniden tesisinin yolları aranacak.
Hegemonyanın aşınması küresel ekonomi odağının bundan 77 yıl önce NATO’ya ismini veren Kuzey Atlantik bölgesinden Asya’ya kaymış olmasından kaynaklanan bir olgu. Rakibin Çin olduğunu herkes biliyor ama Çin’in doğrudan hedef alınması öncesinde iki bölgede hakimiyet kurmak ve ekonomiyi yeniden ayağa kaldırmak zorunlu.
Bu bölgelerden birincisi Rusya. NATO’nun Rusya “düşmanlığı” politik veya kültürel bir tutum değil. Onun da kökünde ekonomi var. Şayet küresel hegemonya mücadelesinde üstünlük sağlanacak ise, Rusya’nın olağanüstü zengin kaynaklarının Batı sermayesinin sömürüsüne açılması şart. Bunun da iki yolu var. Rusya’da, Yelsin döneminde olduğu gibi “evcil” bir iktidar yaratmak ya da Rusya’yı küçük ve yönetilebilir parçalara bölmek. Kökü 2010’lu yıllara kadar uzanan Rusya’yı Ukrayna üzerinden zayıf düşürme stratejisinin kök sebebi bu amaçlar.
Bu zirvenin öncelikli hedefinin Rusya olduğu zaten açıklandı. Savaşı bugüne dek ağırlıkla başta İngiltere olmak üzere Avrupa yürüttü. Ankara Zirvesi bunu teyit edecek. Türkiye ise Karadeniz üzerinden bu savaşa çekilmek isteniyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin temel hukuki metinlerinden olan Montrö’yü berhava etme peşindeler. İstanbul Boğazı’nda kurulacağı ortaya çıkan askeri üs bunun habercisidir. Karadeniz’de sivil gemilerin vurulması, İstanbul Boğazı’nın 14 mil açığında 150 bin varil yükü bulunan bir petrol tankerine saldırılması, 20 milyonluk İstanbul’a kast edilmesi de bunun habercisidir.
NE İŞ OLSA YAPARIZ MANTIĞI
Bunun için de emperyalizmin elinde AKP gibi altın bir fırsat var. Kendi halkından çoktan vazgeçmiş, rıza üretimi yeteneğini yitirmiş, halka boyun eğdirmek için elinde sopadan başka bir şey kalmayan bu iktidar emperyalizmin tam boy emrine girmiş durumda. Hakan Fidan ABD’nin bölgedeki yükünü hafifletmekten söz ediyor. Bu şayet ağır bir vicdan ve bilinç kaybının işareti değilse açık bir çaresizlik itirafı, “iktidarda kalmak için ne iş olsa yaparız” çığlığıdır.
Türkiye’yi gerilemekte olan Batı emperyalizminin cephe hattı ve “son umudu” haline getirmek için halkın baskılanması ve yurttaşın yeniden kula dönüştürülmesi şarttır. Ülkenin seçimlerin bir müsamereye dönüştüğü, en cici muhalefetin bile iktidarın tasarladığı bir şekle sokulduğu bir yer haline getirmek zorunludur. Bu arada, bu ülkenin yurttaşlarının kaderi NATO’nun hiçbir zaman umurunda olmadığı gibi şimdi de umurunda değildir. Zira NATO bir sermaye örgütüdür. Sermayenin çıkarlarına uygun davranır. 1949’da faşist Portekiz’i nasıl kurucu üye yaptıysa, bugün de Türkiye’de “iyicil monarşi’ kurulmasını desteklemektedir. Çünkü o “monarşi” Türkiye’nin 90 milyona yakın insanını emperyalist hedeflerin sarf malzemesi olarak kullanabilmenin güvencesi olarak görülmektedir.
Manzara bu kadar ortadayken, Batı basınına makale gönderip, “biz NATO’nun daha güvenilir partneri oluruz, onu alma beni al” demenin sefaletine de hiç girmeyelim.
İkinci bölge ise Ortadoğu. Orada işler iyi gidiyor gibi görünürken, İran beklenmedik bir direnişle “arıza” çıkarttı. Çin’e doğru uzanan hatta son engel. Üstelik o da zengin enerji kaynaklarına sahip. İran’a sunulan seçenek de, “ya itaat et ya da parçalan”. Bunun için biri kısa biri görece daha uzun iki savaş yaşandı bir yıl içerisinde. İkisi de emperyalizm bakımından fiyaskoyla sonuçlandı. Ankara zirvesi NATO’nun İran’a ve bölgedeki direniş eksenine karşı yürüteceği yeni politikanın da fırınlanacağı yer olacak. Bir yandan İran’ın içindeki etnik ve toplumsal çatlakların derinleştirilmesi yolları aranırken bir yandan da olası bir kara operasyonu üzerine kafa yorulacak. İran’ı Türkiye’nin ve onunla hareket edecek diğer bölgesel aktörlerin katkısı olmadan alt etmenin mümkün olmadığı belli oldu. Tom Barrack’ın sözünü ettiği Türkiye-Irak-Suriye eksenine bu açıdan da bakmak gerekir.
Bu iki bölgesel meselenin yanında bir de “külfet paylaşımı” konusu var. Trump tipik bir tüccar mantığıyla para kazanamayacağı ve ekonomik büyüme elde edemeyeceği savaşlara girmek istemiyor. Hepimiz “manyağın teki” gözüyle bakıyoruz ama Trump’ın ABD’deki sermaye diktatörlüğü ihtiyaç duyduğu için orada olduğunu unutmayalım. İlk başkanlık döneminde Trump’ın NATO’ya en net eleştirisi savunma harcamaları üzerindendi. Anımsayalım. Trump, 2017’de üye ülkelerin ezici çoğunluğunun GSYİH’nın yüzde 2,5’i olarak belirlenmiş savunma harcaması eşiğinin altında kalmalarından yakınıyordu. Yıl 2026 ve bugün yüzde 5’i konuşuyoruz. Karşımızda ekonomisini hızla “askerileştiren” ve halkını savaşa hazırlamaya çalışan bir Avrupa var. Zorunlu askerlik tartışmaları, “Rusya ile üç vakitte savaşa giriyoruz” açıklamaları, “ay ne kadar özgün ve neşeli bir ülke” denilen Hollanda’nın kaşık kadar ülkede “Rus esirler için kamp yeri hazırlıyoruz” tarzı saçmalamaları NATO’nun pek mahir olduğu psikolojik harp faaliyetinin unsurlarıdır. Başka bir deyişle Trump mahallenin delisi filan değildir. Emperyalizm dediğimiz illetin komuta katında oturmakta ve son tahlilde dediğini de yaptırmaktadır.
Burada belirleyici mesele ekonomi olduğuna göre, Batı yitirdiği ekonomik rekabet gücünü silahlanmayla geri kazanma peşinde olduğunu vurgulamak durumundayız. Trump ise, bu bloktaki en donanımlı silah endüstrisine sahip olan ABD’nin bu silahlanmadan aslan payının almasını dayatıyor.
Rusya’ya karşı yürütülen savaş ve İran’a yapılan iki saldırı bu alanda Batı’nın geri kalmaya başladığını ve üretim kapasitesinin yetersiz olduğunu gösterdi. O halde işe buradan başlamak gerek diye düşünüyorlar.
TÜRKİYE İŞİN TAM GÖBEĞİNDE
Ankara Zirvesi’nin odağındaki bölgesel meseleler ve silahlanma Türkiye’yi bu işin tam göbeğine oturtuyor. Türkiye’nin gelişkin bir silah üretim kapasitesi var. Üstelik AKP rejiminin genel politikalarıyla uyumlu olarak bu üretimi düşük maliyetle gerçekleştirebiliyor. Geçmişte Nazım’ın Kore savaşı bağlamında bahsettiği 23 cent’lik Mehmet olgusunun yanına -örnek olsun- 5 veya 10 bin dolarlık dronları da ekleyin. Tablo netleşiyor.
Bütün bu gelişmeler Türkiye’yi merkez ülke haline mi getiriyor? Hayır, merkez ülke olmanız için karar alma sürecinde bir ağırlığınız olması gerekir. Bu planın hedefi Türkiye’yi emperyalist savaşın bir cephe ülkesi haline getirmektir. Gerek insan gücü, gerek silah üretim sahası olarak.
Bu yeni görev geçmişteki NATO’nun jandarma karakolu işlevinden çok daha tehlikeli. Rusya’yla ve Ortadoğu’daki İran başta olmak üzere direniş ekseniyle doğrudan savaşa girmenin halkımıza çok ağır bir maliyeti olacaktır.
O savaşta zengin çocuklarının ölmeyeceğine kesin gözüyle bakabiliriz. Bunun ötesinde, silahlanma ve savaş için kaynakların zaten sürekli yoksullaştırılan halkın sırtından elde edileceğini görmek için iktisatçı olmak gerekmiyor. Herkes NATO zirvesi için harcanan milyarlardan söz ediyor ama esas mesele daha derin. Türkiye’nin GSYİH hasılası 1,6 trilyon dolar deniliyor. O veriyi esas alırsak silahlanma harcamaları eşiğinin yüzde 2,5’tan yüzde 5’e yükselmesinin ilave maliyeti 40 milyar ABD doları. Bu kaynağın sermayeden değil emekçiden ve emekliden çıkacağına da şüphe yok.
Bunun somut anlamı, emek sömürüsünün daha da derinleşmesinin ve emekli maaşlarının reel anlamda daha da düşmesinin yanında okullarda sabunu hiç bulamayacağımız, hastanelerde daha uzun süre kuyruk bekleyeceğimiz, tıbbi tetkikler için 6 ay yerine bir yıl sonraya randevu alacağımızdır.
Ankara Zirvesi Türkiye halkına için daha da yoksullaşmanın ve sermaye çıkarları için ölmenin peşrevi olarak tarihteki yerini alacaktır. “Peşrev”den şarkıya geçilmesini önlemek ise bizim elimizdedir.
Kaynak: BirGün

