Tamam. Biliyoruz. Komik olmak istiyorsunuz.
Kendinize güldürmek, hattâ kahkahalarla güldürmek ve rezil olmak gibi bir dürtüyle yanıp tutuşuyorsunuz.
Ama üzgünüm, bunu beceremiyorsunuz.
Tam tersine, aklı başında insanlar yani sizin gibi IQ seviyesi tek haneli sayılarla ifade edilmeyen, yani normal insanlar size acıyarak bakıyorlar. Nefretle dolu bir acıma hissi kaplıyor yüreklerini.
Deniz Göktaş’ın stand – up gösterisinin belli bölümlerinden, hemen (üstelik dinlediğini zerre kadar anlamadan) bir “dini değerleri aşağılama” ya da “mühim insanlara hakaret” unsuru bulup, savcıları göreve çağıran kafadan söz ediyorum.
Göktaş’ın birikimi, konuşma yeteneği, hitabet gücü, yaptığı olağanüstü güzel ve başarılı gözlemleri müthiş “iğneli” zekasının imbiğinden geçirip akıcı bir metne dönüştürmesi ve bunu kalabalık bir kitle önünde muhteşem bir gösteri şeklinde sunuşu, sizin kafanızın basabileceği bir şey değil.
Çünkü sizin için “hitabet yeteneği” sadece ağzından köpükler saçarak bağırarak, birilerini hedef göstererek, yabancılaştırarak, ötekileştirerek, aşağılayarak “gömmeye” çalışmaktan ibarettir.
Sizin için dünya “kendi doğrularınız ve dogmalarınız” ile, bunları dinlemeye mahkûm insanlardan ibarettir. Onun dışındakiler düşmandır, ortadan kaldırılması vaciptir. Hattâ vâcibin de ötesinde “farz” bile sayılır.
Oysa, Deniz Göktaş’ın yaptığı gibi dünyaya ve yaşadığı toplumun olgularına düzgün ve analitik gözle bakabilenler, sizin sandığınızdan farklı olarak “kendisi gibi düşünmeyen ve aynı değerlere inanmayanlara” düşmanlık beslemiyor. Sadece iyi analiz edip, gereken unsurları da eleştirmek ya da övmek gerektiğinde bunu adil bir biçimde yapabilecek zekâya sahip bu insanlar.
Sizin kafanız ise, “Bana bulaşırsa, benden olumsuz söz ederse, hattâ mizahi bir üslup kullanarak yanlışlarımı yüzüm vurursa ölümlerden ölüm beğensin” şiarıyla çalışıyor. Bizzat sizden değil, örneğin hayatınızda önemli yer tuttuğuna inandığınız bir siyasetçiden bahsedip, onun adını ağzına aldığı anda bile antenlerinizi dikiyor, anında kendinize vazife çıkarmaya çalışıyorsunuz.
Bir de şunun ezikliğini (açık konuşalım – alenen eksikliktir bu) yaşıyorsunuz. Sizden farklı düşünenleri anında yok etme duygusundan arınmış birinin, başka birilerini “linç” etmek değil, onları anlatıp eğlenme ve eğlendirme çabası içinde olması, sizi fena kıskandırıyor.
İtiraf edin. En çok buna “illet” oluyorsunuz.
Halbuki siz, benzer bir durumda siyasi ve sosyal alandaki muarızlarınıza doğrudan “Analı – avratlı” girişip, güçlü olduğunuza inandırıyorsunuz kendinizi. Bir de elinize sopa aldığınızda “vurup, kırıp, döküp o maçı kazanacağınıza” inanırsınız.
Deniz Göktaş gibiler, bundan 54 yıl önce adaşı Deniz’in mahkeme salonunda hakime “Neye gülüyorum biliyor musunuz?.. Arkanızdaki yazıya… ‘Adalet Mülkün Temelidir’ yazıyor da… Ona.” diyebilecek zekâ kapasitesini ve yürekliliğini gösterebildikleri için de ölümüne kıskanır, hasetinizden çatlayacak hale gelirsiniz.
O cesaret, o yürek ve o beyin sizde olmadığından kendinize kızacağınız yerde, ezikliğinizden, Deniz’lere çemkirirsiniz.
Başkalarının kutsallarına, savundukları fikirlere, “değerli miras” niteliğindeki kavram ve kişilere sizler “ağız dolusu sinkaflı küfürlerle” saldırırken, asla aklınıza gelmez bunun “bir bedeli olması” gerektiği.
Ama Deniz’ler, bunu (sizin hiç kafanızın basmadığı) mizah yoluyla yaptığında, anında ortadan kaldırmanın yollarını arar, avaz avaz “Muhafızlar!.. Yakalayın şunu!.. Tiz vurun kellesini!..” diye kan istemeye başlarsınız.
Bir de, Deniz gibilerin gösterebildiği cesaretin bulaşıcılığından ödünüz patlar. Onun sahnede hiç korkmadan kullandığı “diktatör” sözcüğünün, başkaları tarafından da “kapılıp” orada burada kullanılmaya başlaması, dalga dalga meydan meydan yayılan bir “oturaklı” sıfata dönüşmesi, bir kara kâbus gibi yüreğinizin üzerine çöreklenir.
Deniz’i sahiplenip korumaya esirgemeye çalıştığımda sosyal medyada yediğim küfürlerden anladığım kadarıyla, bir sitem, bir tenkit ya da tel’in değil, direkt “darağacı kurmak”, bildiğiniz yegâne çaredir sizin için. Çapınız bu kadarına yeter çünkü. Yüreğiniz de. Çünkü o yürekle o beyin sadece linçe ve küfüre programlı organlardır.
Deniz Göktaş’ın büyük ses getiren mahut gösterisini izlerken, bir yandan da onu alkışlayan ama evine döndükten sonra “Çok beğendim ama… Bu çocuğu yaşatmazlar. Alırlar içeri hemen” diye adeta “kurda kuşa teslim eder” bir tavra girenlerin kulaklarını çınlatmak isterim.
Onlar da hep isterler ki, “Deniz’ler onlar adına konuşsun. Anlatsın, güldürsün, laf çaksın, meydan okusun…” ama bunu kendi başına yapsın. Onlar da en fazla Açıkhava Tiyatrosu’nun sıralarından “hatta en iyisi” kıyıdan kenardan, evdeki kanepelerinden sessiz sedasız alkışlasınlar.
Aynı, “Abi bugünkü yayını izledim. Fena giydirdin birilerine. Ama dikkat et. Almasınlar seni de Silivri’ye…” diye fısıldayanlar, “Hocam kaleminize sağlık. Ağızlarının payını iyi veriyorsun… Ama lazımsın bize… Aman biraz frene bas…” diye “bulaşıcı korkuyu, bulaşıcı cesarete tercih edenler” gibi…
Her iki taraf da…
Hiç komik değilsiniz.
Bunu bilin.
Kaynak: BirGün
