Geçen gün iş çıkışı İstiklal Caddesi’nde lise çağında gençlerden oluşan muazzam bir kalabalığa rastladım. Galatasaray Lisesi önünde toplanmışlar, bir müzikal etkinlik için kuyruğa giriyorlardı. Ben kuyruğu Fransız Konsolosluğu’na kadar takip edebildim. Daha da geliyorlardı. Cıvıl cıvıl, hareketli, içi içine sığmayan bir kalabalık.
Ama asıl dikkatimi çeken şey başkaydı.
Bir tek polis bile bu toplaşmaya müdahale etmedi. Bir tek polis bile görülmüyordu ortalıkta. Cadde-i Kebir’in rutininden farklı olarak, o “demirbaş zırhlı araçları, TOMA’ları, resmisiyle siviliyle, yüzlerce (kimi zaman binlerce) memurundan” eser yoktu rejimin.
Niye? Çünkü bu gençlerin toplaşma nedeni müzik ve eğlenceydi. Harika bir ortamdı. Anlaşılan çok sevdikleri bir topluluk ya da şarkıcıyı görebilmek için kim bilir nerelerden akın akın geliyorlardı. Coşku ve heyecanlarına İmrendim. Onların yaşına dönebilmek, o heyecanı tadabilmek isterdim. Yoluma devam ederken, aklımdan geçenler ise bu ülkenin başka gerçekleriydi.
O binlerce gencin sadece birkaç yüzü, hattâ ve hattâ sadece 10 – 15’i, ellerinde bir pankart ve bir megafonla rejim karşıtı, düzen karşıtı bir slogan atarak Galatasaray Meydanı’ndan Taksim’e doğru hareket etmeye başlasalar, Yunan Konsolosluğuna (300 metre) bile varamadan “fena halde sopa yiyip, derdest edilmeleri” garantiydi.
Çünkü, rejim “itiraz eden” sesler istemiyor. Tahammülü yok, aykırı bir düşünceye. Sadece gençlerin değil, memleket sathında tek bir metre kare alanda bile “muhalif” bir homurdanmaya karşı dayanılmaz bir alerjik refleks duygusuyla dopdolu, muktedir.
Eğitim sistemine itiraz eden öğrenci ve öğretmenlerin, ya da doktorun, mühendisin, avukatın, esnafın ensesine anında “coplar inip kalkıyor”.
Çalışma koşullarını ve kölelik ücretini onuruna yediremeyen her sektörde emekçinin “gözünün içine içine biber gazını” sıkıveriyor, muktedirin polisi – jandarması.
Emekli olduğu için sanki bir an önce ölmesi ve bu gezegenin yüzünden kaybolması istenen insanların sesini duyduğu anda, “Rejimin TOMA’sı” anında tazyikli suyu fışkırtıveriyor, suratına suratına.
Taşına, toprağına, deresine, ağacına, yeşiline, mavisine sahip çıkmak isteyen, açgözlü doğa düşmanı sömürge madencilerine geçit vermemeye kararlı köylüye jandarma, bütün hışmıyla “Allah yarattı demeden” girişiveriyor, yerlerde sürüklemecesine.
Erkek milleti karşısında “555’inci sınıf bir canlı türü” muamelesi görmek istemeyen ve hemcinslerinin artık “günaşırı” değil, neredeyse “saat başı” öldürülmesine isyan eden kadınların mor renkli pankart ve dövizlerini gördüğünde adeta “düşman ordusu görmüşcesine” hücum ediyor, muktedirin kuvvetleri.
Hak aramak, protesto etmek, barışçıl bir gösteri düzenlemek sanki Anayasa’nın 34’ncü maddesinin, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’nın, BM ve Avrupa İnsan Hakları metinlerinin sağladığı (insan olmaktan kaynaklı) doğal haklar değilmiş gibi, hep “sopa, gözaltı, tutuklama, mahkûmiyet tehdidi” ile karşılanıyor.
Dünya emperyalizminin en geniş örgütlü mega silahlı gücü niteliğindeki NATO’nun Ankara Zirvesi için de, muktedir aynı reflekslerini devreye sokmuş bulunuyor. Muktedir, günler öncesinden başlayarak adeta bir “ön temizlik” harekatına girişmiş durumda. Önüne gelenin evini barkını, ofisini basıp gözaltına alıyor. Adeta 1930’ların, 40’ların ve 50’lerin o meşhur “Komünist Tevkifatları” benzeri bir cadı avı var sokaklarda.
Ankara’ya gelecek “hatırlı konukların” rahatsız edilmemesi amacıyla, muktedir hiçbir şeyi şansa bırakmama kararlılığında görünüyor. “NATO protesto edilmesin, ‘Yankee Go Home’ sloganları duyulmasın, emperyalistlere defolun diye bağırılmasın” istiyor.
Muktedirin elinden gelse, Osmanlı’nın son dönemlerinde yabancı misafirlerin gelişi öncesinde sokak köpeklerinin toplanıp Hayırsız Ada’ya tecrit için gönderildikleri gibi, “Muhalif soykırımı” bile yapabilmeyi çok arzuladığın belli ediyor.
Ecnebi misafirlerin gelişi için yapılan “nizam – intizam” hazırlıklarının en utanç verici örneklerinden olan 1946’da Missouri Zırhlısı gelmeden, 1969 yılında 6’ncı Filo’nun gelişi öncesinde genelevlerin beyaza boyanması için talimat verenlerin torunları, bugün de Ankara’da yoksulluk ve sefaletin görülmemesi için yol boyunca “boyama ve perdeleme” harekatı gerçekleştiriyor.
Mesele, sadece ecnebilere şirin görünmekten de ibaret değil tabi. NATO – MATO bahane edilerek yapılabilecek yaygın protesto gösterilerinin, toplumsal muhalefetin enerjisine ilave katkıda bulunabilme ihtimalinden ödü kopuyor muktedirin.
OHAL, hattâ sıkıyönetim düzenine geçiş, daha doğrusu zaten en az 20 senedir varolan ve fiiliyatta kalkmayan bu düzenin ağırlaştırılması için alınan önlemler hep bunun için.
Çünkü, OHAL’siz yönetemiyor artık memleketi. Yani, “sopasız” hakim olamıyor ortalığa.
Medyayı susturması, muhalefet partilerini kendi istediği şekilde bir “oyun hamuruna” dönüştürme arzusu, sokakta “çıt çıkmaması” için gece gündüz elinden geleni yapması, cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü nüfusunu, artık inanılmaz boyutlara çıkarması hep bundan.
Kontrol kayboldu bir kere.
Vitesi, artık “O” (OHAL) modunda doludizgin ilerliyor, motoru yanmakta olan araba.
Kendi de farkında bunun… Artık, yokuş aşağı frene de şanzmana da, hakim olamadan düşüşte. Silecekler bile çalışmıyor, çamur içindeki ön camı silmeye de yetişemiyor.
Ama, OHAL’den bıkan ve bu hali reddeden halk için iyi işaret bunlar.
Rejim artık can çekişiyor.
Kaynak: BirGün



