HomeTürkçe HaberlerGündemKayseri'de trafik kazasında 4 kişi yaralandı

Kayseri'de trafik kazasında 4 kişi yaralandı

Published on

spot_img

Kayseri’de trafik kazasında 4 kişi yaralandı

Kaynak: CNN Türk

Latest articles

Atrofi

Sosyal medyada tartıştığımız arkadaşlarımızı blokladıkça veya ters düştüğümüz kişilerle selamı kestikçe Thi Nguyen’in “epistemik balon” diye adlandırdığı bir balona hapsoluruz. Zamanla bu balon içeridekilerin birbirini karşılıklı onadığı bir yankı odasına dönüşür. Bu odada bizim gibi düşünen insanlarla sohbet etmenin adı da “epistemik tembellik”. Buna göre biz haklıyız ve karşı taraf haksız. Bundan öyle eminiz ki, karşı fikirleri savunan herkese hain, hırsız, cahil demeye hazırız. Ayrımı “bizim odadakiler cici, karşı odadakiler kaka” diye yaptığımız an, hem odamızdaki kötüleri aklamaya, hem de karşıda makul olma gayretinde olan kişileri ıskalamaya başlarız. Böylece toplumun yankı odalarına bölünmesinden medet umanların tam istediği türden bir kontrast doğar.  Tıp dilinde, kullanılmayan kasların zamanla güçten düşmesini adlandıran “atrofi” kavramı, sosyal iletişimde de var. Kendi yankı odamızda, kendimiz gibilerin onamalarıyla rehavet içinde yaşarken, karşıda olduğunu düşündüğümüz makul insanlarla konuşma yeteneğimiz körelir. Rakibi küçümserken tartışma yetimizi yitiririz. Hakaretle başladığımız her konuşma benzer tarzda bir karşılık bulur. Herkes birbirini gırtlaklarken, toplum yerinde sayar. Aşağıdakiler karşı yankı odalarında geçen bazı anlatım örnekleri. Konuk bir yazar olarak bizim tarafta üretilen bu tip “iç ses”lerden oluşan bir seçkiyi Yeni Şafak veya Akit’te de yazmak isterim, tabi basabilirlerse. 

“Erdoğan ne yaptıysa eleştirdiniz. Yol yaptı “Ne gerek var?” dediniz. O yollar kentler arası ticareti ve ülke ekonomisini geliştirdi. Havaalanları yaptı, “para israfı” dediniz, o havaalanları nedeniyle turizmde dünya devi haline geldik ve hizmet sektörü büyüdü. “Bu adamlar şeriat getirecek” dediniz, Bağcılar’da şortla gezen kız AK Parti iktidarda mı olsa, muhalefette mi olsa daha rahat ederdi? Kimin yaşam tarzına karışıldı? 25 yıl öncesine nazaran yaşam tarzlarının hangisinde daha gerideyiz? 

Türkiye’de tam demokrasi olsun da, Türkiye Norveç mi? Bizim komşularımız İsveç ve Danimarka mı? Norveç’te Türkiye’deki gibi iktidar yok da, Türkiye’deki gibi muhalefet var mı? “Seçimi kazanıp seni yok edeceğim” dersen, Erdoğan da “Buyur gel,” mi diyecek? Yapılan onca iyi işi görmezden gelirsen, AK Parti’nin “Her şeyi ben yaptım” demesine de itiraz edebilir misin? Hiçbir araç yolda sadece gaz ve sadece frenle gitmez. İktidar da muhalefet de bazen gaz oldu, bazen fren. Her şeyi beraber yaptık. Peki sen bana niye “vatan haini” diyorsun? Marksist misin, karşı çık. O zaman CHP’de işin ne?” 

***

“Birçok insan hapse atılıyor. Biz bunu memnuniyetle mi karşılıyoruz? Hapis konusunda ben ve benim gibi düşünen Ak Partili birçok arkadaşım üzgünüz. Neticede hayatında polis görmemiş insanları, azılı suçluların arasına atıyorsun. İyi de bu noktaya birden mi geldik? İmamoğlu “hizmette devamlılık” diyerek tanındı ama sonra aslına rücu etti. “Cumhurbaşkanı yardımcısı adayı” gibi olmayan bir görev uydurulmuş ve sen de bunu kabul etmişsin, sonra da yenilmişsin. Bir tek Kılıçdaroğlu mu yenildi? Sen yenilmedin mi? Kılıçdaroğlu’nun yenileceğini biliyorsan neden aday olmadın? Madem aday olmadın, yenilgiden sonra niye zeytinyağı gibi üste çıkıyorsun? Bu ülke 5 yıl daha Erdoğan demişken, senin şimdiden “Seçilmiş Cumhurbaşkanı adayı” diye yeni bir ünvan daha uydurup, Erdoğan’a efelenmenin ne manası var? Kendini böyle konumlandırıyorsan, ne diye tekrardan belediye başkanı adayı oluyorsun? Böyle gri alanlar yaratıp, işine geldiği anda işine gelen şapkayı takıp mı dolaşacaksın? Allah kimseye mahpusluk vermesin. Suçu olmayan kişiler bir an önce serbest kalsın. Hatta suçu tespit edilene kadar herkes tutuksuz yargılansın. Eyvallah. Ama sen de kendine bir bak birader. Bu süreçte senin hiç mi payın yok?” 

“Her katında 2 daire olan 4 katlı bir bina kentsel dönüşüme giriyor. Bir müteahhit o binayı yıkıyor, hafriyatı taşıyor, 8 dairedeki 8 ailenin 2 yıllık kirasını ödüyor ve 5 katlı, 10 daireli yeni bir bina yapıyor. Tüm bu işi 2 daire için yapıyor. Bir daire masrafa gitse, bir daire de cebine kâr kalıyor diyelim. Demek bu müteahhitler bir daire parasına koca binayı yıkıp, kira ödeyip, üstüne yeni bir bina yapabiliyorlar. İstanbul’un çevresinde boş arazilerde her katında 4 daire olan 20 katlı binaları hesap edin. Ben kategorik konuşmayı sevmem, her müteahhit şöyledir diye bir genelleme yapmam. Ama Türkiye’de bina müteahhitliğinden daha kazançlı tek bir iş yoktur. Başka hiçbir iş bire on kazandırmaz. Bu yüzden bir sanayici ortalama bir Mercedes’e binerken, bir müteahhidin oğlu iki milyon dolarlık araçla gezer. Yasal mı? Yasal. Piyasa koşullarına göre ayıp mı? Beyaz yakalı nenesinin köydeki arsasını satıp, üstüne 15 yıl taksit ödeyerek daire alıyor. Senin tavanın üst komşunun tabanı, senin sağ duvarın yan komşunun sol duvarı. 500 metrekarede 80 daire. Alan razıysa veren ne yapsın? 

***

Şimdi böyle bir pratikten gelen birini belediye başkanı seçtin diyelim. Dürüstse çalışır, hizmet eder. İmamoğlu da geçmişe oranla iyi işler yaptı, doğruya doğru... Ama kardeşim, böyle bir insandan “solun yeni lideri” çıkar mı? Biz bunları tartışabildik mi? İmamoğlu’nu o kadar mağdur ettiler, öyle saldırdılar ki, laf buraya gelemedi bile. Şimdi yine savunuyoruz çünkü hapiste yahu. Bu hapis teraneleri olmasaydı, İmamoğlu Erdoğan’ın neyine muhalefet edecekti? En fazla “Ben köprüyü daha ucuza yaparım” derdi. Bu işlere bulaşmasa şimdiye bin daire daha satıp ortamlarda gezecekti, kimse de bir şey demeyecekti. Zuckerberg, dolayısıyla CIA’in, adresimizi, siyasi görüşümüzü bırak donumuzun rengini bildiği bir dünyada adamı casuslukla bile suçladılar. Komplo teorilerine inansam, birilerinin İmamoğlu’nu zorla kahraman yapmayı planladığını düşüneceğim.” 

“Kılıçdaroğlu Altılı Masa’yla uğraşırken, örgütü “en güvendiği” insanlara emanet etti. Ali, Veli, 49, 50 derken, bu “en güvendikleri” çoğunluğu ele geçirdi. Eşi dostu delege yazıp, her bölgede Kılıçdaroğlu’nun altını oydular. Kılıçdaroğlu biraz da bu nedenle kaybetti ama “en güvendikleri”yle beraber kaybetti. Sonra bu ekip kurultayı aldı. Üç ay sonra da “Biz geldik, zafer kazandık” dediler. İl il, ilçe ilçe bakarsan, o sonuçlar Cumhurbaşkanlığı seçiminde de alınmıştı zaten. Yenilgide sizin hiç payınız yok, zafer sadece sizin yüzünüzden geldi, Kılıçdaroğlu’nun 12 yıllık gayretleri boş. Buna mı inanacağız? Futbolda bile böyle skor odaklı analiz yapılmıyor artık. Ki gel istersen, o skorları detaylarda inceleyelim.” “Memleket batarken AKP nasıl %30’ların altına düşmüyor?” sorusuna “Çünkü hepsi biatçı, hepsi suç ortağı” diye yanıt vermek yaygın bir kolaycılık. Yukarıdaki söylem biçimleri rahatsız edici de olsa, farklı yankı odalarında yaşıyor ve gelişiyorlar. Her birine itirazınız olabilir, her cümleye karşı da çıkabilirsiniz. Bunun için önce onları duymak ve dinlemek gerekmez mi? Böyle akıl yürütmeleri yok sayıp, karşı düşüncedeki herkesi tek boyutlu sıfatlarla yaftalamak da bir yöntem. Atrofi işte bu yöntemin sonucunda oluşuyor. 

CHP’deki saflaşma ve gazetecilere saldırılar

25 yıllık AKP iktidarının medyaya getirdiği yeni düzende gazeteciler, politikacıları zorlayan, sorgulayan, kimi zaman da sıkıştıran sorular sormayı büyük ölçüde unuttu. Sadece iktidar mensupları değil, muhalefet partilerinin yöneticileri de pek sevdi bu durumu. 

O yüzden de ağırlamayan, pohpohlamadan sorgulayan gazeteci görünce şaşırıyor, kimi zaman tepki de gösteriyorlar. Gazete Pencere’den Yıldız Yazıcıoğlu daha önce sorgulayan soruları nedeniyle Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Bahçeli başta olmak üzere birçok politikacının tepkisine muhatap olan bir gazeteci. 

Şimdi de CHP Sözcüsü Müslim Sarı’ya “mış” gibi yapmadan, dobra sorular sorarken bir çirkinliğe maruz kaldı; “Sarı zarf alıyorsunuz, tabii öyle soru sorarsınız" diye laf attı bir partili.

Yıldız Yazıcıoğlu ve oradaki gazeteciler, anında tepki gösterdiler. Müslim Sarı da Hüseyin Doğan adlı bu kişinin danışmanı olmadığını, sadece “kendisine zaman zaman yardımcı olduğunu” söyledi ve onun davranışını onaylamadığını belirtti. 

Fakat gazeteciler için kurulan WhatsApp grubunun yöneticisi olan Hüseyin Doğan’ın partiden uzaklaştırıldığına dair bir açıklama olmadı. Zaten CHP Genel Merkezi’nde iktidar medyası dışındakilere tavır alındığı açık. Muhalif medya ve gazetecilere para ödendiği iftirası bir süredir, partiden bazı isimler ve Yeni Akit gazetesi tarafından öne sürülüyor. Karalanmaya çalışılan gazeteciler dava açsalar da bu dedikoduları tedavülden kaldıracak bir davranış sergilenmiyor. 

Maalesef CHP’deki saflaşma, gazetecilere fiziki müdahalelere de neden oluyor. Genel Merkez bahçesinde Halk TV ekibine iki kez müdahale edildi. Kemal Kılıçdaroğlu destekçileri, TBMM önündeki karmaşada Sözcü TV muhabirlerine saldırdılar. Özgür Özel destekçileri de TGRT Haber ve Akit TV muhabirlerine fiziki müdahalede bulundu.

Yanlış, gazetecileri, çalıştıkları medya kuruluşunun yayın çizgisinden sorumlu tutan davranışlar bunlar. CHP’nin her iki lideri ve yönetimi, basın ve ifade özgürlüğüne yönelik bu şiddeti durdurmak için de çaba harcamalı, taraftarlarını uyarmalı. 

Maalesef bu gergin süreçte, gazeteciliğin serinkanlı ve taraflara mesafeli dilini bırakıp, hakaret sözcükleriyle konuşan, yazan, paylaşımda bulunanlar da var; gazeteci kimliğini bırakıp, politikacı gibi davrananlar da.

Örneğin Şaban Sevinç ekranlarda gazeteci olarak konuşuyor, ama bir yandan da politikacı kimliğiyle Özgür Özel’i destekliyor. Geçmişte CHP’den milletvekili adayı da olan Şaban Sevinç, “mutlak butlan” kararının açıklanmasının hemen ardından Samsun’da bir grup partilinin yaptığı yürüyüşe katıldı; CHP bayrağı asılı kürsüden partililere konuşma yaptı; Kılıçdaroğlu ve ekibini “CHP içindeki aparatlar” olarak nitelendirdi. Kuşkusuz politikacı gibi davranmak hakkı, ama o zaman ekranlarda gazeteci olarak sunulmaması gerek. 

Daha önce Kemal Kılıçdaroğlu saflarında yer alan Barış Yarkadaş’ın da politikacı kimliğinin, gazeteciliğinin önüne geçtiğini yazmış, eleştirmiştim. Politikacı olarak taraf olan bu arkadaşlarımızla, bağımsız, bu ayrışmaya mesafeli durarak toplumu nesnel bir dille bilgilendirmeye çalışan bağımsız gazetecileri karıştırmamak lazım.

***

ÖĞRENCİ PROTESTOSUNDAN TERÖR EYLEMİ ÇIKARMAK

İstanbul Erkek Lisesi’nde öğrenciler arasında yaşanan olayları Sabah gazetesi 6 Aralık 2025’te “Şampiyonlara akran dayağı” manşetiyle gündeme getirmişti.

İki gün sonra da Türkiye gazetesi “İstanbul Erkek Lisesi’nde taciz rezaleti: Elit okulda skandal” manşetinde “dayak” iddiasının arkasından “kız öğrencilere yönelik taciz listesi ve mahrem görüntüler çıktığını” yazmıştı.  

Fakat Sabah, 27 Aralık’ta soruşturmanın tamamlandığını duyururken “taciz iddiasının doğrulanmadığı”, “kız öğrencilere ait görüntü olmadığı”, “üst-alt sınıf ilişkisi içinde organize ve sistematik şiddet vakası olduğu” bilgisi vererek Türkiye gazetesini yalanlamıştı. 

O zaman Sabah’ı yanıtlamayan Türkiye gazetesi, İstanbul Erkek Lisesi’nin mezuniyet töreninde öğrencilerin sırtlarını dönüp marş söyleyerek okul müdürünü protesto etmesini “İllegal organize yapıların son çırpınışı: İstanbul Lisesi’ndeki provokasyon tutmadı” diye yayımladı. Haberdeki bir cümleyle de aralık ayındaki olaylara gönderme yapılıyordu:

“Birinci dönemde okul sınırları içerisinde yaşanan disiplin olaylarının, basit birer gençlik hatası olmadığı, dışarıdan beslenen organize ve terör iltisaklı yapıların planlı faaliyeti olduğu tespit edildi.”

Halbuki böyle bir “terör iltisaklı yapı”nın varlığına dair ne bir soruşturma ya da gözaltı, ne de bir resmi açıklama oldu. Yeni hiçbir kanıt, bilgi ya da kaynak yoktu haberde. Tamamen “bildirildi”, “belirtildi”, “tespit edildi” diye sonlanan cümlelerden oluşan haberde kimin tespit ettiği, kimin belirttiği, kimin bildirdiği ya da tepki gösterdiği meçhul kalıyordu. 

Anlaşılan, Türkiye gazetesi, Sabah’ın “Doğruları ilk kez Sabah yazdı” yalanlamasına içerlemiş, “İstanbul Lisesi’ndeki provokasyon tutmadı” haberiyle gazetecilik iddiasını sürdürmeye çalışıyor. Ama gazetecilik açığı, öğrencilerin demokratik protestosunu terör örgütü faaliyeti gibi sunarak kapatılamaz. 

***

RTÜK’ÜN YETKİSİZ MÜDAHALELERİ

RTÜK geçen hafta muhalif kanallar, Halk TV, Sözcü TV ve Now TV dışında iktidar yanlısı kanallar ATV, Show TV, Star TV ve Kanal D’ye ceza vererek şaşırttı. İdari para cezası da olsa RTÜK açısından bir yenilik.

Ancak RTÜK, bir yandan da görevi ve yetkisi olmayan konulara girmeye devam ediyor.

RTÜK’ün bir siyasetçinin konuşmasına müdahale etme, yayınını engelleme gibi bir yetkisi yok. Buna rağmen RTÜK, Özgür Özel’in, Adalet Bakanı Akın Gürlek’e yönelik sözlerini yayımladığı gerekçesiyle Sözcü TV’ye ceza vermesiyle yetki alanı dışına çıktı; basın ve ifade özgürlüğüne müdahale etti.

RTÜK Başkanı Mehmet Daniş de Anneler Günü öncesinde yayımlanan şarjlı elektrik süpürgesi reklamında kadının köpeğine “Oğlum” diye seslenmesine tepki vererek görev ve yetki alanı dışına çıkmıştı.

“Bu yaklaşım; ne hayvan sevgisini doğru temsil eder ne de annelik kavramına hak ettiği değeri verir” görüşünü dile getirmiş, “ekranlarda değer erozyonuna izin vermeyeceklerini” ve “ilgili reklam filmi hakkında inceleme başlattıklarını” duyurmuştu. 

Aslında RTÜK’ün reklamları denetleme yetkisi yoktu; Üst Kurul Başkanı’nın da reklam yayınıyla ilgili inceleme başlatması söz konusu olamazdı. Ticaret Bakanlığı’na bağlı olan, RTÜK’ün de bir üye ile temsil edildiği Reklam Kurulu bu konularda yetkili. 

O nedenle Mehmet Daniş’in o sözlerini nasıl gerçekleştireceğini merakla izledim. 2.5 ay kadar geçmesine rağmen RTÜK’ten o reklamla ilgili hiçbir karar çıkmadı, zaten çıkamazdı da. 

Şimdi Mehmet Daniş, o sözleriyle ilgili kamuya açıklama yapmakla yükümlü. Umarım karar alınmadan önce Üst Kurul’u bağlayan açıklamalar yapmaması gerektiğini de anlamıştır.

***

ÖDÜLLERİN İTİBARA KATKISI

Ali Saydam’ın şirketine, son bir ay içerisinde şirketlere verilen ödüllerle ilgili 93 bülten gelmiş. Yeni Şafak’taki yazısında bu ödülleri tek tek sıralayıp ekledi:

“Bunların hangi birini, kim aklında tutacak? İtibara katma değer getirmelerini bırakın, itibara hasar bile verebilirler. Siz siz olun, ödül meselesine ve iletişimine özel özen gösterin.”

Ali Saydam’ın bu uyarısı, gazetecilik ödülleri için de geçerli. Gazetecilere ve medya kuruluşlarına verilen ödül sayısı da çok fazla. Her yıl onlarca, belki daha fazla ödül dağıtılıyor. Gazetecilik örgütleri dışındaki kuruluşlar, hatta kimi şirketler bile gazetecilere ödül veriyor! 

Maalesef bu ödüllerin de büyük bölümü, ödül alan gazetecilere ve medya kuruluşlarının itibarına katkıda bulunmuyor. Umarım bir gün değer katmayan ödülleri reddetmeyi başarabiliriz.

***

TRAFİK KAZASINDA ÖLENLERİN ADLARI

Türkiye gazetesi yazarı Ömer Ekinci, Trabzon’da bir trafik kazasında dört yakınını kaybeden insanların yaşadıklarına yakından tanık olmuş. Yakınları, daha “Biz şimdi nasıl söyleyeceğiz kazayı” diye dertlenirken, kaza görüntüleri, ölenlerin isimleri medyada yayımlanmış.

İnsanların acısına ortak olan Ömer Ekinci, çok üzülmüş. “Kaza görüntülerine sınır” başlıklı bir yazı kaleme alarak, trafik kazası haberlerinde ölenlerin isimlerinin ve kaza görüntülerinin pervasızca yayımlanmasına karşı çıktı. Kaza haberlerine “sınırlamalar” getirilmesini önerdi:

• Kazalarda kimlik bilgilerinin yayımlanması yasaklanmalı,

• Çocuk kimliklerinin yayımlanması mutlak yasak kapsamına alınmalı,

• Kaza görüntülerinin sosyal medyada anlık yayımına sınırlama getirilmeli,

• İçerik kaldırma mekanizması kolaylaştırılmalı, 

• Medya kuruluşlarına ‘Trajedi Haberciliği Etik Kılavuzu’ zorunluluğu getirilmeli,

• Unutulma hakkı uygulamasında kaza haberleri öncelikli kategori sayılmalı.

Aslında Ekinci’nin önerdiği gibi yasaklamaya gerek yok, etik ilkelere uyulsa sorun kalmaz. Trafik kazasında ölen ya da yaralananların isimlerinin, yakınları öğrenmeden yayımlanmaması gazetecilikte evrensel bir ilke. İnsanların acısına saygı, yakınlarının ölümünü ya da yaralanmasını özel olarak ve uygun yöntemlerle öğrenmelerini gerektirir. 

Her olayda olduğu gibi, kaza görüntülerinin de ölümü ve dehşeti yansıtmamasına, kanlı sahneler içermemesine dikkat edilmeli. Ancak içerik kaldırma mekanizması zaten çok kolay ülkemizde. Sulh ceza hâkimleri bir dilekçeyle onlarca haberi anında yayından kaldırıyor.

“Unutulma hakkı” konusunda da henüz hukukumuzda düzenleme yok, ama zaten başvuru halinde medya kuruluşları insanların travmalarını yıllara yayan haberleri yayından kaldırmalı.

Ömer Ekinci’nin, trafik kazası haberlerinin insanlarda yarattığı travmayı dert edinmesi çok değerli. Biz gazeteciler de kaza haberlerinde o insanların acısına ortak olmayı esas almalıyız.

***

TEK CÜMLEYLE:

• Eski AYM Başkanı Haşim Kılıç’ın CHP’deki butlan kararı için yaptığı “Kapatılma kararından çok daha ağır” değerlendirmesini, Cumhuriyet “Kapatılsaydı daha iyi olurdu”, Sözcü TV “Keşke kapatılsaydı” diye duyurarak yanlış aktardı.

• Bir firmanın Koreli bir otomobil markasıyla “dijital dönüşüm işbirliği” tanıtımı, Hürriyet ve Sabah’ta “Bu bir ilandır” ibaresiyle, Yeni Şafak’ta ise haber gibi uyarısız yayımlandı. 

• Yeni Şafak, AKP’li Ümraniye Belediyesi’nin tam sayfa tanıtımını reklam uyarısı koymadan haber gibi yayımladı.

• Yeni Akit, Rahmi Koç’un anlattığı fıkra sonrasında Koç Holding şirketlerine başlayan silahlı saldırıları “Saygısız Koç’a öfke dinmiyor” başlığıyla yayımlayarak şiddete destek verdi.

ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: medyaombudsman@gmail.com

15-16 Haziran’ın öğrettiği: Başka bir sendikacılık mümkün!

15-16 Haziran’a aşılması imkânsız bir destan ve nostalji olarak bakmak doğru değil. Asıl mesele dünün görkemli dayanışma ruhundan ders çıkararak, bugünün parçalı işçi direnişlerini ortak bir mücadele hattında birleştirmektir. 15-16 Haziran bize bugün nasıl bir sendikacılık yapılması gerektiğini konusunda eşsiz bir örnek sunuyor.

Çin'de kadınlar neden erkek giyimine yöneliyor?

Genç Çinli kadınlar daha iyi kalite, daha düşük fiyatlar ve daha fazla konfor için erkek giyimini benimsediklerini söylüyorlar.

More like this

Atrofi

Sosyal medyada tartıştığımız arkadaşlarımızı blokladıkça veya ters düştüğümüz kişilerle selamı kestikçe Thi Nguyen’in “epistemik balon” diye adlandırdığı bir balona hapsoluruz. Zamanla bu balon içeridekilerin birbirini karşılıklı onadığı bir yankı odasına dönüşür. Bu odada bizim gibi düşünen insanlarla sohbet etmenin adı da “epistemik tembellik”. Buna göre biz haklıyız ve karşı taraf haksız. Bundan öyle eminiz ki, karşı fikirleri savunan herkese hain, hırsız, cahil demeye hazırız. Ayrımı “bizim odadakiler cici, karşı odadakiler kaka” diye yaptığımız an, hem odamızdaki kötüleri aklamaya, hem de karşıda makul olma gayretinde olan kişileri ıskalamaya başlarız. Böylece toplumun yankı odalarına bölünmesinden medet umanların tam istediği türden bir kontrast doğar.  Tıp dilinde, kullanılmayan kasların zamanla güçten düşmesini adlandıran “atrofi” kavramı, sosyal iletişimde de var. Kendi yankı odamızda, kendimiz gibilerin onamalarıyla rehavet içinde yaşarken, karşıda olduğunu düşündüğümüz makul insanlarla konuşma yeteneğimiz körelir. Rakibi küçümserken tartışma yetimizi yitiririz. Hakaretle başladığımız her konuşma benzer tarzda bir karşılık bulur. Herkes birbirini gırtlaklarken, toplum yerinde sayar. Aşağıdakiler karşı yankı odalarında geçen bazı anlatım örnekleri. Konuk bir yazar olarak bizim tarafta üretilen bu tip “iç ses”lerden oluşan bir seçkiyi Yeni Şafak veya Akit’te de yazmak isterim, tabi basabilirlerse. 

“Erdoğan ne yaptıysa eleştirdiniz. Yol yaptı “Ne gerek var?” dediniz. O yollar kentler arası ticareti ve ülke ekonomisini geliştirdi. Havaalanları yaptı, “para israfı” dediniz, o havaalanları nedeniyle turizmde dünya devi haline geldik ve hizmet sektörü büyüdü. “Bu adamlar şeriat getirecek” dediniz, Bağcılar’da şortla gezen kız AK Parti iktidarda mı olsa, muhalefette mi olsa daha rahat ederdi? Kimin yaşam tarzına karışıldı? 25 yıl öncesine nazaran yaşam tarzlarının hangisinde daha gerideyiz? 

Türkiye’de tam demokrasi olsun da, Türkiye Norveç mi? Bizim komşularımız İsveç ve Danimarka mı? Norveç’te Türkiye’deki gibi iktidar yok da, Türkiye’deki gibi muhalefet var mı? “Seçimi kazanıp seni yok edeceğim” dersen, Erdoğan da “Buyur gel,” mi diyecek? Yapılan onca iyi işi görmezden gelirsen, AK Parti’nin “Her şeyi ben yaptım” demesine de itiraz edebilir misin? Hiçbir araç yolda sadece gaz ve sadece frenle gitmez. İktidar da muhalefet de bazen gaz oldu, bazen fren. Her şeyi beraber yaptık. Peki sen bana niye “vatan haini” diyorsun? Marksist misin, karşı çık. O zaman CHP’de işin ne?” 

***

“Birçok insan hapse atılıyor. Biz bunu memnuniyetle mi karşılıyoruz? Hapis konusunda ben ve benim gibi düşünen Ak Partili birçok arkadaşım üzgünüz. Neticede hayatında polis görmemiş insanları, azılı suçluların arasına atıyorsun. İyi de bu noktaya birden mi geldik? İmamoğlu “hizmette devamlılık” diyerek tanındı ama sonra aslına rücu etti. “Cumhurbaşkanı yardımcısı adayı” gibi olmayan bir görev uydurulmuş ve sen de bunu kabul etmişsin, sonra da yenilmişsin. Bir tek Kılıçdaroğlu mu yenildi? Sen yenilmedin mi? Kılıçdaroğlu’nun yenileceğini biliyorsan neden aday olmadın? Madem aday olmadın, yenilgiden sonra niye zeytinyağı gibi üste çıkıyorsun? Bu ülke 5 yıl daha Erdoğan demişken, senin şimdiden “Seçilmiş Cumhurbaşkanı adayı” diye yeni bir ünvan daha uydurup, Erdoğan’a efelenmenin ne manası var? Kendini böyle konumlandırıyorsan, ne diye tekrardan belediye başkanı adayı oluyorsun? Böyle gri alanlar yaratıp, işine geldiği anda işine gelen şapkayı takıp mı dolaşacaksın? Allah kimseye mahpusluk vermesin. Suçu olmayan kişiler bir an önce serbest kalsın. Hatta suçu tespit edilene kadar herkes tutuksuz yargılansın. Eyvallah. Ama sen de kendine bir bak birader. Bu süreçte senin hiç mi payın yok?” 

“Her katında 2 daire olan 4 katlı bir bina kentsel dönüşüme giriyor. Bir müteahhit o binayı yıkıyor, hafriyatı taşıyor, 8 dairedeki 8 ailenin 2 yıllık kirasını ödüyor ve 5 katlı, 10 daireli yeni bir bina yapıyor. Tüm bu işi 2 daire için yapıyor. Bir daire masrafa gitse, bir daire de cebine kâr kalıyor diyelim. Demek bu müteahhitler bir daire parasına koca binayı yıkıp, kira ödeyip, üstüne yeni bir bina yapabiliyorlar. İstanbul’un çevresinde boş arazilerde her katında 4 daire olan 20 katlı binaları hesap edin. Ben kategorik konuşmayı sevmem, her müteahhit şöyledir diye bir genelleme yapmam. Ama Türkiye’de bina müteahhitliğinden daha kazançlı tek bir iş yoktur. Başka hiçbir iş bire on kazandırmaz. Bu yüzden bir sanayici ortalama bir Mercedes’e binerken, bir müteahhidin oğlu iki milyon dolarlık araçla gezer. Yasal mı? Yasal. Piyasa koşullarına göre ayıp mı? Beyaz yakalı nenesinin köydeki arsasını satıp, üstüne 15 yıl taksit ödeyerek daire alıyor. Senin tavanın üst komşunun tabanı, senin sağ duvarın yan komşunun sol duvarı. 500 metrekarede 80 daire. Alan razıysa veren ne yapsın? 

***

Şimdi böyle bir pratikten gelen birini belediye başkanı seçtin diyelim. Dürüstse çalışır, hizmet eder. İmamoğlu da geçmişe oranla iyi işler yaptı, doğruya doğru... Ama kardeşim, böyle bir insandan “solun yeni lideri” çıkar mı? Biz bunları tartışabildik mi? İmamoğlu’nu o kadar mağdur ettiler, öyle saldırdılar ki, laf buraya gelemedi bile. Şimdi yine savunuyoruz çünkü hapiste yahu. Bu hapis teraneleri olmasaydı, İmamoğlu Erdoğan’ın neyine muhalefet edecekti? En fazla “Ben köprüyü daha ucuza yaparım” derdi. Bu işlere bulaşmasa şimdiye bin daire daha satıp ortamlarda gezecekti, kimse de bir şey demeyecekti. Zuckerberg, dolayısıyla CIA’in, adresimizi, siyasi görüşümüzü bırak donumuzun rengini bildiği bir dünyada adamı casuslukla bile suçladılar. Komplo teorilerine inansam, birilerinin İmamoğlu’nu zorla kahraman yapmayı planladığını düşüneceğim.” 

“Kılıçdaroğlu Altılı Masa’yla uğraşırken, örgütü “en güvendiği” insanlara emanet etti. Ali, Veli, 49, 50 derken, bu “en güvendikleri” çoğunluğu ele geçirdi. Eşi dostu delege yazıp, her bölgede Kılıçdaroğlu’nun altını oydular. Kılıçdaroğlu biraz da bu nedenle kaybetti ama “en güvendikleri”yle beraber kaybetti. Sonra bu ekip kurultayı aldı. Üç ay sonra da “Biz geldik, zafer kazandık” dediler. İl il, ilçe ilçe bakarsan, o sonuçlar Cumhurbaşkanlığı seçiminde de alınmıştı zaten. Yenilgide sizin hiç payınız yok, zafer sadece sizin yüzünüzden geldi, Kılıçdaroğlu’nun 12 yıllık gayretleri boş. Buna mı inanacağız? Futbolda bile böyle skor odaklı analiz yapılmıyor artık. Ki gel istersen, o skorları detaylarda inceleyelim.” “Memleket batarken AKP nasıl %30’ların altına düşmüyor?” sorusuna “Çünkü hepsi biatçı, hepsi suç ortağı” diye yanıt vermek yaygın bir kolaycılık. Yukarıdaki söylem biçimleri rahatsız edici de olsa, farklı yankı odalarında yaşıyor ve gelişiyorlar. Her birine itirazınız olabilir, her cümleye karşı da çıkabilirsiniz. Bunun için önce onları duymak ve dinlemek gerekmez mi? Böyle akıl yürütmeleri yok sayıp, karşı düşüncedeki herkesi tek boyutlu sıfatlarla yaftalamak da bir yöntem. Atrofi işte bu yöntemin sonucunda oluşuyor. 

CHP’deki saflaşma ve gazetecilere saldırılar

25 yıllık AKP iktidarının medyaya getirdiği yeni düzende gazeteciler, politikacıları zorlayan, sorgulayan, kimi zaman da sıkıştıran sorular sormayı büyük ölçüde unuttu. Sadece iktidar mensupları değil, muhalefet partilerinin yöneticileri de pek sevdi bu durumu. 

O yüzden de ağırlamayan, pohpohlamadan sorgulayan gazeteci görünce şaşırıyor, kimi zaman tepki de gösteriyorlar. Gazete Pencere’den Yıldız Yazıcıoğlu daha önce sorgulayan soruları nedeniyle Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Bahçeli başta olmak üzere birçok politikacının tepkisine muhatap olan bir gazeteci. 

Şimdi de CHP Sözcüsü Müslim Sarı’ya “mış” gibi yapmadan, dobra sorular sorarken bir çirkinliğe maruz kaldı; “Sarı zarf alıyorsunuz, tabii öyle soru sorarsınız" diye laf attı bir partili.

Yıldız Yazıcıoğlu ve oradaki gazeteciler, anında tepki gösterdiler. Müslim Sarı da Hüseyin Doğan adlı bu kişinin danışmanı olmadığını, sadece “kendisine zaman zaman yardımcı olduğunu” söyledi ve onun davranışını onaylamadığını belirtti. 

Fakat gazeteciler için kurulan WhatsApp grubunun yöneticisi olan Hüseyin Doğan’ın partiden uzaklaştırıldığına dair bir açıklama olmadı. Zaten CHP Genel Merkezi’nde iktidar medyası dışındakilere tavır alındığı açık. Muhalif medya ve gazetecilere para ödendiği iftirası bir süredir, partiden bazı isimler ve Yeni Akit gazetesi tarafından öne sürülüyor. Karalanmaya çalışılan gazeteciler dava açsalar da bu dedikoduları tedavülden kaldıracak bir davranış sergilenmiyor. 

Maalesef CHP’deki saflaşma, gazetecilere fiziki müdahalelere de neden oluyor. Genel Merkez bahçesinde Halk TV ekibine iki kez müdahale edildi. Kemal Kılıçdaroğlu destekçileri, TBMM önündeki karmaşada Sözcü TV muhabirlerine saldırdılar. Özgür Özel destekçileri de TGRT Haber ve Akit TV muhabirlerine fiziki müdahalede bulundu.

Yanlış, gazetecileri, çalıştıkları medya kuruluşunun yayın çizgisinden sorumlu tutan davranışlar bunlar. CHP’nin her iki lideri ve yönetimi, basın ve ifade özgürlüğüne yönelik bu şiddeti durdurmak için de çaba harcamalı, taraftarlarını uyarmalı. 

Maalesef bu gergin süreçte, gazeteciliğin serinkanlı ve taraflara mesafeli dilini bırakıp, hakaret sözcükleriyle konuşan, yazan, paylaşımda bulunanlar da var; gazeteci kimliğini bırakıp, politikacı gibi davrananlar da.

Örneğin Şaban Sevinç ekranlarda gazeteci olarak konuşuyor, ama bir yandan da politikacı kimliğiyle Özgür Özel’i destekliyor. Geçmişte CHP’den milletvekili adayı da olan Şaban Sevinç, “mutlak butlan” kararının açıklanmasının hemen ardından Samsun’da bir grup partilinin yaptığı yürüyüşe katıldı; CHP bayrağı asılı kürsüden partililere konuşma yaptı; Kılıçdaroğlu ve ekibini “CHP içindeki aparatlar” olarak nitelendirdi. Kuşkusuz politikacı gibi davranmak hakkı, ama o zaman ekranlarda gazeteci olarak sunulmaması gerek. 

Daha önce Kemal Kılıçdaroğlu saflarında yer alan Barış Yarkadaş’ın da politikacı kimliğinin, gazeteciliğinin önüne geçtiğini yazmış, eleştirmiştim. Politikacı olarak taraf olan bu arkadaşlarımızla, bağımsız, bu ayrışmaya mesafeli durarak toplumu nesnel bir dille bilgilendirmeye çalışan bağımsız gazetecileri karıştırmamak lazım.

***

ÖĞRENCİ PROTESTOSUNDAN TERÖR EYLEMİ ÇIKARMAK

İstanbul Erkek Lisesi’nde öğrenciler arasında yaşanan olayları Sabah gazetesi 6 Aralık 2025’te “Şampiyonlara akran dayağı” manşetiyle gündeme getirmişti.

İki gün sonra da Türkiye gazetesi “İstanbul Erkek Lisesi’nde taciz rezaleti: Elit okulda skandal” manşetinde “dayak” iddiasının arkasından “kız öğrencilere yönelik taciz listesi ve mahrem görüntüler çıktığını” yazmıştı.  

Fakat Sabah, 27 Aralık’ta soruşturmanın tamamlandığını duyururken “taciz iddiasının doğrulanmadığı”, “kız öğrencilere ait görüntü olmadığı”, “üst-alt sınıf ilişkisi içinde organize ve sistematik şiddet vakası olduğu” bilgisi vererek Türkiye gazetesini yalanlamıştı. 

O zaman Sabah’ı yanıtlamayan Türkiye gazetesi, İstanbul Erkek Lisesi’nin mezuniyet töreninde öğrencilerin sırtlarını dönüp marş söyleyerek okul müdürünü protesto etmesini “İllegal organize yapıların son çırpınışı: İstanbul Lisesi’ndeki provokasyon tutmadı” diye yayımladı. Haberdeki bir cümleyle de aralık ayındaki olaylara gönderme yapılıyordu:

“Birinci dönemde okul sınırları içerisinde yaşanan disiplin olaylarının, basit birer gençlik hatası olmadığı, dışarıdan beslenen organize ve terör iltisaklı yapıların planlı faaliyeti olduğu tespit edildi.”

Halbuki böyle bir “terör iltisaklı yapı”nın varlığına dair ne bir soruşturma ya da gözaltı, ne de bir resmi açıklama oldu. Yeni hiçbir kanıt, bilgi ya da kaynak yoktu haberde. Tamamen “bildirildi”, “belirtildi”, “tespit edildi” diye sonlanan cümlelerden oluşan haberde kimin tespit ettiği, kimin belirttiği, kimin bildirdiği ya da tepki gösterdiği meçhul kalıyordu. 

Anlaşılan, Türkiye gazetesi, Sabah’ın “Doğruları ilk kez Sabah yazdı” yalanlamasına içerlemiş, “İstanbul Lisesi’ndeki provokasyon tutmadı” haberiyle gazetecilik iddiasını sürdürmeye çalışıyor. Ama gazetecilik açığı, öğrencilerin demokratik protestosunu terör örgütü faaliyeti gibi sunarak kapatılamaz. 

***

RTÜK’ÜN YETKİSİZ MÜDAHALELERİ

RTÜK geçen hafta muhalif kanallar, Halk TV, Sözcü TV ve Now TV dışında iktidar yanlısı kanallar ATV, Show TV, Star TV ve Kanal D’ye ceza vererek şaşırttı. İdari para cezası da olsa RTÜK açısından bir yenilik.

Ancak RTÜK, bir yandan da görevi ve yetkisi olmayan konulara girmeye devam ediyor.

RTÜK’ün bir siyasetçinin konuşmasına müdahale etme, yayınını engelleme gibi bir yetkisi yok. Buna rağmen RTÜK, Özgür Özel’in, Adalet Bakanı Akın Gürlek’e yönelik sözlerini yayımladığı gerekçesiyle Sözcü TV’ye ceza vermesiyle yetki alanı dışına çıktı; basın ve ifade özgürlüğüne müdahale etti.

RTÜK Başkanı Mehmet Daniş de Anneler Günü öncesinde yayımlanan şarjlı elektrik süpürgesi reklamında kadının köpeğine “Oğlum” diye seslenmesine tepki vererek görev ve yetki alanı dışına çıkmıştı.

“Bu yaklaşım; ne hayvan sevgisini doğru temsil eder ne de annelik kavramına hak ettiği değeri verir” görüşünü dile getirmiş, “ekranlarda değer erozyonuna izin vermeyeceklerini” ve “ilgili reklam filmi hakkında inceleme başlattıklarını” duyurmuştu. 

Aslında RTÜK’ün reklamları denetleme yetkisi yoktu; Üst Kurul Başkanı’nın da reklam yayınıyla ilgili inceleme başlatması söz konusu olamazdı. Ticaret Bakanlığı’na bağlı olan, RTÜK’ün de bir üye ile temsil edildiği Reklam Kurulu bu konularda yetkili. 

O nedenle Mehmet Daniş’in o sözlerini nasıl gerçekleştireceğini merakla izledim. 2.5 ay kadar geçmesine rağmen RTÜK’ten o reklamla ilgili hiçbir karar çıkmadı, zaten çıkamazdı da. 

Şimdi Mehmet Daniş, o sözleriyle ilgili kamuya açıklama yapmakla yükümlü. Umarım karar alınmadan önce Üst Kurul’u bağlayan açıklamalar yapmaması gerektiğini de anlamıştır.

***

ÖDÜLLERİN İTİBARA KATKISI

Ali Saydam’ın şirketine, son bir ay içerisinde şirketlere verilen ödüllerle ilgili 93 bülten gelmiş. Yeni Şafak’taki yazısında bu ödülleri tek tek sıralayıp ekledi:

“Bunların hangi birini, kim aklında tutacak? İtibara katma değer getirmelerini bırakın, itibara hasar bile verebilirler. Siz siz olun, ödül meselesine ve iletişimine özel özen gösterin.”

Ali Saydam’ın bu uyarısı, gazetecilik ödülleri için de geçerli. Gazetecilere ve medya kuruluşlarına verilen ödül sayısı da çok fazla. Her yıl onlarca, belki daha fazla ödül dağıtılıyor. Gazetecilik örgütleri dışındaki kuruluşlar, hatta kimi şirketler bile gazetecilere ödül veriyor! 

Maalesef bu ödüllerin de büyük bölümü, ödül alan gazetecilere ve medya kuruluşlarının itibarına katkıda bulunmuyor. Umarım bir gün değer katmayan ödülleri reddetmeyi başarabiliriz.

***

TRAFİK KAZASINDA ÖLENLERİN ADLARI

Türkiye gazetesi yazarı Ömer Ekinci, Trabzon’da bir trafik kazasında dört yakınını kaybeden insanların yaşadıklarına yakından tanık olmuş. Yakınları, daha “Biz şimdi nasıl söyleyeceğiz kazayı” diye dertlenirken, kaza görüntüleri, ölenlerin isimleri medyada yayımlanmış.

İnsanların acısına ortak olan Ömer Ekinci, çok üzülmüş. “Kaza görüntülerine sınır” başlıklı bir yazı kaleme alarak, trafik kazası haberlerinde ölenlerin isimlerinin ve kaza görüntülerinin pervasızca yayımlanmasına karşı çıktı. Kaza haberlerine “sınırlamalar” getirilmesini önerdi:

• Kazalarda kimlik bilgilerinin yayımlanması yasaklanmalı,

• Çocuk kimliklerinin yayımlanması mutlak yasak kapsamına alınmalı,

• Kaza görüntülerinin sosyal medyada anlık yayımına sınırlama getirilmeli,

• İçerik kaldırma mekanizması kolaylaştırılmalı, 

• Medya kuruluşlarına ‘Trajedi Haberciliği Etik Kılavuzu’ zorunluluğu getirilmeli,

• Unutulma hakkı uygulamasında kaza haberleri öncelikli kategori sayılmalı.

Aslında Ekinci’nin önerdiği gibi yasaklamaya gerek yok, etik ilkelere uyulsa sorun kalmaz. Trafik kazasında ölen ya da yaralananların isimlerinin, yakınları öğrenmeden yayımlanmaması gazetecilikte evrensel bir ilke. İnsanların acısına saygı, yakınlarının ölümünü ya da yaralanmasını özel olarak ve uygun yöntemlerle öğrenmelerini gerektirir. 

Her olayda olduğu gibi, kaza görüntülerinin de ölümü ve dehşeti yansıtmamasına, kanlı sahneler içermemesine dikkat edilmeli. Ancak içerik kaldırma mekanizması zaten çok kolay ülkemizde. Sulh ceza hâkimleri bir dilekçeyle onlarca haberi anında yayından kaldırıyor.

“Unutulma hakkı” konusunda da henüz hukukumuzda düzenleme yok, ama zaten başvuru halinde medya kuruluşları insanların travmalarını yıllara yayan haberleri yayından kaldırmalı.

Ömer Ekinci’nin, trafik kazası haberlerinin insanlarda yarattığı travmayı dert edinmesi çok değerli. Biz gazeteciler de kaza haberlerinde o insanların acısına ortak olmayı esas almalıyız.

***

TEK CÜMLEYLE:

• Eski AYM Başkanı Haşim Kılıç’ın CHP’deki butlan kararı için yaptığı “Kapatılma kararından çok daha ağır” değerlendirmesini, Cumhuriyet “Kapatılsaydı daha iyi olurdu”, Sözcü TV “Keşke kapatılsaydı” diye duyurarak yanlış aktardı.

• Bir firmanın Koreli bir otomobil markasıyla “dijital dönüşüm işbirliği” tanıtımı, Hürriyet ve Sabah’ta “Bu bir ilandır” ibaresiyle, Yeni Şafak’ta ise haber gibi uyarısız yayımlandı. 

• Yeni Şafak, AKP’li Ümraniye Belediyesi’nin tam sayfa tanıtımını reklam uyarısı koymadan haber gibi yayımladı.

• Yeni Akit, Rahmi Koç’un anlattığı fıkra sonrasında Koç Holding şirketlerine başlayan silahlı saldırıları “Saygısız Koç’a öfke dinmiyor” başlığıyla yayımlayarak şiddete destek verdi.

ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: medyaombudsman@gmail.com

15-16 Haziran’ın öğrettiği: Başka bir sendikacılık mümkün!

15-16 Haziran’a aşılması imkânsız bir destan ve nostalji olarak bakmak doğru değil. Asıl mesele dünün görkemli dayanışma ruhundan ders çıkararak, bugünün parçalı işçi direnişlerini ortak bir mücadele hattında birleştirmektir. 15-16 Haziran bize bugün nasıl bir sendikacılık yapılması gerektiğini konusunda eşsiz bir örnek sunuyor.