HomeTürkçe HaberlerGündemAynı sofrada oturabilmek

Aynı sofrada oturabilmek

Published on

spot_img

Şu mutsuz günlerde ne kaldı elimizde sığınacak, küçük mutluluklar yaratacak?

Sanırım bu sorunun en kolay erişilebilir, üretilebilir yanıtı “lezzet” olabilir. Belki hâlâ biraz öyledir. Ancak lezzet de kirletildi. Endüstriyel tarım, hormonlu/katkılı ürünler, gıda güvenliğini yok sayan üretim politikaları, bağımlılık yaratmak üzere yönetilen hızlı ve ucuz tüketim alışkanlıkları; yemek, lezzet ve sofra arasındaki güçlü ve zengin kültürel bağı aşındırdı. Fast food ve pazarlama, insanların damağını ve dilini de ele geçirmeyi, bozmayı ve sıradanlaştırmayı başardı.

Antropologlar için mutfak, insanı diğer canlılardan ayıran temel kültürel unsurlardan biridir. Çünkü insan için yemek; ateşi bulduğu günden bu yana, yani medeniyete açılan kapının eşiğini aştığından beri, karın doyurma güdüsünün ötesine geçer. Yemek; hafızadır, kimliktir, ritüeldir, paylaşmadır. Alışkanlıktır, araştırmadır, dönüşümdür, merak ve yeniliktir. Tarihsellik içinde sanatla da birleşen bir taşıyıcılıkla toplumları, kültürleri tanıştıran ve birleştiren rolü de yadsınamaz. Toplulukların yaşam tercihlerini, ilişki kurma biçimlerini, dünyaya bakışını, nelere değer verdiğini, nasıl yas tuttuğunu, nasıl kutlama yaptığını anlatır.

Sosyal Antropoloji Bölümü’nü kazandığımda ilk öğrendiklerim arasında insanın küçük parmağı ile baş parmağını birbirine değdirebilen tek canlı olması şaşırtıcıydı. Bu sayede onu diğer canlılardan ayıran ve gelişimi getirecek olan alet yapabilme özelliğine sahip olduğumuzu öğrendiğimde çok etkilenmiştim. Oysa bilim bize bundan çok fazlasını da söylüyor, sorguluyor. İnsanın düşünerek olaylara, olgulara anlam yükleyen, ifade eden kültürel bir hayvan olduğunu söyleyebiliyoruz örneğin. Bu kültür içinde pişirmeyi öğrenen insanın yaşamında önemli bir yer edinen yemek ve sofra; benim için her zaman en merak ettiğim, severek araştırdığım ve elbette peşinde dolaştığım lezzete açılan bir kapı olmuştur. Seyahatlerimde en az göreceğim yerler kadar önceden araştırılıp planlanması gereken bir başlık ya da okunacak kitaplar, izlenecek filmler arasında özel bir alan olarak heyecan vermiştir bana.

Geçtiğimiz hafta sonu Çeşme’de Gastronomi Filmleri Festivali’nde Oğuz Makal ile hocanın fırından taze çıkmış son kitabı Sevgilim Sinema Sevgilim Yemek üzerine bir söyleşimiz oldu. Gastronomi Filmleri Festivali, sevgili Gülper Ergun’un girişimiyle iki yıldır İzmir’de dikkat çekiyor. Her yıl söyleşiler, yarışmalar, filmler, belgeseller, kitaplar, tarifler ve sofralar türlü fikre açılıyor. Geçtiğimiz yıl ilki Urla’da, şaşırtıcı şekilde belediyenin direnciyle karşılaşarak ve engellemelere direnerek de olsa, Ura Dam’da epey ilgi görmüştü. Festivalin bu yıl Urla’da yapılmaması için de ön alınmış. Anlamak güç gerçekten. Enginar Festivali’ni gölgede bırakacağı düşünülüyormuş. Oysa bütüncül bir içerik zenginliğiyle değer katacağı aşikâr olmalıydı. Bu yıl festivalin, Çeşme’de festivallerin kuru insan kalabalığı, birbirine benzer onlarca incik boncuk standı ve sadece popüler, şöhretli şeflere akıtılan bütçelerden fazlası olduğunu hisseden bir kavrayışla buluşabilmesine sevindim. Sofraların insanları buluşturan, hikâyelerin anlatıldığı, anlaşmazlıkların çözüldüğü, dostlukların kurulduğu, kültürlerin birbirine değdiği alanlar olduğunu ve her lezzetin de bir bilince açıldığını görebilmek önemli.

Sinema bunu çoktan fark eden alanlardan biri. Yemek filmleri olarak adlandırılan türün neden bu kadar güçlü bir izleyici kitlesi bulduğunu düşününce, bunun yalnızca iştah açıcı görüntülerle açıklanamayacağını görebiliriz. Bu ilişkinin sinema dünyasında kurumsal bir karşılık bulması da tesadüf olmasa gerek. 2007 yılında Berlin Film Festivali bünyesinde başlatılan Culinary Cinema bölümü, başlangıçta sinema ile gastronomiyi buluşturmayı amaçlıyordu. Ancak kısa sürede görüldü ki mesele tariflerden ve şeflerden çok daha fazlasıydı. Yemek de sinema gibi hayatın ta kendisiydi ve pekâlâ, yine sinema gibi, aynı zamanda politikti. Berlinale Culinary Cinema seçkilerinde açlık, sürdürülebilirlik, tarım politikaları, iklim krizi, göç, emek sömürüsü, gıda adaleti ve kültürel çeşitlilik gibi konular işleniyordu. Çünkü yemek, insanlığın bütün temel meselelerine açılan kapıydı. Toplumun ne yediği kadar, neyi yiyemediği ya da sofraya kimlerin oturup oturmadığı gibi göstergelerin yanı sıra örneğin göçle gelen yepyeni lezzetlerin düşmanlıkları eritecek bağlar kurabildiği, geleneklerin ikramlara yansımasıyla toplumsal ilişkilerin devletleri ya da iktidarları aşan etkiler yarattığı filmler aracılığıyla irdelenebiliyor. Bu, yiyeceklerin ve sofraların büyüsüyle, görsel bir şölen eşliğinde sunulduğunda düşündüğünüzden çok daha lezzetli bir deneyim yaratır.

Culinary Cinema, 2007 yılında dönemin Berlinale direktörü Dieter Kosslick tarafından başlatılmıştı ve bir bakıma yemeği sinemanın özel bir köşesinden çıkarıp çağdaş sinemanın ana akım meselelerinden biri hâline getirmişti. Yemek, çevre, tarım, sürdürülebilirlik ve kültür konularını sinema aracılığıyla tartışan oldukça özgün bir alt alandı. Ancak Kosslick’in 2019’da görevden ayrılmasının ardından festivalin yeni yönetimi tarafından festival kapsamından çıkarıldı. Ne büyük eksik. Ne yazık!

Oğuz Makal, Oğlak Yayınları’ndan çıkan Sevgilim Sinema Sevgilim Yemek kitabının sunuş yazısında Bertolt Brecht’ten esinle “… savaş rüzgârla gelmez / onu bulup getiren insanlar” dizelerinin ardından 2016 yılına damga vuran Culinary Cinema mottosunu hatırlatıyor bize: “Savaşma, Yemek Yap!” Dieter Kosslick’in “Irkçılık, yoksulluk ya da iklim krizi gibi sorunları çözmek için savaş hiç de uygun bir araç değildir. Dünya mutfakları sorunları çözmek için her zaman daha uygundur. Yemek halkları birbirine bağlar ve konukseverlik uluslararası dostluk anlayışına katkıda bulunur” sözlerinin altını çiziyor.

Türkiye’de sinema alanında ilk doktora yapan akademisyen olan Oğuz Hoca; bugüne değin geniş kültürel birikimini aktardığı Köy Enstitüleri’nden Nâzım Hikmet’e uzanan belgesel ve araştırmalarının yanına sinema ve yemek başlıklarını da ekleyerek bu kitaba özenle taşımış. Bu alanda “öyküsünden anlatımına, aşıdan yemeğe, yemeğin ürettiği sembole, metafora dek bir dizi keşfedileceği içeren” sekseni aşkın filmle buluşturuyor bizi.

Kimini izlediğiniz filmleri Oğuz Makal’ın gözünden okumak, izlemedikleriniz için listeler yapmak, filmlerde yer alan yemekleri tek tek kendi pişirip denedikten sonra kitaba taşıdığı tarifleri mutfakta bu kez kendiniz denemek, sinemanın ünlülerinin mutfak marifetleriyle tanışmak isterseniz “hiç durmayın” derim. Ben elimden bırakamıyorum Sevgilim Sinema Sevgilim Yemek’i. Babette’s Feast’te bir akşam yemeğinin yılların kırgınlıklarını yumuşatmasıyla, The Lunchbox’ta yanlış adrese gönderilen bir yemek kabının büyük bir metropolde birbirine yabancı iki insan arasında görünmez bir bağ kurmasıyla, Tampopo’da Japon kültürünün gündelik hayatla kurduğu ilişkiyle ve mizahla, The Hundred-Foot Journey’de farklı kültürlerin mutfakta birbirini dönüştürebilmesiyle, Vatel’de crème chantilly’nin keşif öyküsünün tarihselliğiyle buluşurken sofradan sofraya dolaşıyorum. Bu filmlerin ortak özelliği, yemekleri merkeze almaları değil; yemek aracılığıyla insanları merkeze almaları. Bir anlamda kendimle, yeni insanlarla oturup kalkıyorum. Oğuz hocamın bize kurduğu sofradan hiç kalkmak istemiyorum doğrusu.

Bir yemeğin tadını almak için o dili konuşmak gerekmediği gibi, o yemeğin hikâyesini anlamak için aynı inanca, aynı milliyete ya da aynı siyasi görüşe sahip olmak da gerekmiyor. Belki de bu nedenle sofra, insanlığın en eski kamusal alanlarından biri olmalı. Bugün dünyanın birçok yerinde savaşlar, eşitsizlikler, kutuplaşmalar ve kimlik çatışmaları büyürken gastronomi sinemasının gördüğü ilgi tesadüf değil. İnsanlar bu filmlerde yalnızca yemek görmüyor. Bir arada yaşamanın mümkün olduğuna dair küçük ama güçlü işaretler görüyor. Gastronomi sinemasının asıl anlattığı şey belki de insanların aynı fikirde olmadan önce aynı sofrada oturabilmelerinde ve gözlerindeki perdeyi kaldıran lezzetlerdedir.

Ve belki de insanlığın geleceği için hâlâ umudu canlı tutan şeylerden biri, paylaşılmış bir yemeğin etrafında kurulan o eski, çok eski sofradır. Oğuz Makal “Gerçekten yemek ve sinema arasında benzerlik var mı?” sorusunu “Bana kalırsa her ikisinden de tat almak gerekir… ama sevgi şart” diyerek yanıtlıyor. Al benden de o kadar. Bir de ek yapayım; biraz arınmak, nefeslenmek, okuyarak, izleyerek iyi hissetmek, bize unutturulmak istenen ve her çözülmez sorun için en önemli anahtar olan o duyguyu, “sevgi”yi hatırlamak için şart.

Kaynak: BirGün

Latest articles

TCMB rezervleri yeniden yükselişte! Net rezervlerde 1,18 milyar dolarlık artış

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), 5 Haziran 2026 haftasına ilişkin Uluslararası Rezervler ve Döviz Likiditesi Gelişmeleri verilerini açıkladı. Verilere göre, toplam rezervler ve net uluslararası rezervlerde haftalık bazda artış kaydedildi.

FIFA Başkanı Infantino'yu terleten Dünya Kupası sorusu

FIFA Başkanı Gianni Infantino, 2026 Dünya Kupası öncesinde basınla buluştu. Elbette Infantino'ya sorulacak çok soru vardı. BBC muhabiri, Somalili hakemin vize reddi yemesinden; İranlı futbolculara kadar yaşanan skandalları sordu FIFA Başkanı'na. Infantino ise kendini savunamadı. "Azıcık sakin olun, rahatlayın." dedi.

'İyi Ki Benim Kızımsın'

Bir dönemin popüler mankenlerinden Demet Şener, ilk göz ağrısı olan kızının doğum gününü, sosyal medya hesabından paylaştığı duygusal bir mesajla kutladı.

Zeynep Atılgan'la Aşk Yaşıyor

Özel hayatıyla gündemde olan Ali Öner, nişanlısını aldattığı iddiası üzerine ihanet iddiasını reddetmişti. Öner ve Atılgan şimdilerde tatil yaparken eski nişanlı Livanur Aydın'dan yeni açıklama geldi.

More like this

TCMB rezervleri yeniden yükselişte! Net rezervlerde 1,18 milyar dolarlık artış

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), 5 Haziran 2026 haftasına ilişkin Uluslararası Rezervler ve Döviz Likiditesi Gelişmeleri verilerini açıkladı. Verilere göre, toplam rezervler ve net uluslararası rezervlerde haftalık bazda artış kaydedildi.

FIFA Başkanı Infantino'yu terleten Dünya Kupası sorusu

FIFA Başkanı Gianni Infantino, 2026 Dünya Kupası öncesinde basınla buluştu. Elbette Infantino'ya sorulacak çok soru vardı. BBC muhabiri, Somalili hakemin vize reddi yemesinden; İranlı futbolculara kadar yaşanan skandalları sordu FIFA Başkanı'na. Infantino ise kendini savunamadı. "Azıcık sakin olun, rahatlayın." dedi.

'İyi Ki Benim Kızımsın'

Bir dönemin popüler mankenlerinden Demet Şener, ilk göz ağrısı olan kızının doğum gününü, sosyal medya hesabından paylaştığı duygusal bir mesajla kutladı.