Geçen hafta Bonnie and Clyde üzerine yazarken Arthur Penn’in New York sanat çevrelerinden söz etmiştim. O bölüm beklediğimden fazla ilgi gördü. Sanırım bunun nedeni yalnızca sinema merakı değil. Hepimizin sezgisel olarak hissettiği, entelektüel bir huzursuzluk var.
Bir zamanlar sanatçılar birbirlerine daha yakındı. Bu yalnızca romantik bir nostalji duygusu değil. Gerçekten de yakınlardı. Aynı mahallelerde yaşıyor, aynı barlara gidiyor, aynı masalarda tartışıyor, birbirlerinin işlerine hoyratça ama sevgiyle karışıyorlardı. Bir ressam bir müzisyenin albüm kapağını çiziyor, bir yönetmen arkadaşının filminde cameo yapıyor ya da ışık şefliğini üstleniyor, bir fotoğrafçı bir grubun afişlerini hazırlıyordu. Sanat yalnızca üretilen bir şey değil, yaşanan kolektif bir hayat biçimiydi. Bugün ise kültürden söz ederken çoğu zaman yalıtılmış bireylerden söz ediyoruz. Büyük yönetmenler, dâhi müzisyenler, yalnız yazarlar… Oysa sanat tarihi biraz daha dikkatli incelendiğinde, başka bir şey görülüyor. Büyük kültürel patlamaları yalnızca insanlar yaratmaz. Şehirler, sokaklar ve binalar da yaratır. 70’lerin sonu ve 80’lerin başındaki New York bunun en sahici küresel örneklerinden biri. Bugün dünyanın en pahalı metropollerinden biri olan New York’un merkezi o yıllarda fabrikaların kapandığı, binaların terk edildiği, suç oranlarının yüksek olduğu tekinsiz bir yerdi. Ama tam da bu yüzden sanatçılar için yaşanabilir bir fukaralık vahasıydı. East Village’da ya da Lower East Side’da insanlar birkaç yüz dolara ev bulabiliyor, bugün efsane gibi anlatılan o punk sahnesi, sinemada biçimi tersyüz eden No Wave hareketi ya da Jim Jarmusch’un o ilk dönem aylak filmleri tam da bu ekonomik enkazın üzerinde filizleniyordu.
Peki, bizim coğrafyamız bu hikayenin neresindeydi? Biz bohemliği hep Batı’ya ait, Paris’in çatı katlarında doğup New York’un işgal evlerine taşınmış bir ithal kavram sanırız. Oysa İstanbul’un bohem hayatının kökleri, iki kıtayı birleştiren o kadim ve kozmopolit kültür mozaiğinde çoktan kendi iklimini yaratmıştı. 19. yüzyıldan itibaren geleneksel kalıpların dışına çıkan sanatçıların, yazarların ve düşünürlerin sığındığı o nevi şahsına münhasır mahalleler, New York’un downtown’ından çok daha eski bir hafızaya sahipti.
İstanbul’da bohemliğin kalbi modernleşmenin, tiyatronun ve kozmopolit yaşamın merkezi olan Pera’da, yani Beyoğlu’nda atıyordu. İstiklal Caddesi’nin o tarihi pasajları, Çiçek Pasajı’nın gürültüsü, Nevizade ve Asmalımescit’in meyhaneleri sadece içki içilen yerler değil; şairlerin, ressamların ve yönetmenlerin birbirinin hayatına fiziksel olarak temas ettiği birer açık hava atölyesiydi. Bu geleneğin edebiyat tarihindeki en somut anıtı, şüphesiz gazeteci ve yazar Fikret Adil’in mesken tuttuğu ve aynı adla ölümsüzleştirdiği “Asmalımescit 74” idi. İbrahim Çallı’dan Abidin Dino’ya, Peyami Safa’dan Necip Fazıl’a kadar dönemin tüm asi ve bohem figürlerinin arz-ı endam ettiği o oda; kurulan dostlukların, hararetli tartışmaların, bugünün sosyal medya networkünün asla taklit edemeyeceği kadar organik, sahici ve doğurgan olduğu bir merkezdi. Dönemin ruhunu, o duman altı Beyoğlu bohemliğini anlamak için Fikret Adil’in zamansız eseri İntermezzo (Bohem Hayatı)’ya da bakmak gerekir. İstanbul’a turneye gelen Yunan tiyatro sanatçısı Yorgos Pappas ile Matmazel Tina arasındaki o gerçek, imkansız aşkı ve Atina’ya kaçış hikayesini anlatan bu roman, yazarın bizzat şahit olduğu bir “hakikatimsi roman, romanımsı hakikat” idi.
İstanbul bu iklimi uzun süre korudu. Sonraki nesilde Orhan Veli’lerin, Sait Faik’lerin Lambo’nun Meyhanesi’nde devraldığı bu bayrak, 1980’lerden itibaren dik yokuşları ve tarihi apartmanlarıyla entelektüellerin, gazetecilerin ve oyuncuların sığınağı olan Cihangir’e taşındı. Anadolu Yakası’nda Moda Sahili’nin, kitapçıların ve plakçıların yarattığı o özgürlükçü dinamizmle Kadıköy’e sıçradı. Kuzguncuk’un ahşap köşklerindeki sanat atölyelerinde, Balat ve Fener’in dar sokaklarındaki o eski çok kültürlü nostaljide kendine hep bir sığınak buldu. Çünkü bohemlik aslında estetik bir tercih değil, tamamen ekonomik bir koşuldu. Bugün bohemliği çoğu zaman bir giyim tarzı, Karaköy’de ya da Moda’da bir kahve dükkanı dekorasyonu ya da sosyal medyadaki vintage bir estetik filtre olarak tüketiyoruz. Oysa tarihsel olarak bohemlik, düşük gelirle yaşayabilen sanatçıların aynı coğrafyada yan yana gelmesi demekti. Ucuz kiralar, uzun ve vicdan azabı çektirmeyen boş zamanlar, tesadüfi sokak karşılaşmaları ve en önemlisi, başarısız olma özgürlüğü demekti. Bugün ıskaladığımız en hayati şey bu işte; başarısız olma özgürlüğü. Büyük sanat hareketleri yalnızca ham yetenekten doğmaz; deneme yanılma hakkı ister. Aylaklık ister. Yanlış yapma lüksü ister. Oysa bugünün dünyası genç bir sinemacıya, müzisyene ya da yazara bu esnekliği tanımıyor. Karşılarındaki en büyük barikat artık sansür veya yaratıcı tıkanıklık değil; doğrudan kira endeksi.
Şimdilerde dijital dünyanın bize sunduğu bir illüzyon var: “Fiziksel mekâna ne gerek var, internet var. Berlin’deki müzisyenle İstanbul’daki yönetmen Discord’da buluşabilir.” Oysa ekranlardan sızan şey sanatsal bir yaşam biçimi değil, sadece bitmiş ürünlerin pikselleridir.Bu yüzden artık yalnızca eski filmleri, eski plakları ya da Fikret Adil’in, Orhan Veli’nin satırlarını özlemiyoruz. Onların doğabildiği, serpilip büyüyebildiği o ham dünyaları da özlüyoruz. Bohemler belki kaybolmadı. Belki de sadece soylulaştırma dalgasına kapılan metropollerin emlak piyasasında, İstanbul’dan New York’a kadar, yaşayabilecekleri o özgür şehirleri kaybettiler.
Kaynak: BirGün
