Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin tarihini araştırmaya başladığımda aklımda başka bir isim vardı. Hastanenin ilk başhekimi Ahmet Şükrü Emed, kurumun kuruluş yıllarını taşıyan ve hakkında neredeyse hiçbir şey yazılmamış bir figürdü; o boşluğu doldurmak istiyordum. Abidin Çevik hocamla birlikte o izden yürürken bir yerde duraksadık. Mutemet Yazıcı adı dosyaların arasından çıktı ve bir daha bırakmadı bizi.
Şükrü Aslan’ın bir yaz günü sarf ettiği tek cümle her şeyi değiştirdi. Mutemet Yazıcı’nın kızının hâlâ yaşadığını, Kadıköy’de oturduğunu söyledi. Abidin hocamla birbirimizi aradık; o anda hem şüphe hem de o tanıdık araştırmacı heyecanı vardı. “Acaba?” dedik ve işe koyulduk. Sonraki süreçte kızına, torununa, oğluna ulaştık.
Sosyal medya, bu tür araştırmalarda garip bir demokratikleştirici işlev görüyor. Yazıcı’nın torunlarına ulaştık; Fatih Artvinli, kayıtlar konusunda kapı araladı; o döneme ait arşivler yavaş yavaş konuşmaya başladı. Henri Griladze önemli bir halka oldu. Ama en beklenmedik kapı, o dönem Yazıcı ile çalışmış bir müdürün kızına attığım mesajla aralandı. Bir süre sonra o müdürü arayarak tanışma fırsatı buldum. Tuncer Kelleci, Elazığ Akıl Hastanesi üzerine zaten bir kitap yazmıştı; o dönemi bize de anlattı: kurumun iç dokusunu, hastanenin gündelik ritmini, Yazıcı’nın oradaki yerini. O konuşmalar olmadan bu kitap çok farklı bir şey olurdu.
Yazıcı’nın ailesini anlamak, onun neden böyle biri hâline geldiğini anlamak için kaçınılmazdı. Osmanlı’da Yazıcızade soyadına dayanan bir memur sınıfından geliyordu; dedesi, babası hâkim. Türkiye’nin erken Cumhuriyet döneminde bu tür aileler sürekli hareket hâlindeydi; devletin taşraya uzanan kolları onların ayaklarıydı bir bakıma. Hatta nüfus kayıtlarını sorguladığımızda Mutemet Yazıcı’nın doğum yerinin Ankara/Keskin olduğunu görmüştük. Bir ilden öbürüne, bir atamadan öbürüne savrulan insanlar. Mutemet Yazıcı bu döngüyü tıpla kırdı ya da en azından dönüştürdü. Tıp okudu ve mezun olur olmaz devletin o bilinen döngüsüne girdi; hükûmet tabipliği ve askerlik görevi onu Batman’a, Pülümür’e, Sason’a sürükledi.
Pülümür, başlı başına bir fasıl. 1938’de oraya giden bir genç hekimin ne gördüğünü, ne hissettiğini düşünmek… Yazıcı orada başka bir memurun kızı Faliha Hanım’la tanıştı ve evlendi. Pülümür, yalnızca bir görev yeri olmadı; hayatının en kişisel sayfalarından birini orada açtı. Bölge halkının ona duyduğu sıcaklık yıllar sonra da anlatılıyordu; devletin o coğrafyada başka şeylerle temsil edildiği bir dönemde o tedavi ediyordu, bu fark küçük değildi.
Susurluk’taki hükûmet tabipliği dışarıdan bir ara durak gibi görünebilir. Ama Yazıcı için Anadolu’nun bürokratik ve toplumsal dokusunu sindirmenin, taşrada bir hekim olmanın ne anlama geldiğini bedeninde hissetmenin yıllarıydı bunlar. Bir noktada durdu ve uzmanlık almak istediğine karar verdi. İstanbul’a döndü, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne girdi. Mazhar Osman’ın öğrencilerinden biri oldu. Türkiye’nin psikiyatri tarihinde Mazhar Osman’ın adı ne anlama geliyorsa, o okuldan yetişmek de o anlama geliyordu; sağlam bir klinik formasyon, dönemin en tartışmalı ve en üretken psikiyatri geleneğinin içinden geçmek.
Uzmanlık biter bitmez dönemin Sağlık Bakanı Yazıcı’yı yanına çağırdı. “Elazığ Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne başhekim olur musun?” diye sordu. İstanbul’da kalabilirdi, orada kalmanın tüm koşulları vardı elinin altında. Elazığ’ı seçti. Batman’dan Pülümür’e, Sason’dan Susurluk’a, oradan İstanbul’a ve sonunda yeniden doğuya uzanan bu yolculuk, Elazığ’da kapandı; ya da daha doğrusu, orada kök saldı. Elazığ Akıl Hastanesi’nin geçmişi de aslında bir Ermeni misyoner hastanesinin dönüştürülmesiyle kurulmuştu. O tarih daha ilginç ve karmaşık aslında. Sonrasında Mutemet Yazıcı, 1951’den 1973’e uzanan o yirmi iki yıl boyunca hastanede kaldı; hatta başhekimlik süreci bittikten sonra 1980’lere kadar Elazığ’da kaldı. Elazığ onu “Mutemet Abi” diye benimsedi. Bu, kurumsal bir unvanın ötesinde bir şeydi; taşrada sevilen olmak, devletle özdeşleşmeden orada tutunabilmek, bürokratik bir figür olmaktan çıkıp kolektif hafızaya geçmek ayrı bir şeydir. Yazıcı’nın bunu nasıl başardığını anlamak, bu kitabı yazma nedenlerimizin tam merkezinde duruyordu.
Abidin hocamla birlikte yazdığımız, Nika Yayınevi’nden çıkan Mutemet, bu sorunun peşinden gidiyor. Kusursuz bir kahraman portresi çizmeye çalışmadık; dönemin kısıtlılıkları içinde şekillenen bir pratiğin hem terapötik değerini hem etik gerilimlerini olduğu gibi bıraktık. Bir insanın hayatı üzerinden Cumhuriyet Türkiye’sinin taşradaki yüzünü, modernleşmenin merkezden çevreye nasıl aktığını ve o akışın hangi figürler aracılığıyla toplumsal hafızaya dönüştüğünü anlamaya çalıştık.
(AED/NÖ)
Kaynak: Bianet
